YOLCULUK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YOLCULUK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2020 Salı

YOL'A ÇIKMAK

 

Hayat, seçimlerden ibaret değil mi?

Ağzımızdan çıkacak bir söz, zamanımızı nasıl geçireceğimiz, önümüzde uzanan bir günü nasıl dolduracağımız gibi farkına varmadığımız küçük seçimler ya da daha kritik konulardaki önemli, büyük seçimlerimiz... Yaşayacağımız şehir, çalışacağımız iş, birlikte olacağımız insan, hatta nasıl bir insan olmak istediğimiz bile, aslında kendi seçimimiz...

Ve tabii her seçimin, bir sonucu olduğu gerçeği...

Peki ya neyi seçeceğimiz konusunda o kadar da net değilsek? Söz konusu olan, psikolojisi her an değişebilen insanoğlu; her zaman o kadar kararlı bir şekilde duramayabiliyor aldığı “kararların” arkasında. Ama en kötü karar bile kararsızlıktan daha iyi değil mi? Bir yanda sonunda bizi mutsuz da edecek olsa, ihtimallerin sonsuzluğu varken, eylemsizlik, insanı içten içe yiyip bitirmez mi?

Her şeye rağmen o küçük adımı atmak en iyisi değil mi?

İki farklı patikaya ayrılan, iki farklı yola çatallanan bir yolun başında durduğunu düşün. Hangisine gireceksin? Kararsız bir şekilde yolun başında dakikalarca, saatlerce, günlerce, haftalarca, aylarca, senelerce bekleyebilirsin ve belki beklemişsindir de, ama iyi kötü bir karar alıp, o kararın arkasında tüm riskleriyle, pişmanlık ihtimalleriyle ve sorumluluklarıyla durup yollardan birini seçmekten daha mı iyidir bu kararsızlık? Eylemsizlik, hareketsizlik daha mı iyidir? Hayır, hiç şüphesiz o kararsızlık hepsinden daha kötüdür. İyi veya kötü sonuçlanacak da olsa, bilinmezliğin tüm korkutuculuğuna rağmen, o yollardan birini seçmek zorundasın. Ama aklın diğerinde kalmadan. Ya da kalarak. Hiçbir yol dönülmez değildir ki... Evet, yol seni değiştirir ve geldiğin yoldan geri dönmek istesen bile, dönüş yolunu o kadar kolay bulamayabilirsin, bir daha geri gelmeyecek bir fırsatı kaçırmış olabilirsin ya da geçtiğin o yol artık üzerine basılmış, hırpalanmış bir yoldur (“aynı nehirde iki kez yıkanılmaz”) ama dönüp o girmediğin yola girme ihtimalinin de bulunduğu bir durumsa bu, hala o ikinci yola girme şansın varsa, oraya yeniden girebilirsin. Elbette artık sen de o baştaki seçimi yapacak olan sen değilsindir, çünkü yollardan birini seçip o yolda biraz ilerlemişsindir ama o yolun senin için bir varış noktası olmadığını görmüşsündür. Bu arada hiç şüphesiz değerlerinden, zamanından biraz kaybetmişsindir. Ama yola çıkmadan önce, bu risklerin hepsini göze almış olman gerekir zaten.

İyisiyle, kötüsüyle, pişmanlıklarıyla, düş kırıklıklarıyla, karşılanmayan beklentilerle, yolumuza çıkardığı güzelliklerle, acı sürprizlerle, bizi yarı yolda bırakıp gidenlerle, o yolda tek başımıza kaldıklarımızla, aldığın bir kararın arkasında sonuna kadar durmak zorundayız. Onlara sahip çıkmalıyız. Onları kucaklamalıyız. Çünkü onlar bizden bir parça taşıyor.

Bazen, yolda olmaya devam etmek gerek.

Kim bilir, belki de aslında iki farklı yol diye bir şey yoktur. Yolların ikisi de sonunda aynı düzlüğe çıkıyordur?

***

Psikolojide üç tür çatışma vardır: Kaçınma-kaçınma çatışması, kaçınma-yaklaşma çatışması ve yaklaşma-yaklaşma çatışması. Kaçınma-kaçınma, ki en zoru bu gibi gelir, kişinin ikisi de olumsuz olan durumlardan birini seçmek zorunda olmasıdır (ne bu ne o). Yaklaşma-kaçınma (hem isterim hem istemem), kişinin bir şeye karşı hem olumlu hem de olumsuz değer beslemesidir. Yaklaşma-yaklaşma ise, kişinin iki olumlu durumdan yalnızca birini seçmeye mecbur olmasıdır (hem bu hem o). İstediğiniz iki şey vardır, ama seçim hakkınızı yalnızca birinden yana kullanmanız gerekmektedir. Belki de en kolay gibi görünüp en zor olan çatışma türü budur, kim bilir? 

Martin Eden'dan sonra, Jack London okumaya devam ediyorum. Bilgi Yayınevi’nden çıkan Deniz Kurdu’nun daha bu sabah okuduğum 272. sayfasında karşıma çıkan diyalog, bu yaklaşma-yaklaşma çatışmasına bir örnek gibi. Kurt Larsen ve Maud adlı karakterler arasında geçen diyalog şöyle:

"Bana göre insan yaptığı şeyi öyle arzuladığı için yapar. Pek çok arzusu vardır. Acıdan kaçmayı ya da zevkin tadına varmayı arzular. Ancak ne yaparsa yapsın, işini arzusu için yapar."

"Ancak birinin diğerini yapmasına izin vermeyecek birbirine zıt iki şey yapmayı arzuladığını varsayalım, o zaman ne olacak?"

İşte. Soru tam olarak bu. O zaman ne olacak?

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

1 Şubat 2020 Cumartesi

ŞU SIRALAR NEDEN SIK SIK TRABZON'A GİDİYORUM VE NE YAPIYORUM?


Şu sıralar havalardayım. Havalardayım diyorsam, öyle havalara girdiğimi kastettiğimi sanmayın lütfen. Hoş beni havalara sokacak bir şey olduğu da yok, ama olsa da girmem, beni tanıyorsunuz (tanıyorsunuz, di mi?). Uçakla seyahat halindeyim demek istiyorum. Kuş misali. İstanbul-Trabzon, Trabzon-İstanbul arası gidip geliyorum. O şehirler arası uçuşlar hep 1 saat 15 dakika sürüyor da, İstanbul'da havaalanından eve gelmek uçak yolculuğunun kendisinden çok daha uzun ve zahmetli oluyor. 

