.anekdot etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
.anekdot etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28.09.2022

bakara

cemil meriç

max nordau'yu dinleyelim:

"bir akşam tesadüfen zengin bir hanımefendinin yanına oturmuştum. salon adabı konuşmamız gerekiyordu. elbette onu ilgilendirecek konulardan söz açmalıydım. kaplıcalara yaptığı son seyahati anlattı.

'trouville'de bilseniz ne kadar eğlendim!' diyordu. 'gündüzleri şahane elbiselerle dolaşıyordum, parmağı ağzında kalıyordu herkesin, akşamları casino'da gelsin bakara.'

hanım ipe sapa gelmez dedikodularıyla kafamı adamakıllı ütülemişti. hanımefendi, dedim, günlerinizi daha faydalı meşgalelere hasredemez miydiniz?

'hayır' diye kestirip attı, 'en faydalı meşgale en çok hoşuma giden.'

hoşunuza gidecek başka şey bulamaz mıydınız? sinirlendi.

'herkesin kitap yazması mı lazım?'

doğru, dedim ama kitap yazmak tuvalet teşhir etmekten, bakara oynamaktan daha asil, daha insanca bir meşgale olsa gerek.

'katiyen' dedi, 'katiyen, hiçbir fark yok arada. bazısı kitap yazarak eğlenir, bazısı kumar oynamakla, sadece zevk meselesi.'

ama insanların çoğu zatıaliniz gibi düşünmüyor, belki de, diyecek oldum.

'ne biliyorsunuz?' dedi, 'etrafımdakiler hep benim gibi düşünür, başkalarının hükümleri ise beni zerre kadar ilgilendirmez.'

ama efendim, en mükemmel, en hürmete layık insanlar entelektüel meşgaleleri, kumardan, süslenip püslenmekten daha üstün bulurlar. edebiyatçı gerek devlet nezdinde, gerekse cemiyette bakara oyuncusundan veya göz boyayıcı tuvaletler teşhircisinden daha çok sayılır. 

'ne diyorsunuz?' diye gülümsedi, 'hiç farkına varmamıştım. dolaştığım bütün muhitlerde o bakara oyuncusu veya göz boyayıcı tuvaletler teşhircisi dediğiniz insanlar, kitap yazanlardan çok daha fazla ilgi, çok daha fazla hürmet görmekteydiler.'

bozguna uğramıştım."

5.09.2022

hakim bey

ahmet hamdi tanpınar

1923 yılında erzurum lisesi'nde hoca idim. mektebimizde fransızca ders veren abdülhakim bey adında mısırlı bir hoca vardı. çok çabuk dost olmuştuk. fransızcayı, ingilizceyi iyi biliyor, biraz yağlı, fazla tecvidli olmasına rağmen türkçeyi de mükemmel şekilde konuşuyordu. fransız gramerini iki ayda öğretmek için hususi bir metot bile icat etmişti. bu cinsten icat sahiplerinin çoğu gibi o da garip bir adamdı. sene sonunda imtihanlarda çocukların hakikaten fransız gramerini çok iyi bildiklerini gördük. yalnız bir şey eksikti. fransızca bilmiyorlardı. tek başına metodun kâfi olmadığını ve her icadın icat sayılamayacağını ilk önce o imtihanda öğrendim.

hakim bey, ilk cihan harbinden evvel, mısır'da başlayan milliyetçi talebe hareketlerine iştirak ettiği için memleketini terk etmeye mecbur kalmış ve türkiye'ye gelmişti. harp esnasında hükümet bir müddet kendisinden şüphelenmiş, hatta izmir civarında bir yerde hapis bile edilmişti. sonra serbest bırakılmış, daha sonra da iş vermişlerdi. hapishane hayatını anlatmaktan çok hoşlanıyordu. insanlara ve eşyaya, muayyen ve dar zaviyelerden olsa bile, bakmayı bilenlerdendi. oldukça kuvvetli bir musiki hafızası vardı. hapishane türkülerimizin çoğunu öğrenmişti. fakat çok hususi bir musiki zevkiyle yetiştiği için, arap lahni, söylediği türkülerin çeşnisini hemen bozar, büsbütün başka bir şey yapardı. hakim bey'in bu hususi musiki çeşnisi arapçaya tercüme edilen garp operalarında da kendini aynen gösterirdi. romeo'nun (başa) juliet'in (hanum) olabileceğini onun tegannilerinde, bir evde oturduğumuz zamanlar öğrendim.

hülasa hoşa giden tarafı çok, vefalı bir arkadaştı. yalnız bir kötü huyu vardı. kitabı sevmez ve okumazdı. gramer kitaplarından başka kitabı yoktu. halbuki o yıllar benim okuma hızımın arttığı yıllardı. konforsuz hayatımız, -her şeyimiz ya karyolalarımızın altında ya başlarımızın üstündeki raflarda idi- yalnızlık beni kitaba atmıştı. mektepten çıkar çıkmaz yatağıma uzanır, yeni tanıdığım dostoyevski ile, erzurum'a kadar cebimde getirdiğim baudelaire'i, istanbul'dan bin güçlükle getirttiğim kitapları okurdum. fakat asıl okuduğum bu ikisi idi. fransız şairinin darülfünun'da iken cazibesine kapılmıştım. dostoyevski'yi ise yeni yeni tadıyordum. muazzam bir şeydi bu. her an dünyam değişiyordu. insan ıstırabıyla temasın sıcaklığı her sahifede sanki kabuğumu çatlatacak şekilde beni genişletiyordu. düşüncem adeta bir kaç gece içinde boy atan o mucizeli nebatlara benziyordu. ciltten cilde atladıkça ufkum başkalaşıyor, insanlığa ve hakikatlerine kavuştuğumu sanıyordum.

