Mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2026 Perşembe

İlk Kitap: Son (Video)


İlk Kitap: Son

Bilirsiniz ilk eserler hayatta unutamadığımız lezzetler içerir.

Bu ilk kitap da benim için yazarımızın nadide bir eseridir. Yoluna hiç durmadan yepyeni güzel eserlerle devam eden yazarımız Polat Onat'a şimdiye kadar çıkardığı 42 değerli kitabı için sonsuz teşekkürler... ☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆ PolatOnat'ın ilk kitabı... 12 sene önce, 2009 yılında, @muhuryayinlari tarafından yayımlanan şiir kitabı: SON ☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆ Sayın Polat Onat, Yazın çalışmalarınız verimli yoldadır. Şiirin üstüne varılmaz. Şiir varır insanın üstüne. Çabalarınızda başarılı olacağınıza inanıyorum. Fazıl Hüsnü Dağlarca ☆☆☆☆☆☆☆☆☆☆ #şiiribırakmaseansları #polatonatşiirleri #kentkitap #polatonat #bookstagramturkey #instabookturkey #şiirheryerde #şiirkitabı #şiirkitabı #şiirdünyası #polatonatkitaplari #polatonatokurları #şiir #son #ihtiyarınvefatı #karanlıkkahvaltı #türkşiiri #modernşiir #şair #yenişiir #şiiroku #güzelşiirler #poet #poetry #turkishpoetry #şiirtavsiye #şiirsokakta #şiirsevgisi

10 Aralık 2025 Çarşamba

2002 YILINDA YAZDIĞIM ve 21 SENE SONRA ANNEME ULAŞAN MEKTUP (Video)


2002 YILINDA YAZDIĞIM ve
21 SENE SONRA ANNEME ULAŞAN MEKTUP

2002 yılında "Cumhuriyetimizin 100. Yılına Mektup" kampanyasında,

23 yaşımdayken, anneme hitaben bir mektup yazdım. PTT'ye teslim ettim. Mektubum tam 21 yıl boyunca posta merkezi deposunda bekledi. Şimdi 44 yaşımdayken 2023 senesindeyiz, yazdığım mektup ulaştı ve anneme teslim edildi. Bu videoda annem, söz konusu mektubu okuyor.

TAŞRA YAZARININ YİRMİ BİR YIL SONRA ULAŞAN MEKTUBU (Video)

TAŞRA YAZARININ
YİRMİ BİR YIL SONRA ULAŞAN MEKTUBU

Nuri Bilge Ceylan’ın “Ahlat Ağacı” filminde yer verdiği “Taşra Mektubu”yla tanınan ve telif hakkı ihlali nedeniyle açtığı tazminat davasını kazanan; özellikle bilimkurgu romanları yayınlayan yazar Polat Onat’ın 2002 yılında annesine hitaben yazdığı mektup, 21 sene sonra muhatabına ulaştı.

Polat Onat şunları söyledi: “2002 yılında PTT tarafından ‘Cumhuriyetimizin 100. Yılına Mektup’ kampanyası yapılmıştı. 23 yaşımdayken, anneme hitaben bir mektup yazdım. PTT’ye teslim ettim. Mektubum tam 21 yıl boyunca posta merkezi deposunda bekledi. Şimdi 44 yaşımdayken 2023 senesindeyiz. Yazdığım mektup ulaştı ve anneme teslim edildi. Bu ilginç kampanya sayesinde geleceğe mektup yazmak ve nihayet o günlere kavuşabilmek sevinç verici bir olay, şaşkınlık verici bir deneyimdi,” dedi. Mektubun ulaştığı Necla Hanım, oğlunun neredeyse çeyrek asır önce gönderdiği mektubu günümüzde okuduğunda büyük heyecan ve mutluluk duyduğunu söyledi. Geçmişin içinden zamanı aşan bir sesle ulaşan mektubun kendisini çok duygulandırdığını aktardı. Haber için: - haberlotus.com - basınhaberajansı.com - doğununnabzı.com - batmansonsöz.net - batmantarafsız.com - batmangapgazetesi.com sitelerine teşekkürler... 👍🏼👍🏼👏👏🖐🖐 #polatonat #polatonatokurları #polatonatkitaplari #polat #polatonathaberleri #cumhuriyet100yaşında #cumhuriyetbayramı #batmandacumhuriyetbayramı #cumhuriyetin100yılı #100yılamektup

12 Haziran 2018 Salı

Ahlat Ağacı Filminde, Polat Onat'ın Yazdığı "Taşra Mektubu"nun İzinsiz Kullanımı, Haber Verilmemesi ve Telif Hakkı Sorunu Konusundaki Nihai Açıklama






AHLAT AĞACI FİLMİNDE, POLAT ONAT'IN YAZDIĞI "TAŞRA MEKTUBU"NUN İZİNSİZ KULLANIMI, HABER VERİLMEMESİ ve TELİF HAKKI SORUNU KONUSUNDAKİ NİHAİ AÇIKLAMA

   "Ahlat Ağacı" filminde, 6 dakikalık bir sahne boyunca alıntı yapılan ve tartışılan, benim kaleme aldığım "Taşra Mektubu"nu, Sayın Nuri Bilge Ceylan'ın, bana haber vermeden, iznimi almadan ve telif ödemesi yapmadan kullanması hakkında, gerekli hukuki yollara başvuracağımı belirtmek isterim.

