Buraya ilk taşındığımda yandaki evde oturan komşuların köpeği bu tatlı şeydi. Gece gündüz havlıyor, ağlıyor gece beni uyutmuyordu. Gündüz sahibine neden böyle diye sorduğumda ne yapayım, biliyorsan gel sen yap demişti bana. Çok şaşırmıştım, insan köpek alır, bahçeye 2m lik zincire bağlar ve gece gündüz ağlayan, havlayan köpek neden böyle diye anlamaz mıydı. Neden onu devamlı zincire bağlıyor, hiç gezdirmiyor, hatta düzenli bir şekilde beslemiyordu bile, gece yarısı gelince tabağına mamayı döküyorlar, ne okşamak, ne konuşmak, ne ihtiyaçları için zincirini çözmek diye bir şey bilmiyorlardı. Ne kadar safmışım, köpek bakmayı bilmeden köpek alan öküzlerden biri olduklarını sonradan anladım. Meğer bu daha yavruymuş, hem korkuyordu, hem sıkılıyordu, hem ihtiyaçlarını gidermeyi öğrenmesi gerekiyordu, yemekten daha fazla sevilip okşanmak istiyordu. İki sene bu hayatı yaşattıkları hayvanı taşınma sebebiyle zincirinden açtılar ve öylece bırakıp gittiler. Hayvan başka yer görmemiş, zincir açıldığı halde başka yere gitmiyor. Yine aynı bahçede, aynı balkonda yatıyor, kovalasan da biraz sonra yine oraya geliyor. Yeni taşınanlar pek titiz ve pek hayvan sever değiller. Baktım kötü davranmaya başladılar, anlatmaya çalıştım, hayvan özgürlüğünü yaşıyor ama alışkanlık işte yine gelip sizin yeni taşındığınız evinizin etrafına pisletiyor, yeni topraklar koyup ağaçlar çiçekler ektiğiniz bahçenizi eşeliyor, balkona geçip yatıyor ne yapalım alışacak biraz sabır. Ama pek anlamadılar, baktım hayvan ağlıyor, garip sesler çıkarıyor, dayanamadım evlat edindim. Eski evinden çok uzak olmayan, benim evimden görebileceğim ikisi arası bir yere ona kulübe yaptırdı nişanlım. Evvelden soğuk, sıcak, yağmur çamur hep açık havadaydı. İçine yastıklar koyduk. Güzel bir zincir aldık. Kendi köpeği bu dünyadan göç eden bir arkadaşım onun tasmasını bana verdi. Sabah kuru mama, akşam et suyu ile ıslatılmış ekmek ve kemikler ile besliyorum. Sabah tasmasını takıp yürüyüşe gidiyoruz, kırlara yayılınca çiş, kaka yapılıyor, tasmayı çıkarıyorum alabildiğine koşup gidiyor, bilumum kedileri kovalıyor. Sokak köpekleri ile karşılaşınca alışık değil şaşıyor hemen yanıma sokuluyor, dişi olanlarla biraz korkak biraz merak koklaşılıyor, elleşiliyor, erkek olanlarla bazen koklaşma ve dönüp yürüme şeklinde, bazen feci halde birbirine girme, boğuşma oluyor. Ben de çok alışık ve bilgi sahibi değilim ne yapacağımı şaşırıyorum. Bir şekilde birbirlerinden çözülüyorlar ve ısrarla hayır demen sonucu vazgeçip yanıma geliyor. Yolda giderken bazen saklambaç oynuyoruz. O kadar hızla gidiyor ki ben arkada kalıyorum ve bir ağaç arkasına falan saklanıyorum, dönüp bakıyor ben yokum, hemen geri gelip beni arıyor, görür görmez hemen yine dört nala kaçıyor. Artık yolları da ezberledi, dönüş yolunda artık takatı kalmadığı için çok direnç göstermeden tasmasını takmamı kabul ediyor. Kulübeye dönüş, mama ve su içme seansları sonrası yayılmaca (bakınız fotoğraf). Çok akıllı ve çok tatlı, konuştuklarımı anlıyor, onu sevmemi, kızmamı ayırt ediyor. Daha çok genç, biraz asi çocuk gibi, erkek, adı puffy miş, değiştirmek istiyorum ama ona alışık artık. Ben de o da öğreneceğiz işte. İnsana bambaşka duygular yaşatıyor bu hayvanlar, inanılmaz valla.