Buluşmak için arayan arkadaşıma "Ama ben yeni Trabzon'a geldim" diyebiliyor, "Şu filmin galasına gelmek ister misiniz?" davetini "Keşke iki saat önce haber verseydiniz, ben uçağa biniyorum" diyerek geri çevirebiliyorum. Ya da tam tersi bir şekilde, "Seninle görüşmem gerek ama sen şehir dışındasındır şimdi"cileri, "Yok yahu, İstanbul'dayım ben, o şehrin tam da içindeyim!" diyerek şaşırtabiliyor, “Gelince bana bi' 'alo' desene" tayfasını "Gitmedim ki, buradayım"la sevindirebiliyorum. Yani havalarda geziyorum şu sıra derken kastettiğim tam da bu. İnsanların da kafası karışıyor, bu Mert nerede, şu an şu yazıyı nereden yazıyor, şu paylaşımı nereden yapıyor, "Arasak mı - Aman boş ver şehir dışındadır o şimdi", olan bana oluyor.

Gıcık Pegasus'u yine gide gele zengin ettik. 

Ama bazen de böylesi o kadar iyi geliyor ki. Hayalet gibi. Kimse senin tam olarak nerede olduğunu bilmiyor. Bu "kafama esti" seyahatleriyle ilgili cazip gelen bir şeyler var. Kayda değer bir yere de gitmiyorsun aslında, ülke içinde arı gibi uçuşup duruyorsun. O his güzel zaten. Hazırlanmadan, pat diye gidebilme lüksü. Şimdi yani, İngiltere'ye, Fransa'ya, İsveç'e filan gitsen iyi kötü bavul hazırlıyorsun, eşe dosta duyuruyorsun, e duyurmak zorundasın, başına bir hal gelmediğini bilsinler; hava atman gerektiğinden söylüyorsun ya da (bak gene "hava" kelimesi geçti). Oysa sürekli gidip geldiğin bir rotada seyahat edince, valiz bile almadan, bir küçük el çantanla taksiye biner gibi kafanın istediği anda o yere gidebiliyorsun. Biliyorsun nasıl olsa; orada o şehir, asla sırtından bıçaklamayacak eski bir dost gibi seni bekliyor. Onun kucağı öyle tatlı geliyor ki, oh yatayım da beni okşasın, sırtımı sıvazlasın, şöyle iki tatlı sözle gönlümü alsın istiyorsun.

İnsanın kafası dağılıyor, öteki şehirde şöyle bir ferahlayıp sonra beriki şehre geri dönüyor. Oradayken burayı, buradayken orayı özlüyor. Hatta bu şehirlere bazen üçüncü, dördüncü, beşinci bir şehir daha ekleniyor. Uçuş hatları çoğalıyor. Bazen yurt dışındaki bir şehir de olabiliyor bu. Bu tip kısa seyahatlerde bir tek kitaplarımı yanımda taşıyorum, bir de yazmak için dizüstü bilgisayarımı. O bilgisayarı X-ray'den geçerken illa temiz çantasından çıkarttırıp o lağımdan hallice (evet, bilimsel araştırmalara göre, tuvaletlerden daha çok mikrop varmış o kutularda!) kutulara tek başına koyduruyorlar, çünkü koydurmazsalar olmaz! Ah, bir de düşüncelerimi tabii. Yani bir de onları yanımda taşıyorum. Onlar her yere benimle birlikte geliyorlar. Düşünürken düşünürken ve diğer yolcuların hikayeleri hakkında kafamdan tahminler yürütürken, zaman geçiyor ve bir de bakmışım ki, uçak tanıdık bir şehre çoktan inmiş bile. Bu arada ille de uçak yolculuğu değil kastettiğim; araba, otobüs, tren de olabilir pekala.

Kitap ayracı koleksiyonumun küçük bir bölümü... 

Ocak ayını sevmedim. Neresinden bakarsan bak, sevmedim. Hangimiz sevdik ki? Dünyanın hali de ortada. Dolayısıyla ben Ocak'ı 2020'nin bir demo sürümü kabul ederek, yeni yılı Şubat’tan başlatmak istiyorum. Hazır bugün de 1 Şubat. Olur, di mi?

Hele şu koronavirüs. Baya ciddi. O ünlü kitabın adını "Koronavirüs Günlerinde Aşk" olarak değiştiriyorum. Bu virüs yüzünden hepimiz Galip Derviş gibi olacağız, demedi demeyin. Ülke ve dünya kıyamet sonrası filmlerine döndü, dönüyor... Bir de niye korona virüsü değil de koronavirüs, onu da anlamadım. İngilizceden direkt çevirince öyle oluyor diye, basın bu adı kullanıyor. Bu virüs başımıza ciddi anlamda bela olacak gibi hissediyorum. Umarım yanılırım. 

Geçen, İstanbul'da olduğum akşamlardan birinde, Bennu Abla ile (Bennu Yıldırımlar) bir tiyatroya gittik. Onun tiyatronun kapısından çıkarken gördüğü taksiye adeta bir Fransız filminden fırlamışçasına "Taksi!" diye elini zarifçe kaldırıp seslendiği sahneyi asla unutmayacağım. Epey güldük sonrasında. Ve benimle ilgili söylediği güzel sözleri de... Duymam gerekenleri duydum. (Yarın da Başka Sinema'dan bir filme gidiyoruz. Bal Ülkesi adlı bir belgesel.) 

Neyse konu dağılmasın, Trabzon'dan birkaç doğa fotoğrafı paylaşayım da gözümüz gönlümüz açılsın... 


İnsan, bir ressamın paletinden çıkmış tablo gibi bu manzaraların gerçek olduğuna inanamıyor. Hala kar yağmamış olsa da (gerçi bu fotoğraflar, Aralık ayının sonundaki gidişimden; şu an Trabzon'da yükseklere kar yağdı, ama o zaman inanılmaz ılık bir hava vardı), sonbahar-kış geçişindeki doğanın renkleri muazzam. 


Sık sık telefon değiştiren insanlardan biri asla değilim. Zaten tüketim çılgınlığını ne kadar gereksiz bulduğumu siz biliyorsunuz. Ancak, 1.5 yıl önce aldığım telefonum yere düşüp ekranı kırılınca ve düzelmeyince, üzüle üzüle yeni bir telefon almam gerekti. Yine Samsung aldım. Samsung'dan vazgeçmiyoruz efendim. Bu açıklamayı yapıyorum çünkü bu fotoğrafı da yeni telefonumun değişik objektifiyle çektim. Ondan böyle değişik bir fotoğraf oldu. 


Doğa yerinde, her şey yolunda...


Bu fotoğraftaki odunların sıcaklığına ise bayıldım, resmen oduncu olasım geldi. 