   Böylesi üzücü bir olayın, bu kıymetli filmin adını lekelemeden, kamuoyu gündemine gelmeden, karşılıklı mutabakatla, sulh içinde çözülmesi için, yapımcı ve yönetmene defalarca gönderdiğim maillere, olumlu ya da olumsuz hiçbir yanıt gelmemesi, tam bir sessizlikle karşılanması, son derece şaşırtıcıdır.

   Filmde "Polat Onat"tan yapılan alıntı konusunda, gündeme getirdiğim mevzu, bir iddia değil, ispatlanmış bir olgudur. Merak edenler, yönetmenin resmi sitesine bakıp, Sayın Nuri Bilge Ceylan'ın "yaptığı alıntıyı itiraf ettiğini" göreceklerdir. Söz konusu listede, alıntı yapılan yazarlar içinde "halen yaşayan ve telif hakkı bulunan" tek yazarın Polat Onat olduğunu fark edeceklerdir: www.nbcfilm.com

   Böylesi önemli, uluslararası bir filmin, bunca hassas bir konu olan ve yürürlükteki kanunlarla titizlikle korunan "Telif Hakları" hususunda gereken hassasiyeti göstermemesi ziyadesiyle üzücü bir durumdur.

   Merak ettiğim nokta, söz konusu filmde, Orhan Pamuk, Enis Batur, Murathan Mungan gibi dev yazarlardan birinin yazdığı mektuptan alıntı yapılsaydı ve filmde 6 dakika boyunca tartışılsaydı, yazardan izin istenir miydi?

   Alıntı yapılan kişi, Polat Onat gibi tanınmamış bir taşralı yazar olunca işin etiği değişiyor mu?

   "Taşra Mektubu"mun içeriğindeki prensiplerimle, telif talebimin çeliştiği iddiası ortaya atılarak, şahsıma yapılan eleştirilere ise gülüp geçiyorum. Edebiyat hususunda münzevi bir anlayışı savunmam,  mevcut kanuni hakkımın yok sayılmasına göz yummamı elbette gerektirmez. Haklı olduğum bir konuyu, tüm dünya karşı olsa da tek başıma savunmayı, en az, edebiyat alanındaki mutlak sessizlik prensibim kadar değerli kabul ederim.  

   Kanunun bana vermiş olduğu, bir sanatçı için en doğal ve yaşamsal hak olan telif hakkımı talep ettim diye, bana öfkelenen, değerli Nuri Bilge Ceylan hayranlarının, sayın yönetmenin, konu hakkında yapacağı açıklamayı beklemelerini salık veririm.

          POLAT ONAT
          12 Haziran 2018 / Batman




- Varlık Dergisi, Sayı: 1271, 
Ağustos 2013, sayfa: 6






2 Haziran 2018 Cumartesi

Ahlat Ağacı Filminde Tartışılan Taşra Mektubu / Polat Onat






AHLAT AĞACI FİLMİNDE TARTIŞILAN 
TAŞRA MEKTUBU

   Nuri Bilge Ceylan'ın "Ahlat Ağacı" filminin ilk yarısının sonlarında uzun bir kitapçı sahnesi var. 
   Filmin baş karakteri Sinan (Doğu Demirkol), kitapçıda oturan yazar Süleyman (Serkan Keskin) ile "taşra ve edebiyat" hakkında konuşup tartışıyorlar. Sonrasında kitapçıdan çıkan Sinan ve Süleyman birlikte yürümeye başlıyor.



   Ve bu yürüyüş esnasında beş dakikadan fazla bir süre boyunca "Taşra ve Edebiyat Sempozyumuna katılmak istemeyen bir yazarın mektubu" hakkında konuşuyorlar. Sinan, "Su katılmamış taşralı" başlıklı mektupta yazılanları hararetle savunurken, yazar Süleyman karşıt görüşlerini öne sürüp tartışıyorlar. 

   Polat Onat'ın 2013 yılında yazdığı bu mektup Varlık Dergisi'nde ve "Edebiyatın Taşradan Manifestosu" kitabında yayınlanmıştı.




  
"TAŞRA ve EDEBİYAT SEMPOZYUMU"
DAVETİNE CEVAP MEKTUBU

            Değerli Mesut Varlık Bey,

            Benim için hoş bir sürpriz oluşturan, büyük onur ve mutluluk duyduğum bu sempozyum daveti için öncelikle çok teşekkür ederim. İstanbul Bilgi Üniversitesi gibi saygın bir kurumun organizasyonu vasıtasıyla, değerli üstatlar Hasan Ali Toptaş ve Şükrü Erbaş ile beraber aynı platformda yer alarak, böylesi önemli bir etkinlikte bulunabilme ihtimali, pek öyle herkese nasip olabilecek bir lütuf değil doğrusu.

            Bu nazik jestiniz karşısında, müsaade ederseniz, sempozyumunuza neden katılamayacağım hususunu biraz ayrıntılandırarak anlatmak ve taşra kavramı hakkında bazı fikirlerimi kısaca paylaşmak istiyorum.