Gezeryazar
İlk okuldan beri kitap okumayi çok seven, gittikçe edebiyata gönül veren, sonra da yazmayı keşfeden, böylece hem içini rahatca döken, hemde bir gün bir gazete ekinde köşe yazma hayali ile yaşayan bendenizin, zamana, duruma, olaylara, iç halime göre döktürdükleri.
12 Ocak 2014
2014 Yılı
Beklentileri azaltmayı hatta hepten yok etmeyi öğreniyorum, zor tabi ama yaşaya yaşaya öğreniyorsun. Yoksa beklentiler hiç karşılanmıyor, olduğu gibi kabul etmeyi öğreniyorsun, epey zor oluyor ama anlayan kim. En önemlisi sağlık diyen anneanneleri her gün anmaya başladım, gerçekten gerisi fasa fiso. Arkadaşlık, akrabalık, kardeşlik, sevgili, dostluk, vefa, menfaatler, sevgi gibi kavramlar şekil değiştiriyor. Buna da galiba olgunlaşma diyorlar. Darısı herkesin başına. 2014 her bakımdan zor bir yıl olacağa benzer. Memleketin durumu, ekonomi, sosyal, siyasal, kültürel derken insanoğlu çok daha zor bir dönemece geldi sanırım. İnşallah kolayca atlatırız, inşallah hepsinin üstesinden geliriz. İnancımız sağlamsa, her şeyi, ben yapıyorum zannetmez sek, her şeyde Allah'ın varlığını bilirsek ve biz de oyuz, o da biziz aslında dersek ve akışına bırakırsak eğer, geçer, bunlar da geçer, neler geçme diki. Fotoğrafta yazdığı gibi hayat en güzel hediye, yaşamasını bilene.
11 Eylül 2013
EYLÜL
En güzeli meyveler, bayılırım meyve yemeye, her ay başka güzel bir meyve sofraları süsledi. Ama bu Eylülde o güzelim incirler, sarısı karası, renk renk çeşit çeşit üzümler, taze cevizler, mürdüm erikleri pazar tezgahlarına yayılınca ben de yayılıyorum. Hele kara incirin ortasına taze cevizi koyunca veya taze incir ile beyaz peynir yan yana ne güzel olur. Hayatta benim için yemek olmasa olur ama meyve olmasa olmaz kat'iyen. Afiyet olsun.
7 Ağustos 2013
Tekne Gezisi
İzmir
Ertesi gün Kordon semtine gittik, yıllar önce belki '80 lerin ilk yıllarında gitmiştim. Saat kulesi ve meydanı deniz kenarındaydı, şimdi sahili doldurmuşlar, yollar, viyadükler derken saat kulesi epey içeride kalmış. Yine denize paralel yollar çok güzel, heykeller, apartmanlar, yeni binalar derken çok değişmiş tanıyamadım. Ama vapurdan inerken daha belli oluyor Kordon Eminönü gibi biryer olmuş. Ben galiba Istanbul'u ve Ankara'yı çok özledim, her gittiğim yerleri oralara benzettim. Daha çok semti var ama 3 güne bu kadar sığdı.
İzmir'de daha ilk andan itibaren dikkatimi çeken insanları oldu. Nasıl kibar, nasıl güzel insanlar, dolmuş şoföründen bakkalına, cafedeki garsondan yoldaki vatandaşa kadar, bir yol soruyorsun bir adres soruyorsun veya birşey alıyorsun nasıl tarif ediyor, nasıl yardımcı oluyor ve nasıl davranıyor. Kızları çok güzel gerçekten dikkat çekici hanımlar. Genel havası, insanları, kordon boyları, yemekleri, adetleri, bayozu, sıcağı, keyfi derken İzmir'e bayıldım. Şimdi hep duam orada bir küçük ev alabilmek. Birgün kısmet olursa çok sevineceğim. Bugüne kadar neden keşefetmedim ve geç kaldığıma hayıflanıyorum. Ankaralıyım, memleketim başkadır, Istanbul'da 36 sene yaşadım, ikinci memleketim çok özlüyorum ama şimdi İzmir'liyim demek istiyorum. Orada yaşamak ayrıcalık bence, darısı başıma.