Peki şimdi gelelim, aklınızdaki o soruyu yanıtlamaya: Bu fotoğrafları Trabzon'un neresinde çektim? Elbette şehir merkezinde değil. Şehir merkezi İstanbul'dan farksız olan Trabzon'da bile doğayla buluşmak için dağlara doğru yolculuk yapmanız gerekiyor. Fotoğraflar, Trabzon'un Maçka ilçesindeki bir köyden... Bozbalık Üçlemesi'ni yazarken bana ilham veren bu nefis yere aşık olduğum doğrudur. 

Hani geçtiğimiz Haziran ayında (yarım yıl önce!), üçlemenin ikinci kitabının çıkacağını şu yazımda paylaşmıştım. İşte orada da bu Maçka'da çekildiğim fotoğrafları kullanmıştım. İkinci kitabımın çıkması şu an için biraz hayal oldu... Yayıncılık sektörü son birkaç yıldır çok kötü bir dönemden geçiyor ve yazdıklarımla ilgilenen yayınevleri bile (ki bunlardan bazıları büyük-güçlü yayınevleri) bir üçleme basmak istemiyor (malum, Bozbalık "Üçlemesi"). Adındaki "üçleme" kelimesi bile onları ürpertmeye yetiyor. Bunu bir risk olarak görüyorlar. Benden tek kitaplık bir roman bekliyorlar, elbette tek kitap olarak yazdığım/yazmakta olduğum romanlar da var ancak benim önceliğim ve isteğim, Bozbalık Üçlemesi'nin okurla buluşması. Yani Ters Düz'ün devamı, kitabı parayla bastırmadığım sürece çıkacak gibi görünmüyor. Ki böyle bir şeye de gerek var mı bilmiyorum.

Az çok yıllardan beri şahsi tecrübe ve gözlemlerimden anladığım kadarıyla durum şu: Bu ülkede oyuncu olmak isteseydim elli defa olmuştum, yazar olmak istediğim için yazar olamıyorum? Ya da yazar olmanın ön şartının şarkıcı, oyuncu, magazin figürü, sosyal medya fenomeni olmakta arandığı bu zaman diliminde yaşamak benim suçum mu?

Sözlüklere bu kelimeyi eklemek istiyorum: "Tupturuncu"!

Merak edenleriniz için söyleyeyim; bu yazıyı İstanbul'dan yazıyorum. Ben İstanbul'da yaşıyorum, ancak bazen hafta sonlarında veya çeşitli fırsatlarda Trabzon'a kaçıyorum. Bu arada, 20'lik dişlerimin çekilmesi gerektiğini öğrendim (ve bu pek hoşuma gitmedi). Aslında ağrı sızı yok ama çekilmesi gerekiyormuş. Dişini çektiren varsa, yorumlarda tecrübelerini alabilirim. Bu işlemi de büyük ihtimalle Trabzon'a gidip yaptıracağım.

Şimdilik havadisler kısaca böyle... Her zamanki gibi upuzun bir yazı oldu ve beni buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Gündelik hayatıma, kitap/dizi-film/yemek tavsiyelerime blog'u beklemeden daha detaylı ve yakından tanık olmak için, beni instagram'da story'lerden de takipte kalabilirsiniz. Sevgiyle kalın!  

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

10 Eylül 2018 Pazartesi

YAZ SONU...


Herkese merhaba!

Bir yaz daha gelip geçti... Oysa sanki dün Temmuz'a yeni girmiştik, değil mi? Ama ben daha başından biliyordum böyle olacağını, göz açıp kapayıncaya dek geçeceğini. İşte hayat da böyle bir şey. Sürekli bir koşturmaca, bir telaş derken günler geçip gidiyor. İyi ve/ya kötü, bu yazı da geride bıraktık. Şimdi kışa hazırlanma, kışlıkları raftan çıkarma zamanı. Ben her şeye rağmen sıcağı seven bir insanım, o yüzden bu geçiş dönemleri benim için biraz zor oluyor. Palmiyeler, bisiklet, güneş, deniz tuzu hiç bitmesin istiyorum. Ama her şeyin de bir sonu var tabii. 2018 yazı da blog'da yerini alsın diyerek, iki ayımı nasıl geçirdiğimi kısaca yazayım.

Beni instagram hesabımdan takip edenleriniz görmüştür, bu yaz tatilimi yine Marmaris'te geçirdim. Çünkü Marmaris her yaz başka güzel! Dağları yemyeşil, denizi masmavi. Bu bayramdaysa son zamanların en büyük rekorunu kırdı: Tam 1,5 milyon ziyaretçiyi ağırladı. Gerçekten de plajlar, otoparklar tıklım tıklım doluydu. Şimdi neyse ki şehir o eski haline geri dönmeye başladı. Benim için de dönüş vakti yaklaştı... Ama buralar için en güzel zamanlar Eylül ve Ekim aslında. 

Sadece Marmaris değil; civar kasabaları, köyleri ve koyları da harika... Şehrin içinde İçmeler ve Armutalan, sonra Turunç, Çiftlik, Bayır, Selimiye ve Bozburun da her zamanki gibi sık sık gittiğim yerler oldu. Fazla popülerlik Selimiye'ye pek yaramadı, çok sıkış tıkış bir yer olup çıktı. Kafeler/restoranlar ne de pahalıydı bu yaz! Her şey bildiğiniz gibi öyle zamlandı ki, Marmaris’te perşembe günleri kurulan ve her şeyin en tazesini bulabildiğiniz büyük köy pazarı bile bu sene market fiyatlarıyla yarıştı. Market demişken, Migros Jet'lerin sayısıysa ilçede inanılmaz derecede arttı ve adeta bakkal gibi her iki adımda bir onlara rastlar oldunuz. Düşünüyorum da, ben de ne zaman market ihtiyacım olsa Migros'a gittim. En çok parayı yine Migros kazandı sanırım. 

Bol bol kitap okudum, bisiklet sürdüm, lezzetli yemekler yedim, alışveriş yaptım, yüzdüm ve yazdım tabii. Beni instagram'dan takip edenleriniz, özellikle de anbean paylaştığım story'lerde, tatil maceralarımın ve deneyimlerimin yanı sıra bilgisayar ekranımı da görmüştür: Yeni hikaye ve kitaplar geliyor. Yani ben yazıp yazıp bilgisayarımın masa üstünü dolduruyorum ama ne zaman, nasıl basılacaklar bilmiyorum. Mesela çok beklediğiniz Ters Düz'ün ikincisi şu an için maalesef basılamayacak gibi, çünkü yayınevleri de zor günlerden geçiyor. O yüzden, geçen sezon burada, blog'umda yayımladığım Mürekkep Kokunu İçime Çektim gibi yine buralardan bölüm bölüm mü bir şeyler yazsam/yayımlasam diye düşünüyorum. Ne dersiniz?  