            Yazma serüvenime ciddi anlamda başlamadan önce kendime bir yol haritası çizdim, belirlediğim bazı hususları prensip edinme gereği duydum. Temel mantık olarak, çoğunluğun yaptığı şeylerin tam aksini yapma motivasyonuna dayanan bu maddelerin hepsini burada tek tek anlatarak başınızı ağrıtmak istemiyorum. İzniniz olursa konumuzla ilgili olanlara kısaca değineyim:

            Birincisi: “Hayatım boyunca hiçbir edebiyat dergisinde şiir ya da öykü yayımlamayacak, ürünlerimi sadece kitap halinde paylaşacağım.” Müstakil bir yazıyla, bu kararımın farklı nedenlerini uzun uzun anlatmam elbette mümkün. Tek bir cümleyle açıklamam gerekirse; en görünür olma yolunun farklı yöntemler denemek olduğunu, herkesin gittiği garanti yolu tercih etmektense az kişinin tercih ettiği riskli yolu tercih etmenin edebiyat açısından farklı bir ufka yaklaşmaya vesile olabileceği gibi tuhaf bir düşünceyi (yoksa kuruntu mu demeliyim?) kabullenmem olduğunu varsayabiliriz. Tabii ki ayırdındayım, bu yolu uygulayıp da başarıya ulaşan yazarlar yok denecek kadar az. Ama işin merak uyandırıcı dolayısıyla ilgi çekici yönü de bu. Hayatta değil ama edebiyatta riski seviyorum. Normal bir başarı yerine görkemli bir hezimeti daha tercih edilebilir mahiyette bulmuşumdur hep.

            İkincisi: “Hiç kimse ile sanatsal birlikteliğe, kolektif akıma, ortak projelere, takım çalışmasına girmeyeceğim ve benzeri bir grup oluşumuna asla katılmayacağım.” Sanatın en temel motivasyonunun bireysellik, hadi daha iddialı söyleyeyim mutlak yalnızlık olduğu kanısındayım. Mantıklı açıdan bakan birisi, Türk ve dünya edebiyatından yığınla örnekler vererek benim bu savımda ne kadar haksız olduğumu rahatlıkla kanıtlayabilir kendince. Ancak zamanın ötesine kalabilmek için büyük bir avantaj oluşturan bu faktörleri, şayet karşılaşırsam bilinçli olarak reddetmeyi tercih ederek, kendi dikenli yolumda sevinçle sürünmeyi devam ettirmek kararında sonuna dek ısrarlı olduğumu bu vesile ile vurgulamak istiyorum.

            Üçüncüsü: “Ölene dek hiçbir imza gününde, şiir dinletisinde, kitap fuarı etkinliğinde, panelde, sempozyumda katılımcı olarak yer almayacağım.” Kabul ediyorum, tamamıyla mantıksız, hiçbir tutarlı dayanağı olmayan bir prensip bu. Edebiyat netice itibariyle; okurlara ulaşmak, mümkünse kavuşmak, onlarla düşünsel açıdan bütünleşebilmek için yapılan bir sanatsal çalışma. Bu bahsi geçen sosyal etkinlikler de doğası itibariyle yeni okurlarla etkileşime geçebilmek için önemli bir fırsat barındırıyor. Ama samimi olmak gerekirse; ben kendi egomu ve kişiliğimi geri planda silikleştirerek, salt ortaya koyduğum yapıtlar vasıtasıyla bir etki oluşturabilmeyi çok daha kutsal ve değerli addediyorum. Bu söylediklerimi saçmalık olarak nitelemesi muhtemel kimi sanatçılara ise büyük saygı duyduğumu, ama en ufak bir sevgi emaresi hissetmediğimi müsaadeniz olursa burada ayrıca ifade etmek isterim. 

            Şöyle bir durup baktığımızda, yukarıdaki satırlarımda dillendirdiğim olguların hemen hepsinin yoğun bir taşralılık kompleksinin dışavurumu olduğunu iddia etmek de elbette mümkün. Hayatım boyunca ben taşramı her zaman yanımda taşıdım. Benim taşram içinde yaşadığım odamdır. Sabah kahvaltısını Batman’ın Tilmiz köyünde yapıp, akşam yemeğini İstanbul Beyoğlu’ndaki bir lokantada yemenin hiçbir zorluk içermeyen, gayet sıradan bir olay mahiyeti taşıdığı zamanlarda yaşıyoruz. Taşra olgusunu 19. yüzyılın başlarında ortaya konmuş yerel kısıtlanmışlık mahiyetiyle ele alan yaklaşım, günümüzde bence tuhaf duruyor, dahası komik kaçıyor. Kanımca taşra kavramı, mekânla sınırlanamayacak bir zihinsel algı biçiminin farklı varyasyonlarını tanımlayıp sınıflandırmadan somut olarak teşhis edilemez. Olayı sadece mekan algısı boyutuyla ele alma yanlışına düşülürse en temel paradigma konusunda vahim bir yanılgı içine girilmiş olur diyeceğim. Örneklemem gerekirse şöyle bir soru sorardım: İstanbul’un Sultanbeyli Mahallesi’nin Kengirli çıkmazı mı, Ankara’nın Kızılay Semti’nin Konur Sokağı mı? Sizce acaba bu iki mekan seçeneğinden hangisi taşra vasfıyla kategorize edilerek tanımlanmaya daha müsait?

