Showing posts with label feminizm. Show all posts
Showing posts with label feminizm. Show all posts

Tuesday, July 24, 2018

Kavanoz tahlilleri


On senedir dinmeyen kavanoz saplantısının gerçek nedenleri nedir sizce? “Kadına karşı şiddet” vs. diye saçmalamayın lütfen. İnsan ilişkilerinde şiddet her zaman vardır ve bazen ahlaken doğrudur. Bir nokta gelir, kötülük veya mantıksızlık veya edepsizlik karşısında gözün döner, elinde vazo varsa vazoyu, bok varsa boku atarsın. (Nitekim bugünkü Duvar’da bana karşı bir tirad kaleme alan pembe dizi senaristi hanımefendi de tabancasıyla “klimayı” delik deşik etme hayalleri kurmuş.)
Bir çaresizlik çığlığıdır. Hele diliyle, kalemiyle ve tavrıyla adam ezme sanatlarına yeterince vakıf olan birinin o noktaya gelmesi için neler olmuş olması gerekir, tahayyül etmeyi deneyin isterseniz. Hayır, ne kadına ne erkeğe karşı fiziksel şiddet kullanma alışkanlığım yok. Eşlerimle kırk yılda üç dört defa saç saça baş başa geldim belki, ama her seferinde dayak yiyen daha çok ben oldum.
Ayrıca biz Ermeniyiz, Müslüman değiliz. Ne ailemde ne yakın çevremde öyle bir şey ne görmüşüz ne duymuşuz.
O zaman neden bu dinmeyen kin? Bunca alçaklığın, hoyratlığın, kadın ve erkek cinayetinin, çocuk istismarının kol gezdiği bir ülkede neden “feminist” zümrenin bunca yıldır gözü dönmüş bir nefretle taşladıkları hedefte Nişanyan var? Neden mesela Emrah Serbes’in iki kişiyi katletmesini “belli koşullarda herkesin başına gelebilecek çok talihsiz bir olay” olarak niteleyen pembe dizi yazarı, konu Nişanyan olunca klimaları revolverle deşme fantezileri kuruyor? Neden Nişanyan deyince akıllarına otoriteye ve muhafazakarlığa karşı kırk yıl sürmüş bir mücadele gelmiyor, Türkçenin en güzel sözlüğü gelmiyor, bir kuşağı alternatif turizmle tanıştıran Küçük Oteller Kitabı gelmiyor, dünyanın en itibarlı matematik ödüllerinden biriyle taltif edilen Matematik Köyü gelmiyor, Türkiye’nin en güzel kütüphanesi olan Nişanyan Kütüphanesi gelmiyor, Tiyatro Medresesi gelmiyor, koca bir köyü ayağa kaldırması gelmiyor, saçma sapan bir ithamla üç buçuk yıl boşuna hapis yatması gelmiyor, döne dolaşa aynı kudurmuş nefret söylemi geliyor? Bunun rasyonel, akli, ahlaki bir açıklaması olmadığı belli. Altta başka bir insani saik olmalı. Sizce nedir?
 Var aklımda bir iki açıklama, ama hepsine girmeyelim şimdi, kavga çıkar. Asıl hadise apaçık ortada. Nişanyan’ın zayıf yerini bulmak istediler. Kırk küsur yıllık kariyerde bula bula 28 Haziran 2008’de karımla aramda geçen absürt bir kavgayı buldular, on senedir harman öküzü sabrıyla, döne döne o zayıf noktayı deşiyorlar. Konu akıl dışı, ama akıl dışılığın sorumlusu aslında bu arkadaşlar değil: ellerinde başka koz yok, oradan vurmaktan başka çare bulamıyorlar.
Sonuçta Türk kültürü bu, zayıf olanı zayıf yerinden vurmazsan nereden anlaşılacak oralı olduğun?
Sebep ne peki, vurmak için yanıp tutuşmaları neden? Cevabını ben size hiç kıvırtmadan söyleyeyim. İki sebep vardır. Birincisi (ve bence daha ufağı) etniktir. “Medeni” cilasıyla cilalanmış olan feminist tayfa elbette kaba Ermeni düşmanlığı yapmaz. Ama kafalarındaki şablonun Ermenisi özünde milleti hakime ideolojisinin Ermenisinden farklı değildir: mazlum, boynu bükük, gardaş, duduk, dolma, topik, güvercin tedirginliği, yırtık pabuç vs. O şablona isyan eden Ermeniyi havsalaları almaz, kara bir kabus gibi görüş sahalarından kovmaya çalışırlar. “Ermenilerin yüz karası” diye lanetledikleri şey, iyi düşünürseniz, İslam fıkhının zimmiler için tanımladığı çerçevenin dışına taşan Ermenidir. O halde, urun kahpeye!
İkinci ve daha önemli sebep sınıfsaldır. Hasbelkader gider Robert Kolej’de, Yale’de, Columbia’da okuyup, üstüne de krema niyetine Bach ile Latin şairlerini eklesen, çaresi yok, Ermenilikle mermenilikle kıyas kaldırmayacak bir ölçüde memleketin Ötekisi olursun; azınlığın beteri olursun; dilin dillerine, üslubun üsluplarına, zevkin zevklerine uymaz; yabancılaşırsın. Yabancı tavuğu da kümesteki tüm tavuklar gagalar, doğanın kanunu.
Kibirliymişim, ona takmışlar. Öyle olsun. Birazı haktır: sen de benim kadar iş yap sen de kabar. Birazı tarzdır, Ivy League alışkanlığı. Birazı da savunma mekanizmasıdır: Sabah akşam çeşit çeşit mahlukun havlamasıyla yaşıyorsan, mecbursun bir yerde onları hor görmeye. Hoşlarına gider, gitmez, kendi bilecekleri şey. Ama hık demek için her ağzımı açtığımda “vay, kibir” diye haykırıp kavanoza sarılmaları hakikaten kabak tadı verdi artık.
Ayrıca o kibir mi her neyse daha çok bir yazı üslubudur zannımca. Gelip bizzat sohbet edenlerin hepsi üçüncü dakikadan sonra “aaa, ayol ne şeker adammışsın sen, hem de mütevazı” diskurlarına o kadar sık giriyorlar ki benim bile inanasım geliyor, bir vakit sonra.