16 Nisan 2013
Mor Papatyalar
Pembe - Beyaz Yaseminler
Mandalinalar çiçek açtı
Kıbrıs Akasyası
19 Mart 2013
Antibiyotikler
Şubatın son günleri hafif boğazım ağırmaya başladı. Soğuk mu içtim, dolaptan birşey mi yedim neler oluyor derken ağrılar artmaya başlayınca bu gidiş iyi değil daha fazla beter olmadan, kırıklık da başladı deyip sağlık ocağı doktorunun verdiği antibiyotikleri bir kutu (7 adet) içtim. 1-2 günlük iyilik oldu tamam atlattım derken ben tekrar boğaz ağrısı ve bu sefer sıtmaya tutulmuş gibi titreyerek günler yaşamaya başladım ve tekrar doktora gidip bu ilaç bana yaramadı benim boğazım geçmiyor ne yapalım dedim, bu sefer başka marka antibiyotikleri verdi (ayrıca 7 tane) soğuk ve sıcak içme bunları kullan, vücut kırıklığı için de şu ilacı al yat dedi. Bir hafta daha bunları içmeye devam etmeye doğru giderken bendeki titreme olağanüstü boyutlara geldi kaç hırka, kaç çorap, kaç battaniyeye sarıldıysam da para etmiyor, gece gündüz titriyorum. Boğazım kapanacak neredeyse su veya çorbadan başka birşey geçmiyor ve halsizlikten kolumu kıpırdatamıyorum. 3 gün sonra bu ilaçlar bana birşey yapmıyor, bende başka bir şey var deyip, daha önce gittiğim başka bir doktoru eve çağırdık Benim boğazımı görünce korkan doktor ağır bir vakasınız, ateş çok çıkıyor ama bu ilaçlarla bastırıyorsunuz onun için iğne tedavisine başlıyalım, haplarla olmayacak bu dedi ve 1 gr lık antibiyotik iğnelerinden bir sabah bir akşam olmaya başladım. 6 tane iğneyi olduğumun sabahı ben bir titreme bir üşüme bir terleme, sular içinde kalma nöbetleri şeklinde baygın bir halde, iyileşemiyorum ve dayanacak gücüm kalmadı artık ambulans çağırıp beni hastaneye götür diyebilmişim. Bir yandan da öksürmekten çiğerlerim parçalanıyor.
Hep yolda görünce veya arabada giderken arkama gelince elimin ayağımın birbirine dolandığı ve içindeki hastaya dua ederek Allahım hemen yetişsin diye korkuyla baktığım ambulansda ben gidiyordum bu sefer. Çok garip bir his, hem kötü hissediyorsun, hem sireni çaldıkça bu ben miyim başkası mı oluyorsun, hem de çok fenayım biran önce yetiştir beni diyorsun. Zaten ateş ve fenalıktan elimi oynatamıyorum. Neyse hastaneye geldik acile yattık, doktora ilaçları ve ne zamandır neler yaptığımı zar zor anlattım. Boğazımı gören doktor fena yapmışsın, bu virüs, antibiyotik içmene gerek yok, içeceksen de kültür yaptırman lazımdı. Bu ilaçlar sana iyi gelmek şöyle dursun, daha da beteri boğaz florasını yok etmiş, açık yara halindesin, bağışıklık sistemin yok olmuş bakalım neler yaparız dedi. Serum bağlandı, ateş düşürücü iğne yapıldı, boğazımdan kültür alındı, çiğer röntgeni çekildi ve ben birazcık olsun daha emin ellerdeyim ve iyileşeceğim hisleri ile baygın uyumaya çalıştım. O akşam hastanede kaldım gereken tetkikler, tansiyon, ateş ayarlamaları ve içmem gereken ilaçlar eşliğinde ertesi gün eve çıktım. Bugün bu hastalık başlayalı ve tam olarak iyileşmeyeli 20 gün hastaneden çıkalı bir hafta oldu. Çok şükür ateşim düştü, boğazımın şişleri geçti ama tam manasıyla acımıyor diyemiyorum, öksürük alerjik reaksiyon şeklinde nöbetleşe gelip gidiyor. Boğazımdan katı yiyecek geçmeye başladı ve titremeden oturabiliyorum. Ama çok güçsüzüm, iki adım atınca yoruluyorum, bu sabah gazete almaya gittim dönene kadar akla karayı seçtim, yollarda bayılıp düşeceğim diye korktum. Dün hastaneye kontrola gitmiştik, doktor daha 3 haftan var dikkat et ancak geçecek dedi. Basit bir virüsün yaptığı ve iyileşeceğim diye içtiğim antibiyotiklerin beni getirdiği duruma bakın, bundan böyle Allah muhtaç etmesin ama kattiyen antibiyotik içmem, boğazıma gerekirse de kültür yapmadan kattiyen almam, kulaklara küpe olsun. Benim gibi bu işleri okuyan, anlayan dinleyen birisi bile doktor kurbanı oldu, üç günlük iş uzadı 23 gün oldu neredeyse. Yine de çok şükür diyorum, daha da iyi olacağım günleri bekliyorum. Her sene bahar çarpardı beni, bu sene bu epstein virüsü çarptı fena halde. Aman dikkat aman aman.