            Teknolojinin önemi tartışmasız tahakkümünü kimi zaman gönüllü, kimi zaman zorunlu olarak hayatımızda başat öge haline getirdiğimiz bu çağda, taşra kavramını sözlük manasındaki dar anlamıyla tartışmak bence abesle iştigal olur. Taşra olgusu, zihinsel olarak güçlü bir kısıtlanmışlığın tezahürünü, sınırları belirsiz muğlak yalıtılmışlıkları bünyesinde yoğun olarak barındırıyorsa gerçek manasına kavuşur. Böylesi bir sürecin, ortaya konan sanatsal verimin kalitesine ve niteliğine yansımaları olumlu mu olur, olumsuz mu olur? Her konuda olduğu gibi bu konuda da genellemeye gitmek yanlış olacak. Ama ben taşradan nadiren iyi edebiyat çıkacağına inananlardanım. Ancak bu nadir çıkan iyi edebiyatın da taşra haricinde üretilen diğer üst düzey yapıtlardan çok daha kalıcı nitelik taşıyacağını savını dillendireceğim.

İstanbul doğumlu ve ömrünün bir kısmını İstanbul’da geçirmiş, ama hayatının sanatsal bilince erişme çabası taşıyan kısmının tamamını Güneydoğu Anadolu’da yaşamış, bundan sonraki ömrünü de herhangi bir aksilik olmazsa aynı mekânda geçirmeyi planlayan biri olarak, taşralı olmamı yaşadığım mekana veya ortama değil, içimde gittikçe büyüyen devasa yalıtılmışlık hissine bağlıyorum. Aslına bakarsanız taşra olgusu kendi mahiyeti hakkında derinlikli konuşmalar yapacak, orijinal analizlerde bulunacak bir zihni zenginlik sürecini bünyesinde taşıyamaz. Kendisi hakkında net teşhislerde bulunacak global bir perspektife oturmuş bir taşralılık, kavuşulması en uzak bir hedef olarak hep önümüzde duracak gibi.

Kusura bakmayın laf lafı açtı, vaktinizi aldım Mesut Bey. Ama bunca lütufkâr bir şekilde davet ederek beni onurlandırdığınız bu nazik teklifinizi kısa bir cevapla reddetmek büyük kabalık olurdu muhakkak. Neden kabul edemeyeceğimi size ana hatlarıyla böyle açıklayarak gerekçelendirmek istedim.

Ben su katılmamış, has bir taşralıyım! Yoksa böyle değerli bir davete nasıl icabet edilmez ki? Bunu ancak bir taşralı yapabilir! Oraya gelip taşra hakkında görüşlerimi sunsaydım, kimliğimin önemli ve zavallı bir parçası olan taşralılığımı kaybedecektim. Bunu asla göze alamam!

Satırlarıma burada son verirken çalışmalarınızda kolaylıklar diliyor, yürekten selamlarımı iletiyorum. Hoşça kalınız.
  
POLAT ONAT
20.03.2013 / Batman

- Varlık Dergisi, Sayı: 1271, Ağustos 2013, sayfa: 6

- Edebiyatın Taşradan Manifestosu - Sempozyum Kitabı,
Hazırlayan: Mesut Varlık, İletişim Yayınları, 2015, sayfa: 23 - 27







16 Mayıs 2014 Cuma

Sana Söyleyeceklerim Var Anne (Mektup)


     Anneler günü hediyesi olarak anneme yazdığım mektup, 
E Yayınları tarafından yayınlanan 
"Sana Söyleyeceklerim Var Anne" 
adlı mektup seçkisinde yer aldı. 
Aşağıda bu mektubumu paylaşıyorum. 

     Bu kitabı hazırlayan Özlem Çetinkaya'ya teşekkür ederim.   


            Sevgili Anneciğim,

            Bu sana yazdığım son mektup… Sana ilk mektuplarımı yatılı lisede okurken yazmıştım. Üniversite yıllarımda ve askerlik dönemimde de az da olsa yazmaya devam ettim. Sonra teknolojinin hayatımıza soktuğu telefonların meydana getirdiği rahatlıkla yavaş yavaş kestim mektuplarımı.

            Anneciğim, 

            Sana 2003 yılında, yani 11 yıl önce, yine gurbetteyken, Elazığ’da veteriner teknisyen olarak çalışırken yazdığım bir mektup ise halen eline ulaşmadı. PTT’nin açmış olduğu “2023 Yılına Mektup” kampanyasına katılmış ve sana hitaben 3 - 4 sayfalık bir mektup kaleme almıştım. O mektupta neler yazdığımı şimdi tam hatırlamıyorum ama çokça umuttan ve yaşama sevincinden bahsetmiştim galiba. Seninle 2023 yılına sağ salim ulaşabilirsek, 2003’teki duygularımla yazdığım o mektubu elimize alıp neşeyle okur, tatlı tatlı gülüşürüz inşallah.