Thursday, September 15, 2016

Feminizmin cinnetine dair


Genel affın gerekliliğine ve suç türlerine göre ayrım yapmanın abesliğine dair yazdığım yazıda tecavüzcülere değindiğim kısacık bir paragraf "feminist" etiketli kesimlerde absürtlüğün sınırlarına varan, hatta onları aşan bir infial fırtınası uyandırdı.  Sevgili dostum Metin Solmaz, sanırım o fırtınanın heyecanıyla, bana söylemediğim sözleri atfedip, hazır şablonlar kutusundan seçilmiş olmadık eleştiriler yöneltti.
“Nişanyan […] akıl almaz bir şekilde o paçoz cümleyi kurup tecavüzcülerin çoğunun büluğ çağında romantikler olduğunu söyledi...” demiş Metin Solmaz.
“Romantik” ne demek emin değilim. Ama ben öyle dememişim, “büluğ çağının fırtınaları arasında yolunu kaybetmiş âşıklar” demişim. Aynı şey değil sanki.
Belki pembe dizi kültürüm yetersiz. “Aşk” deyince benim aklıma mesela mum ışığında bir restoran yahut pembe balonlar filan gelmiyor. Romeo ve Jülyet geliyor, Medea geliyor, Othello ile Desdemona geliyor, Anna Karenina geliyor, Emma Bovary geliyor. Genç Werther’in acıları geliyor. Hepsinde kan, acı, gözyaşı, cinnet, cinayet, intihar vardır. Eski Yunan’da Aphrodite yalnızca aşk tanrıçası değildir, yıkım ve felaket tanrıçasıdır aynı zamanda. Boşuna mı?
Şimdi diyeceksin ki, küçük burjuva ahlakının sığ sularına kendini hapsetmiş, pembe balonların ve “ayıp sözlerden” arındırılmış küçük hayatların ötesinde bir dünya olabileceğini çoktan unutmuş insanlara bunları anlatmaya çalışmanın manası ne? Haklısın belki. Bilemedim. Belki anlamsız bir çaba.
Yazının devamında Metin Solmaz tecavüzü “korkunç bir erkek suçu” olarak tanımlıyor. “Tecavüz kötü değildir, çok kötüdür. Rezildir. Başka suçlara benzemez. Cinayet gibi değildir. Haklı cinayet olabilir. Haklı tecavüz olamaz.”
Korkarım ki Metin konu hakkında yeterli bilgiye sahip değil. Önemli bir ayrımı göz ardı ediyor. Belki de Batı toplumları için üretilmiş literatürden hareketle bu kanılara varmış. Tecavüzü eğer “kadının isteği ve iradesi dışında girilmiş cinsel ilişki” olarak tanımlarsak söyledikleri haklı veya haklıya yakın olabilir, peki. Lakin Türkiye’de, uygulamada, tecavüzün tanımı bu değildir. Tecavüz, “ailenin ve toplumun iradesi dışında girilmiş cinsel ilişki”dir. Nitekim kadının cinselliğini kontrol altında tutmayı ailenin ve toplumun varoluş davası olarak gören bir kültürde başka türlü olması düşünülemezdi.
Birkaç örnek vereyim.
Benim tanıdığım ilk tecavüzcü, 2001-2002’de Selçuk Kapalı’da koğuş ortağımdı. Kendi yirmilerindeyken on beş yaşında bir kızı “kaçırmış”. Üç yıl beraber oturmuşlar; bir çocukları olmuş. Ancak kızın ailesi bir türlü yatışmamış. Başlık parası talep etmişler; sonunda bir şekilde kızı bunaltıp geri almışlar. Bizimki, kendi ifadesine göre çalışıp başlık parası biriktirmek için Almanya’ya gitmiş. Orada fikrini bozmuş, başkası ile nişanlanmış, buradakini unutmuş. Ama kayınların hıncı dinmemiş. Kızın yaşını mahkeme kararı ile küçültüp, ilişkinin başladığı tarihte 15 yaş altı görünmesini sağlamışlar. Bizimki memlekete döndüğü gün yakalatmışlar. Tanıştığımda yedi yıldan beri yatıyordu. Benden sonra çıktı. Bremen’de lokanta açmış diye duydum.
Şirince’ye ilk geldiğimde, cahil bir şehirli olarak beni en çok şaşırtan şeylerden biri kız “kaçırma” vakalarının sıklığı idi. Köydeki evliliklerin galiba yarıdan fazlası, belki üçte ikisi “kaçırma” yoluyla gerçekleşiyordu. Bir iki olaya ister istemez biz de bulaştık. (“Sevan Abi sizin bahçedeki kulübe var ya, bir arkadaşım geceleyin şey…”) Zamanla olayın sosyal ve ekonomik nedenlerini daha iyi anlama fırsatı bulduk.
Sosyolojiyle sizi şimdi sıkmayayım. Burada sadece işin risk boyutunu düşünmenizi istiyorum. Her şey yolunda giderse sorun yok; aile ikna edilir, düğün yapılır. Ya gitmezse? Ya sinyal hatası varsa, yahut kız yarı yolda fikir değiştirirse, ne bileyim, “pöh, babacığımla bozuşmaya değmezmiş bu lavuk” sonucuna varırsa? Tecavüzün cezası TCK 102/2’de on iki yıldan az olmamak üzere hapis, kız on sekizden küçükse dört yıl daha eklenir. Ayrıcı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma cezası 109/5’te on buçuk yıla kadar hapis. Ayrıca tehdit varsa ya da yanına bir arkadaşını almışsan 106/2’den iki ila beş yıl daha ekle. Kaydı mı hayatın? Hem öyle bir kaydı ki kış olimpiyatlarına girsen madalya alırsın.
Son dönemde tanıştığım tecavüzcülerden ikisi aklımda kalmış, onları da anlatayım. Biri bir Kürt, İzmirli, hayata beş sıfır mağlup başlayanlardan, ama vahşi bir tür cinsel cazibesi olduğu inkar edilemez. Yemin billah ediyor, “karı” aylarca sinyal vermiş, göz süzmüş, manalı laflar etmiş. Kendi “manitası” varmış, o yüzden önce yüz vermemiş. Sonra “şeytana uymuş”, “extasy ayağına gelmişler.” Birkaç gün sonra polis kapısına dayanmış, tecavüzden on beş küsur yıl almış. İşin gerçeği nedir, bilemem. Belli bir inandırıcılıkla bana anlatılanı aktarıyorum. Cezaevinde ayrıca kimsenin hikâyesini çok fazla kurcalamaya gelmez.
Öbürü de bir Kürt, 27-28 yaşlarında, tecritte yatıyor, günlerini yüksek sesle Kuran okuyarak geçiriyor. Kendisi bir şey anlatmıyor. Ama başkalarının naklettiğine göre oğlancıymış. İş üstünde polis baskınına uğramış, öteki çocuk paniğe kapılmış, “beni buraya zorla getirdi” diye ifade vermiş. Sonuç: otuz sene mi, kırk sene mi ne hapis.
Sonra, gebe olduğu anlaşılınca paniğe kapılıp, “kola bayii oğlan gazozuma hap atıp her gece bana tecavüz ediyormuş” diye adamcağızı yakan Diyarbakırlı dinibütün dul hanımın vakası var, adeta çağdaş bir Endymion ve Selene hikayesi.
Duyduğum hikayelerin hemen hepsinde üç tema öne çıkıyor.
1- Sinyal hatası. Kadının sinyali ile erkeğin algısı birbirini tutmayınca, en hafifinden rezalet, en ağırından cinayet oluyor. Belki de cinsler arası ilişkilerin patolojik bir ölçüde çarpıklaştığı, insanların küçük yaştan itibaren karşı cinsle sağlıklı bir iletişim kuramadan yetiştiği bir toplumda kaçınılmaz bir şey.
2- Keçi kayınpeder sendromu ve başlık parası. Yanılmıyorsam, kız çocuğunu bir takas metal olarak gören geleneksel kültürle, bireysel heves ve tercihi ön plana çıkaran modern hayatın çatışması bu problemi besleyen bir faktör. Belki bu yüzden, özellikle Batıya göçmüş Kürt ailelerde çok sık görülüyor.
3- Kimyasal ürünler. Kokain, extasy ve benzerleri bazı toplum kesimlerinde tahmin edemeyeceğiniz kadar yaygın ve hapı yuttuktan sonra, kızlı erkekli ortamda ne olup biteceğini, ertesi gün hasar tespitinin nasıl gelişeceğini kimse kestiremez.
Ha peki, Metin Solmaz kardeşimizin sözünü ettiği gerçek sapıklar, “büyük bir samimiyetle yedi yaşındaki çocuğa penetre edenler,” “tükürükler saçarak tecavüz anıları anlatanlar” yok mudur? Eminim vardır. Tabii ki ben de onları iğrenç buluyorum. Burada sosyopatın envai çeşidi ile tanıştıktan sonra dahi o tür safkan sapıklar bana tahammül ötesi geliyor. Ama kaç kişidirler bilmiyorum. Belki çoktur, cezaevlerinde tecrit edildikleri için yeterince fark edememişimdir. Belki de yazımda “tecavüzcülerin çoğu şöyledir” diye genellerken yanılmışımdır. Elimde istatistikler yok. Tek bildiğim şu: tanıma fırsatı bulduğum sekiz on tecavüzcü arasında Metin Solmaz’ın verdiği tipolojiye uyan kimse görmedim. Benim eksikliğim belki. Belki de değil.
• Deniz Karabacak “Nişanyan pek çok erkek entelektüel hayvanı gibi kadınlar konusunda hödük, seksist ve düşüncesiz” diyerek zarif bir dille önyargılarını ifade etmiş.