Eğer uslu bir çocuk olduysanız; beni yaz boyunca Marmaris’te sabahları erkenden sahilde bisiklet sürerken, yatlı iskelelerden ıssız kumsallara o koy senin bu koy benim denize girerken ve havuz başı şezlonglarında kendini kaptırmış saatlerce kitap okurken görmüşsünüzdür. Bonus olarak da, istisnasız üç günde bir bisiklet tamircisinde ve her ay başı süpermarketin dergi reyonunda. Evet, bu yaz da yine pek çok kitabın yanı sıra bir sürü dergi aldım! Artık dergi okuyan pek kalmadı gibi, ama ben onları hala çok seviyorum. Kitap olaraksa Yürüyen Kentler’in devamı olan İhanet Altını, Cehennem Makineleri ve Karanlık Düzlük, bu yaz elimden bırakamadığım kitaplar oldu. Yazar Philip Reeve'in bilim kurguya dair gerçekten muhteşem bir hayal gücü var! Ve beni daha da sabırsızlandıran haberse, Yürüyen Kentler'i Aralık ayında nihayet sinemalarda izleyebileceğimiz! 

Sabahları altıda kalkıp palmiyeler arasında sahil boyunca bisiklet sürmeyi çok özleyeceğim. Evet, beni yakından tanıyanlar bilir, her zaman her yerde çok erkenciyim! Marmaris'te de sabahları erkenden uyanıp bisiklet sürdüm. Yani bu yaz da gelenek bozulmadı... Kahvaltı masasınaysa en geç sekiz gibi oturmuş oluyorum. Trabzon’da kızarmış ekmek üzeri tereyağı varsa, burada da süzme var! Pazardan alınan ekşimsi süzmeyi reçelle veya balla yemek nefis oluyor. Marmaris'te geceler serinlemeye başladı ama gündüzler hala çok sıcak. Tabii sıcaklarda bile beş fincan çay içmeye devam. 


Geçen yine Firdevs Hanım’la yatımızda minyatür şemsiyeli portakal suyumuzu içip, Ziyagil Köşkü'nü ele geçirme entrikaları planlıyoruz Marmaris’e karşı. Derken arka taraftan suya düşme sesi geliyor; hiç şüphesiz laf dinleyen Katya olmalı bu. Kendilerine gün doğan Mukaddes Hanım’la Ferhunde, karşılıklı gülüşüyor. Ve Zerrin kamaradan sesleniyor: "Yaz nasıl gidiyor? Eğleniyor muyuz, oynuyor muyuz anam?"

Peki sizin yaz tatiliniz nasıl geçti? Yorumlarda buluşalım!

Sosyal medya hesaplarım: 

22 Haziran 2018 Cuma

GÜNÜBİRLİK ÇAMLIHEMŞİN MACERAM


Trabzon'dan günübirlik Çamlıhemşin macerası harika geçti! 

Gün köyün en meşhur pastanesinden aldığımız nefis çörekler, keteler ve Laz börekleriyle başladı; hatırladığımda en son onuncu fincan çayımı içiyordum. 

Hava tüm hafta boyu yağmurlu diyordu ama Çamlıhemşin'e gideceğimiz için mi ne şans bizden yanaydı, güneşli ve acayip sıcaktı. 

Zil Kale'ye çıkıp vadiye tepeden baktık.

Palovit Şelalesi'nin görkeminde ve gölgesinde serinledik. 

Buz gibi Fırtına Deresi'ne ayaklarımızı soktuk. 

Çat Köyü'nde çatalımızı bol tereyağlı kuymağa doladık. 

Kaçkar Dağları Milli Parkı'nda Türkiye'nin tek şimşir ormanını gördük. 

Ve ben, günü nehir üstünde cambazlık yaptığım zipline ile sonlandırdım! 

Her yaz Güney sahillerine inmeden önce, Kuzey'in tadını çıkarmak gerek... 

Bu muhteşem günün hatıraları silinmesin diye, detayları instagram hesabım @ofluoglumert'te Çamlıhemşin story'lerimde profilime kaydediyorum. Beni takip etmeyi unutmayın!

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

Not: Trabzon'un sahili çok bozuldu. Deniz dolduruldu, hala da dolduruluyor, doğal kıyı şeridi yok edildi, kumsalların yerinde şimdi iş makinelerinin toz toprağı var. Rize de değil ama Rize'nin dağları, Çamlıhemşin, Çat vb için nispeten hala el değmemiş diyebiliriz. 

1 Haziran 2018 Cuma

PRAG GEZİ REHBERİ VOL. 3: GÜNÜBİRLİK KARLOVY VARY GEZİSİ

Prag caz kulüpleri, bohem yaşam tarzı, Franz Kafka’dan Nazım Hikmet’e, Atatürk’e sayısız ismin hatırası ve kafeleriyle, Avrupa’nın yükselen yıldızı. Caz melodilerinin arka fondan hiç eksik olmadığı bir şehir burası... Vltava Nehri kıyılarında taze bir nefes almanın şimdi tam zamanı. Sizler için hazırladığım Prag gezi rehberinin üçüncü ve son yazısı karşınızda! İşte günübirlik Karlovy Vary turumdan notlar... 

Herkese merhaba! Şu yazımda sizlere  Prag'da ne yapmalı, nerelere gitmeli, nereleri gezmeli gibi konularda bilgi vermeye çalışmış, şu yazımda da Prag'da nerede ne yemeli sorularına cevaplar vermiştim. Şimdi de Prag'a iki saat mesafede olan Karlovy Vary'yi anlatacağım kısaca. Böylelikle Prag dosyası da kapanmış olacak. 


Prag'dan Karlovy Vary'e giderkenki yol üstünde sapsarı kolza çiçekleri... . Sarı kolza çiçekleri, yol boyunca size eşlik ediyor. Prag'dan bunalanların hafta sonu evleri de yolda yanlarından geçtiğiniz küçük köylerde gözümüze çarpıyor. Almanların "hütte" evleri, Çeklerde "chata" olarak karşımıza çıkıyor (bilgi için babama teşekkürler).