            Çok sevdiğim yazar Ali Çolak’ın kıymetli annesinin, bir gün oğluyla konuşurken “Birbirimizi görmeden yaşlanıyoruz.” dediğini okumuştum bir yazısında. Bu söz epeyce sarsmıştı beni. Geçen gün aynaya baktığımda, zaten epeyce seyrelmiş saçlarımın arasında kendini göstermeye başlayan beyazlıkları fark edince, bu derin söz hatırıma düştü. “Biz de birbirimizi görmeden yaşlanıyoruz be anacığım.” Ben daha senin o güzel saçlarındaki beyazlara bile alışamamışken, kendi saçlarımın beyazlıklarını görüyorum ya, zamanın bu yıpratıcı hızı karşısında hüzünlenmeyeyim de yapayım, sen söyle?

            Şimdi bazen düşünüyorum ve soruyorum kendi kendime; "Bu fani hayat, benim tatlı anneme, fazlasıyla layık olduğu güzellikleri sunmakta neden bunca cimri davrandı?" diye. Çünkü sen her zaman herkese karşı, fazlaca samimi ve yürekten cömert yaşadın. “Can çıkar huy çıkmaz.” demiş atalarımız. Geri kalan ömrünü de aynı doğrultuda geçireceğinden hiç kuşkum yok.

            Senin şüphesiz hak ettiğin tüm mükemmelliklere, yeterince sahip olamaman çok da yıpratmıyor beni. Neden dersen, ölümden sonrası yaşanacak başka bir dünyaya inanıyorsak, ki şüphesiz inanıyoruz, o halde bu dünyada çektiğin tüm sıkıntı ve haksızlıklara karşılık, o cennetin en güzel köşklerinden birinin, sonsuza dek sana ait olacağına ben yürekten inanıyorum.

            Herneyse... Kalemden neler döküldü görüyor musun anne? Sana hitaben yazılan her satır böyle hüzünlü olmak zorunda mı, inan ki bilmiyorum. Bu hüznün belki de en önemli nedeni, ömrüm boyunca senin gülümsediğini çok az görmemdir. Belki yüzlerce fotoğrafın var bende, ama o kadar azında gülümsemişsin ki… Seni net gülümserken gördüğüm en yakın fotoğraf sekiz yıl öncesine ait. Torunun Meryem’i ilk kez kucağına aldığında gizlice çektiğim bir kare. Oysa gülümsemek sana ne çok yakışıyor bir bilsen ve daha sık gülümsesen…

            Başta da söylediğim gibi, bu sana yazdığım son mektup anne. Çünkü mektup, bir iletişim aracı olarak, günümüz şartlarında tüm geçerliliğini yitirdi. Örneğin benim çocuklarım büyüdükleri zaman, bana hiçbir zaman bir mektup yazmayacaklar. Bunu bilmek acı. Ama zamanın şartlarına uymak zorundayız.

            Satırlarıma burada son verirken, ellerinden hasretle öperim canım anam. Hoşça kal.
                                                        Oğlun
                                                 POLAT ONAT

17 Şubat 2014 Pazartesi

Taşra ve Edebiyat Sempozyumu Davetine Cevap Mektubu / Polat Onat





                  Değerli Mesut Varlık Bey,

            Benim için hoş bir sürpriz oluşturan, büyük onur ve mutluluk duyduğum bu sempozyum daveti için öncelikle çok teşekkür ederim. İstanbul Bilgi Üniversitesi gibi saygın bir kurumun organizasyonu vasıtasıyla, değerli üstatlar Hasan Ali Toptaş ve Şükrü Erbaş ile beraber aynı platformda yer alarak, böylesi önemli bir etkinlikte bulunabilme ihtimali, pek öyle herkese nasip olabilecek bir lütuf değil doğrusu.

            Bu nazik jestiniz karşısında, müsaade ederseniz, sempozyumunuza neden katılamayacağım hususunu biraz ayrıntılandırarak anlatmak ve taşra kavramı hakkında bazı fikirlerimi kısaca paylaşmak istiyorum.

            Yazma serüvenime ciddi anlamda başlamadan önce kendime bir yol haritası çizdim, belirlediğim bazı hususları prensip edinme gereği duydum. Temel mantık olarak, çoğunluğun yaptığı şeylerin tam aksini yapma motivasyonuna dayanan bu maddelerin hepsini burada tek tek anlatarak başınızı ağrıtmak istemiyorum. İzniniz olursa konumuzla ilgili olanlara kısaca değineyim:

            Birincisi: “Hayatım boyunca hiçbir edebiyat dergisinde şiir ya da öykü yayımlamayacak, ürünlerimi sadece kitap halinde paylaşacağım.” Müstakil bir yazıyla, bu kararımın farklı nedenlerini uzun uzun anlatmam elbette mümkün. Tek bir cümleyle açıklamam gerekirse; en görünür olma yolunun farklı yöntemler denemek olduğunu, herkesin gittiği garanti yolu tercih etmektense az kişinin tercih ettiği riskli yolu tercih etmenin edebiyat açısından farklı bir ufka yaklaşmaya vesile olabileceği gibi tuhaf bir düşünceyi (yoksa kuruntu mu demeliyim?) kabullenmem olduğunu varsayabiliriz. Tabii ki ayırdındayım, bu yolu uygulayıp da başarıya ulaşan yazarlar yok denecek kadar az. Ama işin merak uyandırıcı dolayısıyla ilgi çekici yönü de bu. Hayatta değil ama edebiyatta riski seviyorum. Normal bir başarı yerine görkemli bir hezimeti daha tercih edilebilir mahiyette bulmuşumdur hep.