Kadınlar konusunda “hödük ve seksist” olduğumu sanmıyorum. Düşüncesiz belki. Genelde aptallığa ve riyaya fazla tahammülüm olmadığı için insanları kırdığım olmuştur; ama özellikle kadınlarla ilgili bir şey olduğunu sanmam.
Geldiğim aile çevresi açısından böyle bir şeyin pek mümkün olduğunu da düşünmüyorum. Ermeni ailelerinde kadınlar saltanatı kuvvetlidir. Türklerin sosyal alışkanlıklarını bugüne dek etkileyen bazı tarihî yaralar (çok eşlilik, cariyelik, erkeğin karısını kolayca boşayabilmesi, tesettür...) bizde olmadığından, sanırım cinsler arasındaki denge farklı kurulmuş. Çocukluğumu en çok etkilemiş ortam olan anneannemlerin ailesinde, aklın, itidalin ve dolaylı da olsa iktidarın temsilcisi hiç şüphesiz anneannemdi; annemle teyzemler de bayrağı ondan almışlardır. Kendi çekirdek ailemizde, kültürlü ve artiküle bir insan olan babam bir nebze daha baskındı. Bende de belirgin olan bir entelektüel üstencilliği ondan almış olabilirim belki. Ama karımın dekoltesine yahut kızımın sevgilisine karışmak, ya da sırf kadın olduğu için birinin mesleğine yahut eğitimine burnumu sokmak gibi saçmalıklardan çok şükür hep uzak oldum, başkalarında da böyle şeyleri feci derecede avam bulurum. İğrenirim hatta.
Hayatımın çok büyük bir bölümünde akıllı, başarılı, cerbezeli kadınların çekim alanında yaşadım. İlk aşkım Robert Kolej’de sınıf birincisi idi. İlk karım parlak bir akademisyenin kızıydı. Kendisi de parlak bir akademisyen olabilecekken kariyer değiştirdi, Uluslararası Af Örgütü’nün Çin masasını yönetti. Sonra üç yıl birlikte yaşadığım sevgilim, Alman devlet televizyonunun Türkiye şefiydi. Müjde’yi hiç anlatmayayım, “gel seninle padişahlık kuralım” diye önerince “sen çekil ben kurarım” diyenlerdendir. Ne seksizmi yahu, bu kadar uzatılacak bir kavram mı seksizm?
Son devirde cabbar ve muktedir kadınlardan biraz sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Allah onları sahiplerine bağışlasın, yollarını açık etsin. Bana daha genç, daha kırılgan, daha iddiasız kadınlar sanki daha iyi geliyor artık. Latan patriarkalizmin dışa kusması mıdır? Yorgunluk ve yaşlılık mıdır? Onu da bırak Deniz Hanım değerlendirsin.
• Dostça ve sağduyulu bir not yazan Hasan Demiroğlu “kadın konusunda biraz özensiz” olduğuma hükmetmiş, bunun sebepleri üzerinde durmuş.
“Kadın” yerine “feministler” ya da “feminist söylem” deseydi sanırım daha yerinde olurdu. Türk ve Türkçü, islam ve islamcı, sübyan ve sübyancı gibi aradaki ayrım. –ci’lere itiraz edince alttaki toplumsal gruba hakaret etmişsin gibi yaygara koparırlar, klasik bir üçkâğıt yöntemidir, uyanık olmazsan yanılırsın.
1970’lerde, 1968’in özgürlük mücadeleleri içinden modern feminist hareketin doğduğu yıllarda, o doğumun tam göbeğinde, ABD’de üniversitedeydim. Tabii ki coşkuyla karşıladık; “biz”e ait saydık; özgürlük davamızın doğal bir parçası olarak gördük. Gloria Steinem’i 1975’te Yale Politika Derneğinde alkışlayanlar arasında ben de vardım.
Görebildiğim kadarıyla o dönemde hareketin iki platformu vardı. Birincisi, kadınların cinsel özgürlüğü davası. O davayı tüm benliğimle, kayıtsız ve şartsız destekledim. Yeryüzünün en önemli meselelerinden biri saydım. Halâ da o pozisyondan bir milim geri adım atmış değilim. Uğruna mücadele etmeye değecek tek dava özgürlüktür. Kendi bedenine ve yaşam tarzına hâkim olamıyorsan kaç para eder o özgürlük?
İkinci platform, ekonomik fırsatlar ve özellikle istihdam alanında eşitlik talebi idi. O konuda daha az heyecan duydum. Prensip olarak elbette doğru bir talepti. Kadının çalışmamasını ya da eksik maaş almasını, eşek değilsen, yahut vicdanını çeşitli dinlerin afyonuna teslim etmemişsen nasıl savunabilirsin? Yine de, modern tüketim toplumu içinde eşit yer kapma talebi yüreğimde fazla yer etmedi. Özgür bir yaşam kurma ve türün biyolojik varlığını sürdürme meselelerini bireysel ekonomik refahın önüne koyan yaklaşımlar bana daha cazip geldi.
Bugün durum farklıdır. Bugünün Türkiyesinde -- ve daha sınırlı oranda Batı dünyasında -- “feminizm” bayrağını taşıyanların cinsel özgürlük ve ekonomik eşitlik davalarıyla fazla bir alakası kaldığını sanmıyorum. Sosyal mevzilenmeye bakın, yeter. Üniversite seminerlerinden Cihangir kahvelerine, oradan Hürriyet gazetesinin magazin eklerine kadar “feminizm” hakkında sesi en çok çıkanlar, bu memlekette cinsel özgürlük konusunda olsun, gelir ve kariyer fırsatlarına erişim konusunda olsun, en az sıkıntısı olan kesimlerdir. Cinsel kölelik ve ekonomik çaresizliğin gerçek mağdurları olan tarafta o söyleme zerrece ilgi yoktur; istihza ve kuşku egemendir. Size bu durum tuhaf gelmiyor mu? Bu paradoksu çözmeden sizce bu mevzuda anlamı olan bir laf edilebilir mi?
Kusura bakmayın, şimdi burada uzun boylu analize girmeyeceğim. Başımda yeterince dert var, bir de buna batmayayım. Özetleyeyim yeter.
Birincisi, bugünkü “feminizm”de cinsel özgürlük davası gözden kaybolmuştur; onun yerini yasaklayıcı ve norm koyucu bir yaklaşım almıştır. Öyle konuşmak yasak! Kadına höt demek yasak! Teenager yasak! Tarihi öyle değil böyle okumak yasak! Othello? Allah belasını versin seksist Arabın!
İkincisi, hayrettir ki konulan normlar, ufak tefek birtakım güncellemelerle, bin seneden beri bildiğimiz küçük burjuva ikiyüzlülüğünün kokmuş normlarının ta kendisidir. Ufak tefek yenilikler var dedik. Mesela LGBTİ eskiden yasaktı, şimdi neredeyse kutsal bir auraya bürünmüştür. Eskiden evlilik esastı, şimdi piyasası düşmüştür. Ama bu bir-iki madde dışında modern feminizmin yasaklarla çerçevelenmiş “kadın” imajını al, Victoria devri romancılarının onca acımasızlıkla alay ettikleri evde kalmış hala ahlakıyla kıyasla, fark bulursan alkışlar benden.
Üçüncüsü, her türlü dar ahlakçılık gibi, modern feminizm bir düşmanlık ve nefret ideolojisine evrilmiştir. Özellikle kalbindeki nefreti kusmak için fırsat kollayan kalabalıkların kol gezdiği diyarlarda bu eğilimin vahim boyutlara ulaştığını görüyoruz. Dil ve üslup, bin yıldan beri alışık olduklarımızdır. Gâvura merhamet mi gösterdi? Urun kahpeye! Komünisti mi savundu? Urun kahpeye! Vatan hainleriyle aynı kaptan mı yedi, teröristleri mi savundu? Urun kahpeye! Kadınlara saygısızlık mı etti – pardon “özensiz” mi davrandı? Urun kahpeye!
Bu zihniyetin adı, kelimenin en klasik ve en su katılmamış anlamıyla, faşizmdir. Bunun egemen olduğu yerde adalet duygusu yaşayamaz. Vicdan yaşayamaz. Akıl dumura uğrar ve çürür.
O yüzden, sonu –ci ile biten diğer nefret ideolojileri gibi, modern kafe-ve-kampus feminizmiyle de mücadele etmek gerektiğine inanıyorum. Vicdan körelmesiyle savaş bir bütündür. “Şuna dokunmayalım şimdi, bulaşır”, “şuna dokunmayalım bizdendir” hesabı yapmaya başlarsan kısa zamanda bataklığa saplanır kalırsın. “Bizim darbemiz iyidir” diyenlerle aynı çıkmazı paylaşırsın.
• Aykırı Zeynep adıyla iştihar ettiği halde bu topraklara özgü hayli düz bir yobazlıktan mustarip olduğu (“imanım mevzubahis ise gerisi teferruattır”) anlaşılan biri de “homofobik” olduğuma kanaat getirmiş.
Hegemoniği anlarım, itiraz etmem. Ama homofobiğe aklım ermedi. Son üç yıldır en yakınımda olan iki insandan biri kadın öbürü gaydir. Ona sordum, ben homofobik miyim diye. “Tutuksun o konuda” dedi. “Yüzleşmekten kaçınıyorsun.” “Hayatta kendime iyi kötü bir yol tutturmuşum,” diye kaçış yolu aradım. “Erkekleri döv, kadınları sev. Ona uymadığı için belki.”
Bu konuşmanın etkisiyle olacak akşam dilim çözüldü, koğuştakilere İrlanda’da eşcinsel evlilik meselesinin nasıl şahane bir demokratik süreçte çözüldüğünü anlattım. İrkildiler. “Nasıl yani abi, şimdi ibnelerin evlenmesini mi savunuyorsun” diye sordular. Gece yatakta biraz tedirgin yattılar gibi geldi bana.