Prag’a gelmişken, Karlovy Vary'e de günübirlik bir kaçamak yapmadan olmazdı… Prag'dan yaklaşık iki saat uzaklıkta bir yer olduğu için günün yarısının yollarda harcanacağı anlamına geliyordu bu; ama nihayet vardığınızda, bu yolu gitmeye fazlasıyla değen bir yer olduğunu anlıyorsunuz. Gerçekten de söylendiği gibi yemyeşil bir yeryüzü cenneti burası. Şifalı kaplıcaları ve sıcak suları var. Çeşmelerinden akan sıcak suları bazı hastalıklara şifa oluyormuş, ben tadı nedeniyle pek içemedim. "Kralın banyosu" anlamına gelen Karlovy Vary kimleri ağırlamamış ki... 1918 yılında Atatürk yaklaşık bir ay kadar burada kalmış, kaldığı otelin kapısında bugün onun adı yazıyor. 


Biz şansımıza soyluların buluşma gününe denk geldik! Her tarafta başlarında silindir şapka olan beyefendiler, saçlarına çiçek kondurulmuş hanımefendiler vardı! Soylu olsun veya olmasın, sokakta yürürken giyimine özen gösteren insanlara bayılıyorum. Pahalı/marka giyinmekle hiç alakası olmayan, tamamen önce kendine ve sonra başkalarına saygıyla alakalı bir şey bu. Temiz ve özenli olan tarz sahibi insanlar beni çok çekiyor. Bir saç bandı, bir kasket, bir kolye, bir saat... Bunlar, bir insana ait önemli ipuçları bence.


Karlovy Vary’den dönerken buraya özgü bardaklardan, porselenlerden, kremlerden ve yiyecek içeceklerden almayı ihmal etmemek gerek. Hava bir ara kapandı ama yağmur yağmadı. Harika bir bahar gününü geride bıraktık… Bakmayın Karlovy Vary’nin güzel, küçük bir kasaba olduğuna, sessiz sakin bu kasaba aynı zamanda Film Festivali ile de biliniyor. Hatta bu yıl da Haziran sonunda düzenleniyor film festivali. Son olarak, James Bond’un Casino Royale filminin görkemli otel sahnelerinin bu küçücük Karlovy Vary’de çekildiğini de not düşerek yazımı sonlandırayım. Umarım yazım yolu buralara düşeceklere faydalı olur. 

Beni sosyal medyadan da takipte kalmayı unutmayın: 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

12 Mayıs 2018 Cumartesi

PRAG GEZİ REHBERİ VOL. 2: NEREDE NE YEMELİ?

Prag caz kulüpleri, bohem yaşam tarzı, Franz Kafka’dan Nazım Hikmet’e, Atatürk’e sayısız ismin hatırası ve kafeleriyle, Avrupa’nın yükselen yıldızı. Caz melodilerinin arka fondan hiç eksik olmadığı bir şehir burası... Vltava Nehri kıyılarında taze bir nefes almanın şimdi tam zamanı. Sizler için hazırladığım Prag gezi rehberinin ikinci yazısı karşınızda! Bahşiş isteyen garson kız verdiğimiz bahşişi az bulunca ne yaptı? Maruz kaldığım sokak yiyeceği "trdelnik"le ilgili neden söylendim? Prag'da hangi kafe hayal kırıklığı yarattı, hangi kafe benden on üstünden yirmi aldı? Prag'da en çok sevdiğim restoran hangisiydi? Peki nerenin tuvaletinde dahiyane bir fikirle karşılaştım? Karlovy Vary'de sokakta kimlerle karşılaştım? Hepsi ve daha fazlası için keyifli okumalar! 🍽️

Herkese merhaba! Bir önceki yazımda sizlere Prag'da ne yapmalı, nerelere gitmeli, nereleri gezmeli gibi konularda bilgi vermeye çalışmıştım. Bu yazımdaysa Prag'da nerede ne yemeli konusunda tavsiye ve deneyimlerimi paylaşacağım. Sanırım öncelikle en sevdiğim yerden başlamam gerek.

Bistro Caprova: 9/10 

Prag'ın gizli hit'i neresi diye soracak olursanız, size hiç düşünmeden Bistro Kaprova derim! Listemde yoktu, sokakta yürüyorken önünden geçerken ışıltısına kapılıp içeri girdik.

Son derece şık bir yer burası... Prag'da Prag'a özgü yöresel yemek yapan bir yer pek yok, zaten Prag'ın öyle zengin bir mutfağı da yok. Bistro Kaprova da dünya mutfağı yapan bir yer. Çorbaları ve balıkları nefis. Yemekten önce getirdikleri ekmekler de öyle. Biraz pahalı bir yer, ama buna değer.


Ekmek ve zeytinyağı tam bir İtalya esintisi taşıyordu ve çok hoşuma gitti. Üstünde iri tuz taneleri olan bu yağlı ekmeğinin tadı hala damağımda. (Gerçi hesap gelince, bu ekmek sepetinden de para almış olduklarını gördüm.)

Adeta bir yosun görünümünde olan, erimiş peynirli bezelye çorbası nefisti. Aslında ilk başta sadece peynir geldi, ben bir an için “çorba buysa aç kaldık” diye kalakalmışken, şef garson şov yaparak gelip katımsı, yeşil bir sıvıyı tencereden peynirin üstüne dökerek çorbayı tamamladı. Kaprova’nın geometrik şekilli yamuk tabaklarına bayıldım. Bu çorba 22-23 lira civarında olmalı.

Somon balığı... Şu sunumun şıklığına bakar mısınız? Yemeklerinin sunumuyla ve lezzetiyle, mekanın atmosferi ve dekorasyonuyla Prag’a gelince kesinlikle uğranması gereken bir restoran burası. Az önce içtiğim çorbaya benzer yeşil sıvı, somon balığının zemininde de vardı ama tatları birebir aynı değildi. Bu tabakta gelen somon balığı 80 lira.

Size Kaprova biraz pahalı demiştim. Ama gerçekten buna değen bir yer. Üstelik üst katında güzel bir kitap bölümü de var. Yani eğer yolunuz Prag'a düşerse, Kaprova'ya mutlaka gidin. Tuvaletlerinde elinizi yıkadıktan sonra kutulamak yerine baya evdeki havlular gibi olan havlulara silip sonra da havluyu çöpe atıyorsunuz. Ben böyle bir konsepte Türkiye'de rastlamadım. Bence dahiyane bir fikir.

Prag'da bahşiş olayı 

Bahşiş isteyen garson kız verdiğimiz bahşişi az buldu! Prag'da gittiğiniz bir restoranda, hatta sadece kahve içtiğiniz bir kafede bile, bahşiş bırakmanız bekleniyor. Garsonlar hesabı getirdiklerinde “Bahşiş dahil değildir, bahşiş bırakmak ister misiniz?” diye soruyor. Böyle diyen bir yerde yaklaşık 10 lira bahşiş bıraktığımızda garson kız burun kıvırdı, “This is nothing” dedi (yorumu size bırakıyorum)… Bazı yerlerde de hesap istediğinizde fişin üstünde iki fiyat geliyor. Biri bahşişsiz, diğeri kendi kattıkları bahşişli fiyat. Tabii ki bahşişliyi ödemenizi bekliyorlar. Eğer vermezseniz soruyorlar. Yani “gönlünden ne koparsa ver abi” olayı Prag’da pek hoş karşılanmıyor ve yapılmıyor. Prag’daki garsonlar size vereceğiniz bahşişin miktarına kadar ayar çekmeyi seviyorlar. 