            İkincisi: “Hiç kimse ile sanatsal birlikteliğe, kolektif akıma, ortak projelere, takım çalışmasına girmeyeceğim ve benzeri bir grup oluşumuna asla katılmayacağım.” Sanatın en temel motivasyonunun bireysellik, hadi daha iddialı söyleyeyim mutlak yalnızlık olduğu kanısındayım. Mantıklı açıdan bakan birisi, Türk ve dünya edebiyatından yığınla örnekler vererek benim bu savımda ne kadar haksız olduğumu rahatlıkla kanıtlayabilir kendince. Ancak zamanın ötesine kalabilmek için büyük bir avantaj oluşturan bu faktörleri, şayet karşılaşırsam bilinçli olarak reddetmeyi tercih ederek, kendi dikenli yolumda sevinçle sürünmeyi devam ettirmek kararında sonuna dek ısrarlı olduğumu bu vesile ile vurgulamak istiyorum.

            Üçüncüsü: “Ölene dek hiçbir imza gününde, şiir dinletisinde, kitap fuarı etkinliğinde, panelde, sempozyumda katılımcı olarak yer almayacağım.” Kabul ediyorum, tamamıyla mantıksız, hiçbir tutarlı dayanağı olmayan bir prensip bu. Edebiyat netice itibariyle; okurlara ulaşmak, mümkünse kavuşmak, onlarla düşünsel açıdan bütünleşebilmek için yapılan bir sanatsal çalışma. Bu bahsi geçen sosyal etkinlikler de doğası itibariyle yeni okurlarla etkileşime geçebilmek için önemli bir fırsat barındırıyor. Ama samimi olmak gerekirse; ben kendi egomu ve kişiliğimi geri planda silikleştirerek, salt ortaya koyduğum yapıtlar vasıtasıyla bir etki oluşturabilmeyi çok daha kutsal ve değerli addediyorum. Bu söylediklerimi saçmalık olarak nitelemesi muhtemel kimi sanatçılara ise büyük saygı duyduğumu, ama en ufak bir sevgi emaresi hissetmediğimi müsaadeniz olursa burada ayrıca ifade etmek isterim. 

            Şöyle bir durup baktığımızda, yukarıdaki satırlarımda dillendirdiğim olguların hemen hepsinin yoğun bir taşralılık kompleksinin dışavurumu olduğunu iddia etmek de elbette mümkün. Hayatım boyunca ben taşramı her zaman yanımda taşıdım. Benim taşram içinde yaşadığım odamdır. Sabah kahvaltısını Batman’ın Tilmiz köyünde yapıp, akşam yemeğini İstanbul Beyoğlu’ndaki bir lokantada yemenin hiçbir zorluk içermeyen, gayet sıradan bir olay mahiyeti taşıdığı zamanlarda yaşıyoruz. Taşra olgusunu 19. yüzyılın başlarında ortaya konmuş yerel kısıtlanmışlık mahiyetiyle ele alan yaklaşım, günümüzde bence tuhaf duruyor, dahası komik kaçıyor. Kanımca taşra kavramı, mekânla sınırlanamayacak bir zihinsel algı biçiminin farklı varyasyonlarını tanımlayıp sınıflandırmadan somut olarak teşhis edilemez. Olayı sadece mekan algısı boyutuyla ele alma yanlışına düşülürse en temel paradigma konusunda vahim bir yanılgı içine girilmiş olur diyeceğim. Örneklemem gerekirse şöyle bir soru sorardım: İstanbul’un Sultanbeyli Mahallesi’nin Kengirli çıkmazı mı, Ankara’nın Kızılay Semti’nin Konur Sokağı mı? Sizce acaba bu iki mekan seçeneğinden hangisi taşra vasfıyla kategorize edilerek tanımlanmaya daha müsait?

            Teknolojinin önemi tartışmasız tahakkümünü kimi zaman gönüllü, kimi zaman zorunlu olarak hayatımızda başat öge haline getirdiğimiz bu çağda, taşra kavramını sözlük manasındaki dar anlamıyla tartışmak bence abesle iştigal olur. Taşra olgusu, zihinsel olarak güçlü bir kısıtlanmışlığın tezahürünü, sınırları belirsiz muğlak yalıtılmışlıkları bünyesinde yoğun olarak barındırıyorsa gerçek manasına kavuşur. Böylesi bir sürecin, ortaya konan sanatsal verimin kalitesine ve niteliğine yansımaları olumlu mu olur, olumsuz mu olur? Her konuda olduğu gibi bu konuda da genellemeye gitmek yanlış olacak. Ama ben taşradan nadiren iyi edebiyat çıkacağına inananlardanım. Ancak bu nadir çıkan iyi edebiyatın da taşra haricinde üretilen diğer üst düzey yapıtlardan çok daha kalıcı nitelik taşıyacağını savını dillendireceğim.