Papatyalar
Sokak kedisi Bıdık
Daha önce yazmıştım, arkadaşımın evinin bahçesinde çok sevdiğim ve nüfusuma geçirdiğim kedim Bal ile ilgili duygularımı. Nasıl sonradan kedi sever olduğumu, elime alamıyorum ama ucundan ucundan sevdiğimi, aşı, mama gibi şeyleri harfi harfine yaptığımızı, sabah akşam geldiğini, akşamları evin içine alıp ayağımızın dibinde yatışını, sürünüşünü, memnuniyetten çıkardığı mır mır seslerini, beni benden aldığını anlatmıştım. Ama kedilerin nankör olduklarını unutuyor insan işte. Bizim kedi Bal daha şubat başında kayıplara karıştı. Eeee mart geliyor normaldir dediler, öyle gider etrafta zamparalık yaparlar, dolanırlar, stress atarlar sonra gelirlermiş. Mart bitiyor daha ortalıkta görünen yok. Bu arada geçen yaz benim evin altındaki komşuların daha bir haftalık bebek olarak getirdiği, bahçeye bıraktıkları ve dört kardeşten üçünün 2-3 ay içinde yok olduğu sadece geriye bunun kaldığı bir kedi maceram daha var. Hiç tipim olmayan, kafamı çevirip bakmayacağım tip ve renkte bu kedi kendi kendine ortalıkta gezindi, alt komşum gelip gittikçe ona mama bıraktı. Ben de kedi sevmeye başlayan yeni heves bir tip olarak hadi yazıktır bebektir, ben de buna iki lokma vereyim, suyunu koyayım demeye başladım. Çok konuşkan beni görünce bir mırlama bir miyavlama, birşeyler anlatmaya başlıyor, ben de ona aynı seslerle cevap verip bir sohbettir tutturuyoruz. Merdivenleri çıkıyor peşimden kapı aralığından içeri dalıyor halının üzerinde kıvrım kıvrım haller, konuşmalar, neyse söz dinliyor ve sonra dışarı çıkıyor. Adını Bıdık koydum, Bal kedim kayıplara karışınca bunda teselli bulmaya başladım. Aslında mevsim icabı bu da etrafa açılım yaptı, her gün muntazam gelen kedi bir hafta on gün yok oluyor, sonra tekrar çıkıyor ortaya, nereye gider neler yapar hiç anlamıyorum. Neyse ki evin yolunu buluyor ve aynı atiklikle merdivenleri çıkıp kapı önünde serenada başlıyor. Ben de mama, parazit aşıları ile idare ediyorum, diğeri gibi nüfus kağıdını çıkartamayacağım ama bakıyorum işte. İki gün sonra bu da satar beni, çok bağlanmamak lazım. Eh evin içine de alamayacağıma göre bu kadar muhabbet yeter. Ama çok alem bu hayvanlar, dakikalarca seyrettiriyorlar kendilerini, hele beni sev okşa halleri, sırnaşmaları yok mu, oyunlar yapmaları. Mesela bu Bıdık paspas püskülü ile deliriyor, kapının önünü paspas yapmam gerektiği zaman görmeniz lazım neler oluyor. Kaşla göz arası ancak bu kadar fotosunu çekebildim. Yazın bir yaşında olacak Bıdık bey.