Trdelnik sorunsalı 


Trdelnik nedir? Bir çeşit tatlı. Çeklerin kalın şişlerde döndüre döndüre pişirdiği şekerli bir şey. Ama açıklıyorum: Bu trdelnik denen şey kesinlikle zorlama, kesinlikle uydurmasyon. Üstelik bunu ben değil, konuştuğum Çekler söylüyor! Onların böyle bir tatlıları yokmuş, meğerse bu trdelnik son birkaç yılda çıkmış! Ama Old Town bölgesinde her adım başı bir trdelnikçi olduğu için ben de maruz kaldım ve mecburen yedim. Sonuç: meh, yani burun kıvıran emoji. 


Bildiğin Nutellalı ekmek ya da waffle falan yani bu. Ortalama sade bir trdelnik 70 krona, içine eklemeler yaptıkça 150-160 krona kadar yolu var/çıkıyor. Yani ortalama bir trdelnik 14-15 lira. Waffle gibi işte. 

CAFE SLAVİA 


Nazım Hikmet’in gittiği Cafe Slavia hayal kırıklığı oldu… Ortam da, çalışanlar da beklediğimiz gibi değildi… İlgisiz ve soğuklardı... Kahvesi de kötü… Dondurması fena değildi… Zaten Slavia'yla ilgili beğendiğim tek şey dondurması oldu ama o da zaten Prag'da her yerde dondurma böyle güzel, çünkü hazır. Duvarda Hikmet’in fotoğrafını ara ara bulamadık! Garsonlar da bilmiyor. En sonunda bir köşede bulduk, küçücük bir Google resmi…Yani Google'da Nazım Hikmet yazınca çıkan resimlerden birini basıp duvara asmışlar. Onu da zorla bulduk. Cafe Slavia tam bir hayal kırıklığıydı. Eğer ille de gitmek istemiyorsanız, Prag gezinizde burayı kesinlikle es geçebilirsiniz. Zira bir aşağıda tanıttığım Cafe Cafe'ye övgüler geliyor birazdan.

CAFE CAFE 10/10 


Cafe Cafe'ye aşık oldum... Muhteşemdi! 


Buraya on üstünden yirmi veriyorum! Hangi kekini yediysek çok iyiydi, tadı damakta kaldı yani! Son derece şık ve nezih bir yer. Prag’ın en iddialı yeri. Rezervasyonsuz gitmeyin. Bistro Kaprova'yı öğle ve akşam yemekleri için, Cafe Cafe'yiyse sabah kahvaltıdan sonra veya kuşluk vaktinde çay içmek için gönül rahatlığıyla tercih edebilirsiniz. Ben beyaz çay içtim. Prag'da siyah çay bulmak gerçekten sorun çünkü.

Çaysız kaldım!

Otelin kahvaltısı çok güzel ama şöyle bir sorun var ki normal siyah çay bulunmuyor. Yok, demleme çay aradığımı sanmayın sakın, poşeti bile yok. Bergamotlu earl grey koymuşlar ve bu benim için büyük bir sorun çünkü asla sevmediğim bir kokusu ve tadı var ve kahvaltıda siyah çay yerine bergamotlu earl grey içmemi benden kimse beklemesin. 🙃 Kısacası kekler, reçeller, ekmekler, peynirler kuru kuruya iniyor boğazımdan aşağı. Tamam çok acıtasyon yaptım ama öyle yani. Peki benim gibi güne çaysız başlayamayanlar burada mı? Elbette normal siyah çaydan bahsediyorum. 

Ristorante Pizzeria Giovanni 4/10

Old Town'daki Ristorante Pizzeria Giovanni'yi de pek beğenmedim. Zaten Old Town'daki restoranlar genelde hep turist tuzağı ve özensiz yerler oluyor, bu hangi şehrin Old Town'ına giderseniz gidin genelde böyledir. Yemekleri de çok kötüydü. Ama haksız mıyım? Şu pizzaya bakın... Domates çorbası gibiydi içi! Üstelik hamuru da hiç ince değildi, tabak gibi kalındı. 



Hotel U Zlateho Stromu Restaurant

Burası da Old Town'daki turist tuzağı yerlerden biri... Sakın ha gitmeyin. Üstelik o kadar çok şey yiyip içtikten sonra, sokağın karşı tarafındaki trdelnik'çiden alıp geldiğim trdelnik'imi burada yememi çok gördüler. Garson kız yanımıza gelip "Bu bizim yiyeceğimiz değil, burada yiyemezsiniz!" dedi. Üstelik masada sadece ben yiyordum. Ve orada zaten yiyeceğimizi yemiştik. Ben de, "Sizde trdelnik var mıydı?" dedim. Cevabı biliyordum, tabii ki yoktu. Öyle olsa onlardan alırdım zaten, değil mi? Ama kız yine de onu orada yememe izin vermedi, trdelnik keyfimi bana zehir etti. O nedenle Hotel U Zlateho Stromo'nun restoranına 0 puan veriyorum...

Prag'da hemen her köşe başında rastlayabileceğiniz kurabiye dükkanları var. Zencefilli kurabiye adam, 5 lira. Apfelstrudel'leri de saymıyorum artık, onlardan da bol bol yedik çünkü burada hemen her kafede var bu kek. Uzun lafın kısası, özellikle Cafe Cafe ve Bistro Kaprova'ya gitmenizi şiddetle öneririm... 


Prag'da ne yemeli ne içmeli yazımın sonuna geldik... Bir sonraki yazıda size Karlovy Vary'i anlatacağım!

6 Mayıs 2018 Pazar

PRAG GEZİ REHBERİ VOL. 1: NE YAPMALI, NERELERE GİTMELİ?

Prag caz kulüpleri, bohem yaşam tarzı, Franz Kafka’dan Nazım Hikmet’e, Atatürk’e sayısız ismin hatırası ve kafeleriyle, Avrupa’nın yükselen yıldızı. Caz melodilerinin arka fondan hiç eksik olmadığı bir şehir burası... Vltava Nehri kıyılarında taze bir nefes almanın şimdi tam zamanı. Sizler için hazırladığım Prag gezi rehberi yazı dizisinin ilki karşınızda!