• Kirli Beyaz adını kullanan biri başkanlık sistemi hakkında yazdığım yazı gibi bu yazıyı da “sipariş” olarak görmüş. İçinde bulunduğum bataktan kendimi kurtarmaya çalıştığımı düşünerek üstü kapalı sitem etmiş.

Bakın. Af (yahut ceza indirimi, yahut infaz yasası reformu, neyse), siz farkında olsanız da olmasanız da, hoşunuza gitsin veya gitmesin, bu ülkede güncel ve yakıcı bir konudur. Bunun birkaç sebebi vardır. Bir, 2005’teki ceza kanunu reformundan bu yana cezaevi nüfusu kontrolsüz bir şekilde artmaktadır. On yılda üç katına çıkmış, genel nüfusun binde birinden binde üçüne yükselmiştir. Böyle devam etmesi fizikman imkânsız olduğu için, öyle ya da böyle birkaç yılda bir fazlalığın salınması gerekir, kaçınılmazdır. İki, memleketteki hakim ve savcıların dörtte biri geçtiğimiz ay “terörist” ilan edilip sokağa veya kodese atılmıştır. Bunların vermiş olduğu kararların meşruiyetinin sorgulanması kaçınılmazdır. Üç, farkındasınız veya değilsiniz, bir iki yıldan beri Türk yargı sisteminde kapsamlı bir yeniden yapılandırma süreci başlatılmıştır. Eldeki dosyaları temize çekmeden o süreç sağlıklı bir sonuca ulaştırılamaz.
Ayrıca, bütün bunlardan bağımsız olarak, Kürt meselesinin kapsamlı bir genel af olmadan çözülmeyeceğini aklı olan herkes görmektedir. Hatta Kürt meselesindeki tıkanma yüzünden normal adli süreçte kaçınılmaz hale gelmiş olan bazı iyileştirmelerin de bekletildiği kanısı, bazı çevrelerde yaygındır.
İmdi, kamuoyunun sesi cırtlak çıkan bir kısmında affa karşı bir yaklaşımın pompalandığını görüyoruz. Sözde ahlaki argümanların arkasına saklanan bu görüşün, gerçek bir vicdan muhasebesine, üzerinde düşünülmüş bir akıl yürütmeye dayandığını sanmıyorum. Olay kısmen küçük burjuva ahlakının mutat ikiyüzlülüğü, kısmen de son yıllarda ülkeyi teslim alan gözü dönmüş nefretin bir dışavurumudur. Kimi “teröristler gebersin” diye kendini yırtar, kimi “hazretlerimize laf edenlerin kafası kesilsin” diye tepinir, kimi de “genç kızlara lolipop yalatanlar insan değildir, hadım edilsin, bin sene yatsın” diye sinir krizi geçirir. Aynı şey. Aynı vicdan kararması.
İşte bu kesime bir laf anlatabilirim diye oturdum bir yazı yazdım. Başaramadım tabii. Her seferinde aynı tuzağa düşüyorum. İrrasyonellikle nasıl başa çıkılır bilmiyorum. Altmış sene oldu, öğrenemedim. Bundan sonra da öğrenmem zor herhalde.

9 yorum:

  1. Yazı cinayet işlemiş tebrikler...
    Yanıtla
  2. Helal olsun! umarim yakinda hapisten kurtulursunuz.
    Saygilarla
    Yanıtla
  3. Bir psikoterapist olarak cinsel taciz ve tecavüzün abartılmış bir travma olduğunu söyleyebilirim. Tecavüzü travmatik yapan şey eylemin kendisinden ziyade toplumun bu duruma verdiği aşırı tepkidir. Yani tecavüze kıyamet muamelesi yapan komşular, panik geçiren akrabalar tecavüzcüden belki daha çok mağduru yaralar.

    İkinci mesele yeni icat edilmiş olan yaş sınırı ile cinsel ilişkinin 18 yaş altına yasak olması durumudur. Bunun nedenini anlamıyorum. Doğa insanların daha erken yaşlarda çiftleşmesini isterken bunu engellemek akıl karı değil. Sonra konsantrasyon eksikliği diye çocuklarını psikolog psikolog gezdirmeyin. Onların konsantrasyonu hormonları yüzden belirli bir alana odaklanmış durumda.