İstanbul doğumlu ve ömrünün bir kısmını İstanbul’da geçirmiş, ama hayatının sanatsal bilince erişme çabası taşıyan kısmının tamamını Güneydoğu Anadolu’da yaşamış, bundan sonraki ömrünü de herhangi bir aksilik olmazsa aynı mekânda geçirmeyi planlayan biri olarak, taşralı olmamı yaşadığım mekana veya ortama değil, içimde gittikçe büyüyen devasa yalıtılmışlık hissine bağlıyorum. Aslına bakarsanız taşra olgusu kendi mahiyeti hakkında derinlikli konuşmalar yapacak, orijinal analizlerde bulunacak bir zihni zenginlik sürecini bünyesinde taşıyamaz. Kendisi hakkında net teşhislerde bulunacak global bir perspektife oturmuş bir taşralılık, kavuşulması en uzak bir hedef olarak hep önümüzde duracak gibi.

Kusura bakmayın laf lafı açtı, vaktinizi aldım Mesut Bey. Ama bunca lütufkâr bir şekilde davet ederek beni onurlandırdığınız bu nazik teklifinizi kısa bir cevapla reddetmek büyük kabalık olurdu muhakkak. Neden kabul edemeyeceğimi size ana hatlarıyla böyle açıklayarak gerekçelendirmek istedim.

Ben su katılmamış, has bir taşralıyım! Yoksa böyle değerli bir davete nasıl icabet edilmez ki? Bunu ancak bir taşralı yapabilir! Oraya gelip taşra hakkında görüşlerimi sunsaydım, kimliğimin önemli ve zavallı bir parçası olan taşralılığımı kaybedecektim. Bunu asla göze alamam!

Satırlarıma burada son verirken çalışmalarınızda kolaylıklar diliyor, yürekten selamlarımı iletiyorum. Hoşça kalınız.

POLAT ONAT
20.03.2013 / Batman


- Varlık Dergisi, Sayı: 1271, Ağustos 2013, sayfa: 6

- Edebiyatın Taşradan Manifestosu - Sempozyum Kitabı,
Hazırlayan: Mesut Varlık, İletişim Yayınları, 2015, sayfa: 23-27












21 Ağustos 2013 Çarşamba

Varlık Dergisi'ndeki Mektubum: "Su Katılmamış Taşralı"






SU KATILMAMIŞ TAŞRALI

            18 – 19 Mayıs 2013 tarihinde Kadir Has Üniversitesi’nde gerçekleşen “Taşra ve Edebiyat Sempozyumu”na konuşmacı olarak davet ettiğim ve hiç beklemediğim bir şekilde ‘ret mektubu’ ile yanıt aldığım bir şair de oldu.

            “İntihar Etmiş Bir Taşra Berberi”nden başka bir karşılık beklemek, benim şuursuzluğumdandır muhtemelen. Aslında daha oynardım ama yerim dar; o yüzden şairin iznini alarak, o mektubun kısaltılmış halini aşağıda paylaşıp veda etmiş olayım.
                                                             MESUT VARLIK   
           

            Değerli Mesut Bey,

            Benim için hoş bir sürpriz oluşturan, büyük onur ve mutluluk duyduğum bu sempozyum daveti için öncelikle çok teşekkür ederim.

            Bu nazik jestiniz karşısında, müsaade ederseniz, sempozyumunuza neden katılamayacağım hususunu biraz ayrıntılandırarak anlatmak ve taşra kavramı hakkında bazı fikirlerimi kısaca paylaşmak istiyorum.

            Yazma serüvenime ciddi anlamda başlamadan önce kendime bir yol haritası çizdim, belirlediğim bazı hususları prensip edinme gereği duydum. Temel mantık olarak, çoğunluğun yaptığı şeylerin tam aksini yapma motivasyonuna dayanan bu maddelerin hepsini burada tek tek anlatarak başınızı ağrıtmak istemiyorum. İzniniz olursa konumuzla ilgili olanlara kısaca değineyim:

            Birincisi: “Hayatım boyunca hiçbir edebiyat dergisinde şiir ya da öykü yayımlamayacak, ürünlerimi sadece kitap halinde paylaşacağım.” Müstakil bir yazıyla, bu kararımın farklı nedenlerini uzun uzun anlatmam elbette mümkün. Tek bir cümleyle açıklamam gerekirse; en görünür olma yolunun farklı yöntemler denemek olduğunu, herkesin gittiği garanti yolu tercih etmektense az kişinin tercih ettiği riskli yolu tercih etmenin edebiyat açısından farklı bir ufka yaklaşmaya vesile olabileceği gibi tuhaf bir düşünceyi (yoksa kuruntu mu demeliyim?) kabullenmem olduğunu varsayabiliriz. Tabii ki ayırdındayım, bu yolu uygulayıp da başarıya ulaşan yazarlar yok denecek kadar az. Ama işin merak uyandırıcı dolayısıyla ilgi çekici yönü de bu. Hayatta değil ama edebiyatta riski seviyorum. Normal bir başarı yerine görkemli bir hezimeti daha tercih edilebilir mahiyette bulmuşumdur hep.