Beni Instagram'dan takip edenleriniz görmüştür (yani birçoğunuz), Çek Cumhuriyeti'nin başkenti Prag'daydım ve daha yeni döndüm. Harika bir Prag seyahatini geride bıraktım ve başımdan geçenleri sizlerle paylaşmak için sabırsızlanıyorum! Biliyorsunuz ki blog'da şöyle uzun uzadıya yazmanın keyfi bir başka oluyor. 

Euro 5 lirayı geçti... 


Sizler için Prag gezi rehberi hazırladım. Üç ayrı yazı halinde paylaşacağım bir yazı dizisi bu. Bu ilk yazıda, genel Prag notları ve Prag'ın merkezinde görülecek/yapılacak şeylerle başlıyorum. Sadece yeme-içme üzerine ve Karlovy Vary'e dair iki farklı yazı daha gelecek. Prag'da ne yapmalı, Prag'da nerelere gitmeli, Prag'da ne yemeli, Prag'da gezilecek yerler gibi pek çok soruyu yanıtlamaya çalışacağım. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, Çek Cumhuriyeti'nin para birimi Çek korunası. Yani Euro değil. Ama biz turla gittiğimiz için tur içindeki çoğu şeyi Euro ile ödedik ve 1 Euro 5 lirayı geçti... Örneğin günübirlik Karlovy Vary gezisi için tura 60 Euro ödedik... O geziyi sonra anlatacağım... 

Prag'a kalın hırkalarla gittik, 30 dereceyi gördük!


İstanbul’dan 2,5 saat süren bir uçuşun ardından Prag’a vardığımızda, hava bulutlu ama ılık... Nisan ayının son haftası gittiğimiz için hava durumunun nasıl olacağını kestiremediğimizden her ihtimale karşı birkaç kalın hırka da, ince gömlek de almıştık yanımıza. Hava durumunun Türkiye’dekinden daha iyi olacağını, hatta gezimizin son günlerinde termometrelerin 28-30 dereceyi bile göstereceğini nereden bilebilirdik ki! Öyle ki benim şu anda bu yazıyı yazdığım İstanbul'da hava kapalı ve serin. Normalde bulutlu, yağmurlu olduğunu öğrendiğimiz Prag’a bizim gidişimizde hiç yağmur yağmadı. İnternette de hep gökyüzünün kapalı bir şehir olduğu yazıyordu ama hep güneş gördük biz. Oldukça şanslıydık! Ama gece gündüz arasındaki sıcaklık farkı çok Prag’da. Mesela sabahları otelimizden 8’de çıkarken hava 3-5 dereceydi ve donduk, ama aynı günün öğlen saatlerinde sıcaklık hızla 25-26’ya yükseldi ve akşam da bu ılıklık devam etti.


Prag beklediğimden çok daha kalabalık ve sıcaktı. Çok fazla turist vardı, öyle böyle değil. Charles Köprüsü’nde yürüyorken kendimi zaman zaman İstiklal Caddesi’nde yürüyor gibi hissetmedim desem yalan olur. Şehirse zaten muhteşem. Ben sevdim… Özellikle Vltava Nehri kıyılarında akşamüstü muhteşem bir günbatımı manzarası var


Prag güzel, görülmesi gereken bir şehir. Vltava Nehri kenarında yürümeli, köprülerden geçmeli, ara sokakları keşfetmeli. Daha fazla yapacağınız bir şey yok. Bir kafeye oturup kahvenizi yudumlayın. Kafelerde siyah çayın poşeti bile pek bulunmuyor, genelde earl grey ve beyaz çay var. Kekler, pastalar en-fes! Tabii her yerde değil. Bazı yerler çok pahalı, bazı yerler ucuz. Çok yeri denedim, dediğim gibi Prag’da ne yenir/ne yedim diye başlı başına ayrı bir yazı yazacağım, onu bekleyin.


Beklediğim kadar bisikletli görememekse beni üzdü... Gördüklerimin çoğu da kaldırımdan sürüyordu! Prag’ın daha bisiklet dostu bir şehir olmasını beklerken, aslında bu anlamda bizim İstanbul’dan çok da farklı olmadığını gördüm. Prag’da ulaşım hemen her yere giden kırmızı tramvaylarla ve yayan sağlanıyor. Biz de Prag seyahatimiz boyunca hiçbir toplu taşıma kullanmadık, her yere yürüdük. Tabii ki yoruluyorsunuz ama yürünmeyecek gibi de değil, haritanız elinizde olduktan sonra, zaten şehir de küçük, her yer birbirine yakın sonuçta. Ben ilk kez gittiğin bir şehrin yürüyerek daha iyi gezilebileceğinden yanayım.


Prag’da güneş batınca gün bitmiyor


Avrupa şehirlerinde, özellikle de düşük nüfuslu yerlerde gece hayatı pek olmaz. Dükkanlar, mağazalar, kafeler akşam 17-18’den sonra kepenklerini indirir. Ama Prag sanırım bir istisna olmalı. Tamam Çek Cumhuriyeti'nin başkenti, ama yine de nüfusu sadece 1.2 milyon, yani öyle çok kalabalık bir şehir değil aslında. Orada da akşam oturacak kafe bulamayacağımızı düşünüyordum. Dans eden şehir Prag beni yanılttı: Cuma ve cumartesi günleri, özellikle restoranlar ve caz kulüpleri, tıklım tıklım doluydu. Akşamları adeta yaz akşamları yaşadık, Vltava Nehri’nden tatlı bir rüzgar esiyordu. Zaten Çekler havada biraz güneş görünce hemen parmak arası terliklerini, kısa kollu tişörtlerini çıkarıyorlar. 


Gündüz nehir kıyısında üstü çıplak dolaşanları bile gördüm. Nehirde kano sürenler, deniz bisikleti çevirenler, dev su toplarının içinde debelenenler, seyahat tekneleri… neler yoktu ki! Parklarda çimlerin üstü dopdoluydu, herkes yatıyordu. Kendimi resmen yazın çoktan geldiği bir yerde hissettim. Biz havanın böyle olacağını bilmediğimizden, yanımızda hiç böyle ince bir şeyler getirmemiştik! Neyse ki mont giymeyip sadece gömlekle dolaşmak, günü kurtarmaya yetti.

Kalbimi Reduta Caz Kulübü’nde bıraktım!