    Post modern dekonstruksüyon ile doğanın inkarı ve bunun yarı cahiller arasındaki populist yansıması sizin irrasyonel olarak gördüğünüz durum sanırım. Irrasyoneller neden irrasyonel? Çünkü tercihlerini emosyonel arızalarına göre yapıyorlar. O zaman onlara dert anlatmanın yolu rasyonel tartışmalar değil emosyonel süreçlerdir.
    Yanıtla

    Yanıtlar


    1. Çok cesur görüşler bunlar Fatih. Ben söylesem çiğ çiğ yerler beni.
    2. Doğa ve akıl birbirinin karşıtı zaten her tuvaletimiz geldiğinde yapmıyoruz değil mi? Taciz ve tecavüze 'Abartılmış bir travma' demek için ancak mesleğiniz gereği yüzeysel analizlere alışkınlıklar sebep herhalde!!!
  4. Hocam bu yorumu okuyacak misiniz bilmiyorum ama ben yine de yazayim, belki bir sekilde elinize ulasir.

    Birkac elestirim olacak.

    (1) Aydinlama felsefesinin safsatalarindan sizin de nasibinizi almaya devam ettiginizi goruyourm. Bu safsatalarin en onde geleni 'tabula rasa'dir. Bunun modern varyasyonu kadin ve erkegi akli olarak birbirinin ayni gorme eyilimidir. E.O Wilson'in onculugunu ettigi, gunumuzde evrimsel psikolojiye donusmus sosyobiyolojinin en onemli bulgularindan biri, evrimsel stratejilerinin temelden farkli olmasindan oturu, kadin ve erkek zihinsel karakteristiklerinin olculebilir sekilde farkli oldugudur.

    (1-a) Kadin-erkek farkliliklarindan toplumsal acidan en carpici olani sosyo-seksualite farkliliklaridir. Robert Briffault memeli (ve dolayisla insan) sosyo-seksualitesini soyle ozetliyor:

    “The female, not the male, determines all the conditions of the animal family. Where the female can derive no benefit from association with the male, no such association takes place.”

    Bu yasanin uc sonucu:

    “Past benefit provided by the male does not provide for continued or future association.”

    “Any agreement where the male provides a current benefit in return for a promise of future association is null and void as soon as the male has provided the benefit.”

    “A promise of future benefit has limited influence on current/future association, with the influence inversely proportionate to the length of time until the benefit will be given and directly proportionate to the degree to which the female trusts the male.”

    Briffault yasasinin yaninda, kadin “hypergamous” icgudusunu anlamak lazim (maymun gruplarinin birincil seleksiyon mekanizmasini teskil eder).

    Kadinin evrimsel imperativi olarak kendi sosyo-seksuel pazar degerine esit veya ustun es aramasi, ‘hypergamous instinct’ olarak tanimlanir. Erkeklerde durum farklidir, zira ciflesmenin acil masrafini erkek degil, kadin ustlenir (hamilelik ve takip eden acziyet).

    Kisa kesmek gerekirse, maymun gruplarinda, kadin kendisinin sosyo-seksuel pazar degerine ustun olarak algiladigi erkeklerin ilgisini cekmeye calisir. Bunu ‘plausibly deniable’ sinyaller gondererek yapar.

    Insanin atasal cevresine bakarsak, tecavuzun erkek icin basarili bir evrimsel strateji oldugu gercegiyle karsilasiyoruz. Atasal cevrede kabilenin baska bir kabile tarafindan bozguna ugratilmasi, kabilenin erkekleri acisindan evrimsel felaket, kadinlari acisindan ise tam tersine muzzam evrimsel basari manasina geliyordu (zira galip kabilenin erkekleri malup kabilenin erkeklerinden evrimsel olarak daha zinde olduklarini performatif olarak kanitlamis oluyorlar).

    Netice olarak insan kadininin (ve diger ‘sexually dimorphic’ memelilerin) kendini her manada domine eden erkekleri cazip buldugu gercegiyle karsilasiyoruz. Daha kaba tabiriyle, kadinlar kendilerine tecavuz etmeye curet edebilecek kadar tasakli erkekleri cinsel olarak cazib buluyor. Bu savin empirik destegini populer kulturun her tarafinda gormek mumkun. En basit ornek, kadin erotik medyasinin yarisindan cogunun dominasyon/tecavuz pornosu olmasi (Fifty Shades of Grey 50 milyondan fazla kopya satti).

    Kadin hypergamous icgudusu ve bilincalti tecavuz/dominasyon arzusu, gundelik hayatta kadinlarin yuksek sosyo-ekonomik duzeydeki agresif erkekleri tercih etmesi olarak zuhur etmekte. Kabaca, sokaktaki siradan insaat iscisi, plaza ablamiza sarktigi zaman, ablamizda igrenme tepkisi yaratirken, giyiminden ve ‘conspicous consumption’ sinyallerinden is adami oldugu belli olan abimizin asiri agresif haraketleri ablamiza olagan-ustu cekici gelecektir.
    Yanıtla
  5. Kadin-erkek iliskilerini kisir ve safsatalarla dolu modernist mercekten incelerseniz modernizmin imkansizliklarindan kendinizi kurtaramazsiniz. Batinin felaket derecede dusuk dogurganlik oranlari (<< 2), bosanma oranlari (> %50), modernist kadin-erkek iliskilerinin katastrofik cehaletini performatif olarak ortaya seriyor. Belki de binlerce yildir apayri medeni atlyapilardan gelmelerinie ragmen, en azindan tas ustune tas koyabilicek kadar ehil butun geleneklerin kadin-erkek iliskileri uzerinde yakinsamasinin bir sebebi vardir, ne dersiniz? (ipucu: patriarkal gelenek bu konuda az-cok halki. Schopenhauer’in kadin uzerine yazdigi muhtesem denemeyi tavsiye ederim). Hans-Hermann Hoppe son kitabinda ‘cocuk yetistirme’ gorevinin tek-esli aile muesesesi araciligiyla ozellestirilmesinin (yani masraflarinin baba tarafindan karsilanmasinin) medeniyeti mumkun kilan enstrumental sosyal teknoloji oldugunu gosteriyor. Sizin cok sevdiginiz Gibbon bile Roma’nin cokusunu birincil olarak aile kurumunun cokmesine baglamamis miydi? Kadinin cinsel ozgurlesmesi neden her tarihsel zuhur edisinde ailenin ve medeniyetin cokusunun habercisi oldu diye dusundunuz mu hic? Neden Avrupa milyonlarca 80 IQ’lu okuma yazma bilmeyen Kuzey Afrikali muslumani yuksek guvenli (Fukuyama’nin “high trust” dedigi) toplumlarina davet ederek intihar etmeye calisiyor diye dusundunuz mu? Tren istasyonlarinda soz konusu askerlik caigindaki erkek “multecileri” “refugees wecome <3 <3” pankartlariyla karsilayanlar kimler baktiniz mi hic? Patriarkal hıristiyanligi reddeden bati, neden hiper-patriarkal islamin kucaginda buluyor kendini diye dusundunuz mu? Progresif feministlerin vahabi islamcilarla isbirligi yapmasi size de garip gelmiyor mu? ‘Islamofobi’ sacmaliginin ‘homofobi’, ‘misogynist’ deyimlerini ureten sidik havuzundan geldigini farkettiniz mi?