Orkide
Yan evdeki komşum 2 aylığına Istanbul'a gitti, giderken de hepsi açmamış, tomurcuklarla dolu, bu harika çiçeği bakmam için bana bıraktı. Hayatımda ilk defa orkide baktım. Güneş sever dedi, pencere kenarına koydum, 3 günde bir alttan sulayacaksın dedi, yaptım, ayrıca müzik dinlettim, onunla konuştum, iltifat ettim, fotografını çektim, lütfen sakın bozulma, sakın küsme, komşum gelince seni görünce bayılsın, benim ufak orkidem nasıl böyle büyüdü güzelleşti desin dedim. Valla beni utandırmadı, büyüdü, açıldı serpildi, çok güzel oldu. Komşum döndü geldi, çiçeğini görünce çok şaşırdı hem de çok memnun oldu, bizde vedalaştık bu güzeller güzeli orkide ile. Çok zarif bir çiçek, bir gün benim de olacak inşallah.
Baharlar Açtı
Havalar ısınıyor, güneş daha çok gözükmeye başladı, gerçi buranın sağı solu hiç belli olmuyor ama çevreye bakınca insanın içi gülüyor, hele yeşillikler ve aralarındaki renkler çok güzel bir manzara oluşturuyor. Epey günler geçti yazamadım, burayla ilgilenemedim, bir sürü şey birikti, iz bıraktı, bazıları kolayca geçti, bazıları çok zor geçti. Yağmurlar fırtınalar oluştu, yolları su bastı, daha üç gün önce lodos fırtınası balkondaki koca dolabı devirdi, içindeki kuru erzaklarım, kavanozlarım ve daha bir sürü şey tuz buz oldu, mercimekler fasulyeler ortalığa saçıldı, bir dolu şey parçalandı gitti. Ben şaşkınlıktan bakakaldım, balkonun tenteleri söküldü uçtu, güzelim çiçeklerim devrildi, sardunyalarımın kırmızı çiçekleri yolundu. Hepsi 3-4 saat içinde oldu bitti. Geriye savaştan çıkma bir balkon ve şaşkınlıktan ağzı açık ben kaldık. Burası da böyleymiş işte, yaşayarak öğreniyoruz. Bakalım daha neler göreceğiz. Ama bahar dallarını seyretmek çok güzel, şimdilerde yeşil yapraklara dönüştüler, bu fotoyu şubat ortalarında çekmiştim.
6 Ocak 2013
MOZAİK
31 Aralık 2012
Hoşçakal 2012
Martta CKM de ebru sergisi açtım, bu olay beni gökten bir çuval para düşmüşcesine sevindirdi, acaip süpriz oldu ve kendi çapımda bir mucize gerçekleştirdim. Çok başarılı geçti, yeni insanlar tanıdım, yeni arkadaşlıklara yol açtı. Sonra radikal bir karar aldım ve artık ev, ortam, hatta şehir değiştirmeye karar verdim. Koli yapmaya başlayıp Mayıs sonu buralara taşındım. Yeni ev, yeni şehir, yeni hava, yeni çevre, yeni arkadaşlar derken yaz, sonbahar bir çırpıda geçti gitti. Şimdi jeton düşmeye başladı ve neler yaptığıma kendim bile şaşıyorum. Aferim bana, ne iyi etmişim, şimdi yine küçük şirin bir evim var, hep yanımda olan birisi var, önümde mandalina ağaçları, ileride deniz var. Elimi uzatsam dağlar, bacağımı uzatsam sular, ılık hava, güneş var. Yeni yerler keşfetmek var, her an bir şey öğrenmek var, daha fazla sabır etmek var, bazen kendi başına kalıp düşünmek, bazen kalabalığa karışmak var. Ama daha az soğuk var, daha çok insan var.
İnekten sağıldıktan bir saat sonra eve gelen süt var, dün tavukta bugün bende yumurtalar var, her an her yerde balık var, pazarda otlar, pastahanede otlu börekler, poğaçalar var, dolayısiyle bende kilolar var. Acaip yağmurlar var, öyle böyle değil fırtınalar var. Hala balkonda sardunyalar var, kırmızı pembe açıyorlar.
Çok şükür Allahım, çok teşekkürler, bugünleri de gördüm. Bugün hava sıcaklığı 17-18 derece idi, balkonda güneşte kemiklerimi ısıttım, şimdi hazırlanacağım ve yılbaşı gecesi için çıkacağız. Güle güle 2012 bana hem zor hem iyi geldin, uzun zaman anacağım hatıralar yaşattın, bana çoookkk şey kattın, inşallah bu günleri aramam, daha güzellerini yaşarım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)