Turla gittiğimiz için, turun ekstralarına katılmakla kendi istediğimiz şeyleri yapıp kendimize zaman ayırmak derken bir an bile boş geçmeyen bir Prag seyahatini güzel anılarla geride bıraktık... Sabahları 05.30’da havanın aydınlanmasıyla kalktık (tamam bu kadar erken uyanmak çok da istediğimiz bir şey değildi ama ne yaparsın işte; şu İsveç yazımda da yazdığım gibi, yeryüzündeki her noktada her türlü erkenciyim, huyum kurusun!), 7’de otelin kahvaltı salonundaydık ve her gün en geç 8 gibi Prag sokaklarına karışmıştık. Zaten Prag da bizim gibi erkenci, gün erken başlıyor. Prag’ın en eski, Avrupa’nın en eski caz kulüplerinden biri olan ve listelerde Avrupa’nın en iyi 10 caz kulübünden biri olarak gösterilen Reduta Caz Kulübü’ne gidin derim.


Zaten Prag’a gelmişken cazsız olur mu? Tabii ki olmaz! Kıpkırmızı koltukları ve bir evin büyükçe bir odasını andıran samimi atmosferiyle Reduta Caz Kulübü mekan olarak da sizi hemen kendine çekiyor. Orada esas istediğimiz türde müzik cumartesi günü çıkacaktı ama dediğim gibi, o akşam katılmak istediğimiz bir tur ekstrası vardı diye cuma günküne gittik. O da son derece güzeldi, dinlediğim müzikten çok keyif aldım. 


Farklı yerlere yerleştirilmiş kıpkırmızı koltuklar, duvarlarda Ella Fitzgerald ve Louis Armstrong gibi cazcıların siyah beyaz fotoğrafları ile nostaljik filmlerdeki gibi bir atmosfer vardı. Bill ClintonLouis ArmstrongB. B. King… Reduta kimleri ağırlamamış ki! Bu kadar önemli pek çok ismi ağırlamış bir yer olduğuna inanamıyorsunuz. Çünkü cidden çok küçük ve gündüz bilet almaya gittiğimizde kapıyı onu sanki gündüz uykusundan uyandırmışız gibi çoraplı bir genç açtı! Öyle de cool bir yer bu Reduta. Ama koskoca Reduta'yı çoluk çocuk da işletmiyordur herhalde... 


Çok önemli ve aynı zamanda tarihi bir yer olduğundan, bilet fiyatları belki pahalı gelebilir ama hem öyle çok abartılı değil, hem de her bütçeye uygun bir grup bulunabilir. Ve buna kesinlikle değer. Prag’a gelmişken caz dinlemeden dönülmez ki!

Prag'da başka ne yapmalı?

- Old Town'daki kalabalığa karışın, tabii çantalarınızı kollayın... Heykel gibi duran adamların fotoğrafını çekin... Baksanıza, hayat onlar için de zor belli ki... 


- Old Town'daki Astronomik Saat Kulesi tadilattaydı, üzdü...

- Havelska pazarına MUTLAKA gidin… Bizdeki gibi tam anlamıyla bir sebze meyve pazarı beklemeden giderseniz, mutlu olursunuz. Daha çok ahşap oyuncaklar, kuklalar, hediyelik eşyalar, magnetlerin satıldığı bir pazar burası ama güzel tarafı her gün açık olması. Biz gittiğimizde kıpkırmızı çilekler, böğürtlenler gibi yaz meyveleri de vardı tezgahlarda. Gerçekten güzel bir yer. 


Vaclavske Namesti yani Vaclav Meydanı’ndan mutlaka bir şeyler alın…


Franz Kafka Müzesi’nin girişindeki heykelleri mutlaka görün… İki tane adam heykeli, Çek haritası şeklindeki havuza işiyor! Üstelik heykellerin her yeri hareket ediyor. Evet, her yeri... 


- Dans Eden Ev'le selfie çekin... Ama hangi dans, onu çözemedim...

- Cafe Slavia'nın çaprazındaki dev Marilyn Monroe heykelini, isterseniz görün... İsterseniz diyorum; çünkü heykel Monroe'dan başka herkese benzemiş...


- Şehri benim gibi Stockholm'e benzetin... Ben Prag'ı köprüleri, nehirler ve Arnavut kaldırımları nedeniyle Stockholm'e aşırı derecede benzettim! Hele şu fotoğrafta burası bana cidden Stockholm'ü hatırlatıyor... 


- Ben Prag seyahatim inanılmaz yoğun ve bir dakika bile boş geçmediği için listemdeki Clementinum ve Strahov Kütüphanelerine gidemedim, siz gidin... Clementinum kapalıymış da Strahov'da biraz aklım kaldı... Petrin Tepesi'ne de çıkamadım çünkü fünikilerde çok sıra vardı... Biraz yürüdük ama yapacak başka şeyler vardı... Çok dolu geçti Prag anlayacağınız...


Diğer notlar...

Bu tarihi Bohemya şehrinin en güzel yanlarından biri de çeşme suyunun içilebilmesiydi. Avrupa şehirlerini en çok da bu yüzden seviyorum! 

- Enteresan yanıysa, yaya yeşil ışığı maksimum 12 saniye sürmesi… 3 saniye sürenini bile gördüm! Yani karşıya geçtin geçtin…


- Charles Köprüsü böyle aletler çalıp ilgi çekmeye çalışanlarla dolu... Ama şu koskoca şeyden hiç ses çıkmadı, inanır mısınız!


Prag’da dilencilerin yere tamamen kapanarak dilenmesi de ilginç ve acı bir görüntü oluşturuyor...

- Prag'da sıradan bir gündü... 


- Prag bir İsveç gibi öyle yemmmmyeşil değil, o kadar çok parkı da yok.


Geçen hafta bugün Prag'da, Old Town'ın kalabalığına karışmış "trdelnik" yiyor, hatıra alışverişleri yapıyordum... Bu hafta da size işte Prag yazımın ilkini yazdım! Umarım beğenmişsinizdir... 

Gelecek yazıda

Bahşiş isteyen garson kız verdiğimiz bahşişi az bulunca ne yaptı? Maruz kaldığım sokak yiyeceği "trdelnik"le ilgili neden söylendim? Prag'da hangi kafe hayal kırıklığı yarattı, hangi kafe benden on üstünden yirmi aldı? Prag'da en çok sevdiğim restoran hangisiydi? Peki nerenin tuvaletinde dahiyane bir fikirle karşılaştım? Karlovy Vary'de sokakta kimlerle karşılaştım? Hepsi ve daha fazlası, Prag gezi rehberi vol. 2'de! 

Sosyal medyadan takipte kalın: 

instagram.com/ofluoglumert

Dünya Kupası ve Kariyer Mesajı

Kim demiş 40'lar başarı zirvesine oturmak için çok geç diye? Vozinha'nın cevabı sahadan geliyor. Başarı hikayeleri anlatılırken gene...