    (1-b) Elestirdiginiz gunumuz feminizmi (3. dalga feminizm ve intersectional feminizm), sosyolojik olarak atalarindan cok da farkli degil. Kokeni suffragistlere (ve Ingiltere ozelinde suffragette) dayanan feminist hareket, her daim ust sinifin ortasi, ekonomik olarak derdi olmayan kadinlardan olustu.

    Feminist hareketin modus operandisi de her daim ayni gozukuyor: kendi sinif cikarlarini ilerletmeye calisan kucuk-burujuva alt-aristokrat kadinlarin duygusal ajitasyonu.

    Eskiden sadece mulk sahibi erkeklere, askeri miliste gorev yapma kaidesiyle verilen oy kullanma hakkini, duygu somurusyle kadinlara kazandiran suffragistler, ruhani torunlari feministler gibi talep ettikleri haklara mutekabil sorumluluklari reddettiler.

    2. Dalga feministler, yani sizin desteklediginiz grup, “no-fault divorce” yani kusur olmadigi halde yasallastirilan bosanma ile, evlilik kurumunu oksimoron kildilar. Omur boyu nafaka, cocuk yardimi ve daha nice erkeklere munhasir sorumluluga karsilik, kendilerine yalnizca hak talep ettiler. “Esit is icin esit ucret” gibi, yalan oldugu defalarca kez kanitlanmis safsatalarla, kucuk-burjuva hanimlari kendi cikarlari icin derin toplumsal bozukluklar olusturmaktan geri durmadilar.

    Diger butun toplumsal ajitasyonlarda oldugu gibi, 2. dalga feminislteri temelde gercek iktidarin maşasıydilar. De Jouvenel’in “high-low against the middle” mekanizmasindaki ‘high’ in kullandigi ‘low’ oldular. Adini andiginiz Gloria Steinem’in (farkinda olmadan) CIA asset’i oldugunu biliyor muydunuz (lutfen bu cumleden oturu beni komplo teorisyeni zannetmeyiniz, CIA’in Gloria Stein’i asset olarak kullandigi yakinlarda gizliligi kaldirilan ic yazismalar araciligiyla ortaya cikti)?

    Ozet olarak, feminizm vucut buldugu her formda, iktidarin ic catismasinda yer alan mezheplerin kadin ‘in-group preference’indan faydalanarak kucuk burjuva hanimlarini silahlastirmasi olarak ozetlenebilir. Tarihsel muadillerini Roma’da, daha da geriye gidersek Bronz Cagi tapinak fahise kultlerinde bulabilirsiniz.
    Yanıtla
  6. [Onceki Yorumlardan Devam /Son]

    (2) Toplumsal siniflarin az-cok IQ siniflari oldugundan haberdar misiniz bilmiyorum ama IQ gercekliginden haberdar degilmis gibi davraniyorsunuz. Kisaca, insanlar kendi IQ seviyesinin 1 standart sapma alti ve 1 standart sapma ustu ile efektif iletisim kurabiliyorlar. Mesela sizin IQnuz 135 ise (yani ortalama IQ’su 90 olan Turkiye’de 3. standart sapmanin icindeyseniz, yani en akilli %0.3’luk kesimin icinde iseniz) 120-150 IQ araligi ile iletisim kurabiliyorsunuz. 120’nin alti sizi Dunning-Kruger etkisinden oturu aptal zannediyor, siz ise onlara laf anlatamadiginiz icin kafanizi duvarlara vuruyorsunuz. Bu gercekligin farkina varirsaniz icine dustugunuz husrandan kurtulacaginizi dusunuyorum.

    Aydinlama safsatasi olan tabula rasaci mantaliteyle yalkasip, IQ’nun egitim ile degistirilebilir bir sey oldugu itirazinda bulunabilirsiniz belki. 100 yillik celik gibi saglam psikometrik veri, IQ’nun %50 ila %80 kalitsal oldugunu gosteriyor. Dahasi, yas ilerledikce, cevresel etki minimuma dusuyor.

    IQ gercekligini anlamaniz hayati onem tasiyor bana gore. Size ulasabilicegim bir adres verirseniz, Charles Murray’in Bell Curve’unu gondermek isterim. Yaninda Greg Cochran’in 10 000 Year Explosion’ini da okumaniz lazim yakin donem (neolitik) insan evriminin neden 100 kat hizlandigini anlamak istiyorsaniz. Richard Lewontin, Jared Diamond, Stephen Jay Gould gibi yalancilarin akliniz uzerindeki tekelini Greg Cochran, Charles Murray ve hatta devletin resmi kilisesinden (Harvard) gelmesine ragmen gorece az yalan soyleyen Steven Pinker okuyarak kirabilirsiniz.

    ‘Gerici’ diye burun kivirdiginiz patriarkal gelenekleri naturalist ve materyalist Darwinci bakis acisiyla savunan argumanlara bakmalisiniz. Belki takip etmeye firsat bulamamis olabilirsiniz ama son 10 yilda populasyon genetiginde, evrimsel psikolojide, psikometride, progresif dogmayi temelden sarsan gelismeler yasandi. Donald Trump, Putin, Rodrigo Duterte, Victor Orban gibi anti-demokratik sagci populist liderler progresivizmin tanrisi ‘Demokrasi’nin, ve progresivizmin diger dogmalarinin olmekte oldugunu gosteriyor. Matbaa 16. ve 17. yuzyilda Katolik kilisenin catirdamasina yol acti. 30 yil savaslari ve Westphalia antlasmasi ile gunumuz Harvard merkezli ateist-humanist-progresiv-puritan kilisesinin temelleri atildi. Halihazirda desantralize internet, 16. yuzyil matbaasinin Katolik kilisesine yaptigi seyi Harvard merkezli yeni kilisye yapiyor. Arzu ederseniz Anglo-blog kulturunde donen neo-reaksiyoner anti-progresiv politik-felsefi yazilaridan derlemeler gonderebilirim.
    Yanıtla

Friday, February 22, 2013

Feministlere dair bir röportaj

Bulut Öncü sordu, ben cevapladım.

- Geçtiğimiz hafta üniversiteye gelmeni çeşitli gerekçelerle istemeyen feminist ve LGBT gruplar tarafından ODTÜ’de bir protesto gerçekleşti. Medyada bu olay ile ilgili birçok şey yazıldı, söylendi. Peki, senin pencerenden bakacak olursak bu olaylar nasıl gelişti? 
 

Beş sene önce olmuş bir olay ve yine o tarihte söylenmiş bir söz bahane edilerek, küçük bir grup tarafından, saldırgan ve terbiyesizce bir eylem gerçekleştirildi. Sabahki oturumda sözde “Protestolarını” dile getirerek sahneyi işgal ettiler. Gülümseyerek karşıladım, hatta protestocularla birlikte kameralara poz verdim. Öğlen arasında protestocu grup dışarıda etrafımı sardı. Grupla birlikte olan erkeklerden biri alaycı bir tavırla “Bir daha ODTÜ’ye gelmezsin herhalde” şeklinde laf atınca, yine gülerek “Sike sike gelirim, merak etme” cevabını verdim. Bu esnada sanırım toplantıyı organize eden grupla protestocular arasında, benim tanık olmadığım bir arbede yaşanmış. Öğleden sonraki oturumda protestocular sahneyi işgal ederek “Sevan Nişanyan’ı ODTÜ’de konuşturmayacaklarını” bildirdi. Bir saate yakın sürekli gürültü çıkararak Edip Yüksel’le tanrının varlığı ve yokluğuna dair yapacağımız münazarayı engellemeyi başardılar.