            İkincisi: “Hiç kimse ile sanatsal birlikteliğe, kolektif akıma, ortak projelere, takım çalışmasına girmeyeceğim ve benzeri bir grup oluşumuna asla katılmayacağım.” Sanatın en temel motivasyonunun bireysellik, hadi daha iddialı söyleyeyim mutlak yalnızlık olduğu kanısındayım. Mantıklı açıdan bakan birisi, Türk ve dünya edebiyatından yığınla örnekler vererek benim bu savımda ne kadar haksız olduğumu rahatlıkla kanıtlayabilir kendince. Ancak zamanın ötesine kalabilmek için büyük bir avantaj oluşturan bu faktörleri, şayet karşılaşırsam bilinçli olarak reddetmeyi tercih ederek, kendi dikenli yolumda sevinçle sürünmeyi devam ettirmek kararında sonuna dek ısrarlı olduğumu bu vesile ile vurgulamak istiyorum.

            Üçüncüsü: “Ölene dek hiçbir imza gününde, şiir dinletisinde, kitap fuarı etkinliğinde, panelde, sempozyumda katılımcı olarak yer almayacağım.” Kabul ediyorum, tamamıyla mantıksız, hiçbir tutarlı dayanağı olmayan bir prensip bu. Edebiyat netice itibariyle; okurlara ulaşmak, mümkünse kavuşmak, onlarla düşünsel açıdan bütünleşebilmek için yapılan bir sanatsal çalışma. Bu bahsi geçen sosyal etkinlikler de doğası itibariyle yeni okurlarla etkileşime geçebilmek için önemli bir fırsat barındırıyor. Ama samimi olmak gerekirse; ben kendi egomu ve kişiliğimi geri planda silikleştirerek, salt ortaya koyduğum yapıtlar vasıtasıyla bir etki oluşturabilmeyi çok daha kutsal ve değerli addediyorum. Bu söylediklerimi saçmalık olarak nitelemesi muhtemel kimi sanatçılara ise büyük saygı duyduğumu, ama en ufak bir sevgi emaresi hissetmediğimi müsaadeniz olursa burada ayrıca ifade etmek isterim. 

Şöyle bir durup baktığımızda, yukarıdaki satırlarımda dillendirdiğim olguların hemen hepsinin yoğun bir taşralılık kompleksinin dışavurumu olduğunu iddia etmek de elbette mümkün. Hayatım boyunca ben taşramı her zaman yanımda taşıdım. Benim taşram içinde yaşadığım odamdır. Kanımca taşra kavramı, mekânla sınırlanamayacak bir zihinsel algı biçiminin farklı varyasyonlarını tanımlayıp sınıflandırmadan somut olarak teşhis edilemez. Taşra olgusu, zihinsel olarak güçlü bir kısıtlanmışlığın tezahürünü, sınırları belirsiz muğlak yalıtılmışlıkları bünyesinde yoğun olarak barındırıyorsa gerçek manasına kavuşur.

Ben su katılmamış, has bir taşralıyım! Yoksa böyle değerli bir davete nasıl icabet edilmez ki? Bunu ancak bir taşralı yapabilir! Oraya gelip taşra hakkında görüşlerimi sunsaydım, kimliğimin önemli ve zavallı bir parçası olan taşralılığımı kaybedecektim. Bunu asla göze alamam!

Polat Onat
20.03.2013 / Batman


Varlık Dergisi, Sayı: 1271
Ağustos 2013, Sayfa: 6









10 Şubat 2013 Pazar

Serkan Çelik'ten "İhtiyarın Vefatı" İçin Mektup



Kıymetli arkadaşım Serkan Çelik'e 
"İhtiyarın Vefatı" kitabım hakkındaki yorumlarını içeren, bu samimi mektubu yazdığı ve burada paylaşmama izin verdiği için çok teşekkür ederim.



14 Ocak 2013 Pazartesi

İsa Kahraman'dan "İhtiyarın Vefatı" İçin Mektup



Değerli büyüğüm İsa Kahraman Beyefendi'ye, "İhtiyarın Vefatı" kitabım hakkında, bana moral ve güç veren böylesine candan bir mektup yazmaya zahmet ettiği ve bu mektubu burada yayınlamama izin verdiği için çok teşekkür ederim.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Dağlarca'dan Mektup ve İmzalı Şiir







01.11.2003
    İstanbul

Öğretmen Polat Onat,

Mektubunu aldım. Değişikliklere sevindim. Yeni işinize dört elle yaklaşmanız size olan inancımı pekiştirdi. Öğrenciler hepimizin yarınlarıdır.

Yazın çalışmalarınız da verimli yoldadır. Şiirin üstüne varılmaz. Şiir varır insanın üstüne.

Çabalarınızda başarılı olacağınıza inanıyorum.

Güzel Türkiye için güzel günler...

Sağlıkla kalın, esen kalın.

                                                   Fazıl Hüsnü Dağlarca


*****

ORMANDA SESSİZLİK

Kapı çalındı
Gelen kim

Ormancıydı o
Ağaçlarını çok severdi
Hangisi güneşten yoksun
Hangisi bir damla suya özlem duymakta
Hangisinin yeşili biraz eksilmiş
Dalı kırılmış hangisinin
Koşardı bakımını yapardı sayrı yaprakların

Ormancıyı askere aldılar
Giden kim

                                            Fazıl Hüsnü Dağlarca
                                                  21.02.2003

*****