Protesto için ileri sürülen gerekçenin göstermelik olduğunu düşünüyorum. Son zamanlarda Türkiye’de “Otorite”yi temsil eden çeşitli kesimleri rahatsız eden şeyler söyledim. Sanırım “Feminist” kisvesi altında girişilecek bir saldırının, mesela “İslami” kılıklı veya doğrudan devlet güçlerince girişilecek bir eylemden daha etkili olacağını hesapladılar.


- Protesto eden feminist grubun şöyle bir açıklaması var: ‘’Sevan Nişanyan'ın gelmesini şu nedenlerle istemiyorduk: Eski eşine şiddet uygulaması ve bu şiddeti "Sembolik bir jest" olarak tanımlarken ufacık bir pişmanlık göstermek bir yana eylemini sevimli ve haklı göstermeye çalışması, yaşanan süreçte (Ethen Mahçupyan'ın da üstün çabalarıyla) bir kadın gazetecinin Agos'tan istifa etmek zorunda kalması ve son olarak şiddete maruz bıraktığı kadına destek olan kadınları hedef göstererek yaptığı "Feminizmin çirkin bir nefret ideolojisi olduğunu düşünüyorum. Aynen bu beklenirdi onlardan, kendilerinden bekleneni yaptılar. Çirkin bir ırkçılıktır feminizm, başka bir şey değildir" açıklamasıdır.’’ Bu açıklamanın seni, düşüncelerini ve geçmiş yıllarda yaşananları tam olarak yansıttığını düşünüyor musun?


İlk önce, insanlar arası şiddeti a priori reddeden bir bakış açısının ahlaken geçerli olamayacağını düşünüyorum. Belirli sınırlar içinde kalmak şartıyla şiddet, doğal ve bazen ahlaken zorunlu bir davranış biçimidir. İkincisi, bir kadınla erkek arasında geçen her kavgada kadını otomatikman mağdur, erkeği otomatikman zorba veya haksız gören bakış açısını aptalca ve ahlaksızca buluyorum. Küçük burjuva vizyonunun dar sınırları dışında kalan gerçek dünyada, cinsler arası ilişkide şiddet de vardır ve hiçbir zaman tek taraflı değildir.

Feminizme ilişkin söylediğim sözler, o dönemde “Feminist” olduğunu söyleyen birtakım isterik ve saldırgan kişilere verilmiş bir cevaptı. Belki biraz duygusal ve abartılıydı. Fakat önemli bir doğruluk payı da içerdiğini düşünüyorum. Toplumun herhangi bir zümresini ötekileştirme, şeytanlaştırma, peşin hükümle reddetme üzerine kurulu her ideolojinin çirkin ve tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Erkeklerin her kavgada haksız ve saldırgan olduğunu varsayan düşünce tarzıyla, mesela Yahudilerin her kavgada haksız ve zorba olduğunu kabul eden düşünce tarzı arasında bir fark göremiyorum.  “Irkçılık” tabirini de bu anlamda kullandım. Yoksa merak buyurmayın, “Ermeniyim o yüzden saldırıyorlar” gibi bir şey geçmedi aklımdan.

- Eski eşin Müjde ile dostluğun hala devam ederken yıllar önce yaşanan ve sürekli karşına çıkan söz konusu olaydan dolayı pişmanlık duyuyor musun? Bu konuda söylemediğin veya yüksek sesle söylemediğin bir şey kaldı mı?


Konunun benden ve Müjde’den başka hiç kimseyi ilgilendirmediği kanısındayım.

- Agos'tan istifa etmek zorunda kalan kadın gazeteci ile daha sonra konuşma fırsatı bulabildin mi? 


Konuştum. Pişman olduğunu, gaza geldiğini söyledi, benden af diledi. Ayrıca “İstifa etmek zorunda” filan kalmadı. Kendi isteğiyle istifa etmişti.

- Feminizm hakkındaki açıklamaların gerçekten inandığın düşüncelerin mi yoksa bir anlık gerginlikle ağzından çıkan cümleler mi? 

Az önce buna cevap verdim. Daha diplomatik söylemeliydim belki ama özü doğrudur.

- Ülke gündemi hakkındaki düşüncelerini yumuşak bir üslupla açıklayan Sevan, konu ‘’Kadın ve Feminizm’’ olunca kendini neden farklı biçimlerde ifade etmeyi tercih ediyor ve geriliyor? Ya da öyle mi görülüyor?


‘’Kadın ve feminizm” arasındaki alaka olsa olsa “Türk ve Türkçü” arasındaki kadardır. “Nazileri sevmem” demek ne zamandan beri Almanları taciz etmek anlamına geliyor? Kadınlar hakkında olumsuz veya yaralayıcı olan hangi sözü söylemişim? Bu konuda Aslanlı Yol’da bakış açımı özetleyen epeyce malzeme vardır. Bir bakın bakalım, “gerilmiş” miyim?


- İfade özgürlüğünün bir tezahürü olan protesto hakkını kullanan gruplara karşı söylediğin ‘’ "S*ke s*ke ODTÜ'ye geleceğim" sözünü hala doğru buluyor musun? Bu hakkın senin ifade hürriyetini kısıtlayacak şekilde kullanıldığını düşünüyor musun?


Göt gibi konuşana böyle cevap verilir.

- Kendi siyasi düşüncen içerisinde kadının özgürleşmesini nasıl kurguluyorsun? 


Türk toplumunda kadınların aşağılanmasına ve ezilmesine yol açan iki önemli faktör görüyorum. Birincisi geleneksel İslami dünya görüşü ve söylemlerdir. Bunlarla mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyorum. İkincisi köyden kente göçün doğurduğu, kırsal alanda geçerli cinsler arası dengelerin kent yaşamına uyum sağlayamamasından doğan ciddi problemlerdir. Bu ikincisinin, sosyolojik süreçte zaman içinde aşılacak bir hadise olduğuna inanıyorum.

- Son olarak seni protesto eden feministlere ve LGBTlere söylemek istediğin bir şey var mı?

İki kelime: Dolmuşa binmeyin.
  1. "Dolmuşa binmeyin."

    Buradaki espiriyi anlayamadım ben yahu. Açıklayabilecek olan var mı?
    Yanıtla
  2. "Dolduruşa gelmeyin" deyiminin afili abiler dilindeki şeklidir.
    Yanıtla
  3. Protesto olayının şahidi ve mağduruyum. Özellikle Sevan beyi dinlemeye geldim. Sağolsun kendisi elinden geleni yaptı. Ama bu "lezbo+top"luluğu insanlık dışı faşist eylemle fikir özgürlüğüne engel olmaya çalıştı.
    Yanıtla
  4. Hay agzina bin saglik Sevan abi. Ben de bir eski ODTÜ'lü ve sosyal bilimci olarak az cekmedim o cevreden. Ama en günahim kadar bile sevmedigim tip ise, feminist cevrenin yanciligini yapan erkeklerdi. Zaten onlarin hal ve tavirlarinda, her zaman kibarlik maskesinin altindaki ikiyüzlülügü gördüm baska bir sey degil. Sanki o kadar tugla gibi kitaplari yalayip yutunca, eger kadin bir denyoluk yaparsa, buna ses cikarmamamiz gerekiyormus gibi. Yok efendim tarih erkek tarafindan yazilmis da his-tory olmus da, onu bir de her-tory tarafindan 'okumak' gerekirmis. Yok 'baykus' seksistmis de yok kilmis, yünmüs ve bunun gibi bir yigin zirva. Benim bildigim gerizekalilik gerizekaliliktir, bunun kadinligi erkekligi olmaz. Yapilan eylemde de en ufak bir yaraticilik ve zeka piriltisina rastlasam, yine bir sey demiyecegim. Tamam cehalet cok ise yarar, bir cok kapiyi acar, ama entelektüel kapital destekli burnu büyüklükle birlestiginde, gercekten kadin olsun erkek olsun bunun ayrimini yapmadan, ne diyeyim, cekilmez katlanilmaz oluyor.
    Yanıtla
  5. bu iş karışık, benim başımda da benzer deneyimler var, ne kadar zor olduğunu bilirim ama yine de "bana karşı" yapılıyor bile olsa, çok kızmama, hiddetlenmeme rağmen, bir miktar hak vermiyor da değilim. Burası çok su götürür, fazla girmek istemiyorum ancak yine de aşağıdakilerle alakalı;

    Söyleşinin başında olayı bir örgütlü provokasyona dahil etmeye çalışıyorsun fakat konuşma söyleyişiyi yapanın o yöne doğru gitmemesiyle de konuya tam olarak giremiyorsun ama bitirirken iki kelime diyerek aynı düşünceyle noktalıyorsun.

    Bence bu tip bir "savunma" o kadar akıllıca değil.
    Karadenize giden bdplilerin yaklaşımı gibi olmuş. Oraya toplananların gerçekten öyle olduklarını, toplandıkları gibi olduklarını ve rol yapmadıklarını görememişler, "oyundur, gladyodur" diye tahlillerde bulunmuşlar.

    Aynı hataya sen de düşüyorsun, Kafanı kuma görüyorsun.
    Başa çıkamadığın için de ağır ithamla karalıyorsun.

    Ayrıca istanbul'da büyüdüğüm,hemen her yerine dolmuşların kalktığı zamanlarda bir gençlik yaşadığım, kahve önünde az afili abi nasihatları dinlemediğim halde, şu dolmuşa binme lafını duyuduğumu hatırlamıyorum.

    Hadi elim değmişken;
    şirince de dağlara yövmiyesini verip taş mezar oydurmanı da saçmalık olarak görüyorum. Neresinden baksan saçmalık, binlerce yıl sonra bakanlar bile saçmalık diyecek inan.
    Yanıtla
  6. Daha söyleşinin başında, size soru yönelten kişinin 'kulak tırmalayan' ikinci tekil şahıs zamiri kullanması sizi de rahatsız ediyor mu?
    Yanıtla
  7. Top hakları - kadın hakları bahane Odtü değilmi kesin sevan hocaya karşı ırkçılık peşindeydiler insanın aklına buda gelmiyor değil.sevanı konuşturmak bile istemediler.Odtü kemalist bir yerdir.ee sevan hocamda atatürkle ilgili vede tc sistemi ile ilgili eleştirileri olan biri hatta yanlış cumhuriyet kitabınında sahibiya gerisini siz düşünün.Kesin sevan hocaya yapılan odtü provakasyonunun arkasında odtüdeki kemalist akademisyenlerde mevcuttur. Top faşistlerin gazabından menata uzzaya lata sığınırım.
    Yanıtla
  8. Mert Acarsoy ve 24 Şubat 2013 05:34 tarihli Adsız'ın yorumlarındaki eşcinsellik karşıtı söylem iğrenç durmuş, off-topic gibi görünse de belirtmek isterim.

    Eşcinselliği "top" gibi erkek egemen dilin tezahürü bir kelimeden ibaret tanımlayabilen insanların fikir özgürlüğü hakkında fikir beyan ettiklerini görmek ironik olmuş.
    Yanıtla
  9. Protestocular, tepki göstermek için boyadıkları hitler bıyıklarının altında resmen ezildiler, gözlerimle saniye saniye gördüm bunu. Sevan Nişanyan'ı konuşturmamak bahane arıyorlardı, Olcay Yılmaz ve salondaki bir kaç densiz onlara bu fırsatı verdiler. Yılların verdiği ezilmişlik ve ödtü lü olmanın verdiği özgüvenle faşizm ile ifade özgürlüğü arasındaki çizgiyi ayırt edemediler. Doğru her zaman azınlıktan yanadır, burası bizim yaşam alanımız gibi tam anlamı ile absürd sloganlar atarak, bagırarak, konuşmayı engellemeye calıstılar, istediklerini de başardılar.
    Yanıtla
  10. Feminazilerden nefret ederim; heteroseksüelim de, yazıya da hak veriyorum lakin ve lakin altında yazılanlara katılmıyorum. Tek seksüel oryantasyon heteroseksüellik değil, insan insandır. Kimsenin yatak odası sizi ilgilendirmez. Mahalle baskısı yapılmıyorsa, isteyen istediği gibi giyinsin, isteyen istediği ile birlikte olsun.

    Bir insanı yargılamak için, onun yatak odasında ne yaptığı değil, insani değerlere nasıl yaklaştığı bilinmelidir.
    Yanıtla
  11. Şunu "protestocu" arkadaşlara anlatamadık: Siz başkasını susturursanız, başka güçler de gelir ve sizi susturur, sizin hiçbir meşru zemininiz de kalmaz. Bu kadar basit bir hakkı bile engellediğinizde, sizin devletin zorbalığından nasıl bir farkınız kalabilir?

    Nişanyan'ın odada kalıp, direnmesi doğru ve güven tazeleyen bir tavırdı.

    Orada kaybeden Nişanyan değil maalesef "sol" oldu. Bir sonraki başbakan kalkışmasında, ne dediğim anlaşılacak - taban ve meşruiyet olmadan bir hiç olduklarını anlamıyorlar kendileri. Hayat gösterecek.
    Yanıtla
  12. ODTÜ tartışmanızın videosunu izledim ve çok hoşuma gitti. devamı gelecek mi? bence gelmeli ve hoşgörülü din tartışmaları yapılmalı. bir tür dinde reform ve aydınlanma dönemi başlamalı. dinsel taassub yıkılmalı.
    Yanıtla
  13. Kemalistlere atatürkün diktatör olduğunu,özgürlükçü gençliğe otdü nün faşist olduğunu,dincilerede tanrının olmadığını,Sevan hocamada bu yeni site görünümünün bizlere ters olduğunu maalesef anlatamıyoruz.dilimizde bırak tüy bitmesini zığapur ağacı bitti yani.
    Yanıtla
  14. Şiddetin ne olduğunu ve neden olduğunu anlayamayan bir zihniyetin "şiddet karşıtı eylemler"imi kurtaracak türkiye insanını? Çok üzülüyorum. Ezici çoğunluğa karşı azınlığın çoğulcu sesi olan kimlik siyasetinin yarattığı fil adam olmak ya da nefret ettiğim yalnızlığa gömülüp önümdeki oyuncaklarla oynamaktan başka ne yapabilirim?
    Yanıtla
  15. Bizde anlatamadik Anonymous 9 Mart 2013 01:51'e : Eger halk koyunsa(1920 Turkiye de yasayan tum halklar) gudecek birinin gerektigini(ornegin bu Ataturk olabilir) veya 1900'lerin Rusyasi icin (Lenin olabilir v.b.) ve ODTU'nun fasist olmadigini (Sevan Nisanyan'i elestirmenin dogal ve demokratik bir hak oldugunu) ve Dincilere (tanrinin olabilecegini ama Muhammed'in veya Isa'nin bir masal oldugunu...) Ve Fakat Sevan Nisanyan'a(Sevgili) Sevan Nisanyan'in yeni site gorunumun bize UZHAS(berbat) oldugunu... Sevgiler tum bu sitenin izleyenlerine:) Imza. COYOTE.
    Yanıtla