hakim bey'le bir evde oturduğumuz için günlerimiz beraber geçiyor gibiydi. beni hakikaten seviyordu. bir eski zaman lalası gibi etrafımda dolaşıyor, bin türlü beceriksizliğimi dostluğunun yardımıyla düzeltiyor, hayatımı kolaylaştırıyordu. fakat adamcağız tam bir ıstırap içindeydi. beni bırakıp yalnızca sokağa çıkmaya razı olmadığı için, ben okurken bir avuç içi kadar odamızda, kendisine yeniden yoklanacak kilometrelerce mesafeler icat ediyordu. yorulduğu zaman yatağına uzanır, öğrenilecek lisanın kendisine hiçbir suretle muhtaç olmayan gramer metotları düşünür, yahut da yukarıda bahsettiğim operalarını söylerdi. fakat vaktini ne ile geçirirse geçirsin bir eli daima bana doğru, elimdeki kitabı alıp atmak için uzanmış dururdu. aylarca bu tehdidin altında yaşadım. hâlâ bile üzerimde izi vardır.

hakim bey'in söylediği opera parçaları, bilmem nedense, bana onun shakespeare'i çok sevdiği fikrini vermişti. hem gönlünü almak hem de belki okumaya tekrar başlar da rahat ederim ümidiyle istanbul'dan kendisine hediye etmek üzere bir ingilizce shakespeare getirtmeyi düşündüm. aylarca bekledikten sonra nihayet kitap geldi. büyük sürprizi yapmak için akşamı zor ettim. eve döndüğümüz zaman evvela kendi okuyacağım kitabı çıkardım. sonra da ona shakespeare'i uzattım. hafızası yerinde, anlatacağı hatırayı, bütün teferruatıyla anlatabilen insanlardan olmadığıma şu anda çok müteessirim. çünkü hakim bey'le o anda aramızda geçen sahne hakikaten emsalsizdi.

dostum kitabı, -incil kâğıdına, bir tek ciltte basılmış nüshalardandı- bir müddet ne yapacağını bilmeden elinde evirdi, çevirdi. sonra yüzüme bakarak, hakikaten sevimli bir hayretle "bunu ben ne yapacağım?" diye sordu. gözlerinde bütün bir çocuk masumiyeti vardı. "ben kitap okumam." diyordu. "hele ecnebi dilinde hiç okumam. bana kur'an yeter. zaten hafızım. sonra hafızamda 'muallakat' var. kelam-ı kibar'ın en faydalılarını, hadislerin en sahihlerini biliyorum. ben bu kitabı ne yapayım?" birdenbire karşımdaki adam benim için hakiki bir uçurum olmuştu. hâlâ bile, hakim bey'i korkunç bir boşluk gibi düşündüğüm, gördüğüm olur. kitabı sevmeyen ve korkan adam... tecessüsünü öldürmüş insan...

o günden sonra kitap meselesi daima aramızda bir münakaşa mevzu oldu. hakim bey'i kitaba alıştırmak için değil, sadece kitap düşmanlığının sırrını öğrenmek için. her defasında, şu cevabı aldım: "kitap, bir hakikat için okunur. hakikat ise allah'ın hakikatidir ve kendi kitabındadır. onun dışında insan benliğinin yalanı ve karanlığı vardır. bu karanlık çeşit çeşit şekillere girer ve aslında bizden çıktığı halde, her an bizi yeniden aldatır; dalalete düşürür. kendi yalanımla bile bile neden uğraşayım?" bazen bu müdafaa başka şekiller de alırdı: "arap dili ve edebiyatı kâfi derecede zengindir. garp medeniyeti son sözünü söylüyor. yapıcı kitap orada bulunmaz."

hakim bey'in fikirlerini bir türlü değiştiremedim, ona hatta hiç bir ezeli hakikatin, insani hakikatle yan yana gelmekten zarar duymayacağını dahi anlatamadım. o zihnini, hayatına istikamet veren muayyen bir sistemden ayrı hisle yormak istemiyordu. bununla beraber mutaassıp bir müslüman, hatta namazında, orucunda bir adam bile değildi. hakim bey, kitap düşmanı idi. düşünceyi insan için lüzumsuz, hatta zararlı bulurdu. kafasının bozulmamasını istiyordu. gençliğinde okuduğu şeyleri de bir cemiyetin kefaleti ve vesayeti altında okuması, öğrenmesi lazım olduğu için okumuştu. o, ortalama müslüman şarkın, dinlenmek için aramıza gelip bizi metheden, methede ede anlatan frenklerin hayran oldukları, şarkın bir numunesiydi. böyle olduğu için de huzur içinde, geniş kahkahalarını savurarak, operalarını, hapishane türkülerini söyleyerek, gramer metotları icat ederek yaşıyordu. ömrü bulutsuz bir gökte, bir ebedilik vehmini peşinden sürükleyerek seyrini yapan bir güneş gibi lekesiz ve arızasız geçiyordu. 

hakim bey'i ilk tanıdığım kitap düşmanı olduğu için daima hatırlarım. ilk tanıdığım ve en az kızdığım... çünkü kitabı toptan reddediyordu. ve reddederken de muayyen bir teklifi vardı. başka bir cins insanın peşinde idi. hatta belki de bu insanın, nesli kurumuş bir hayvan gibi günün birinde öleceğine de inanıyordu. zaten meselesi oldukça karışıktı. kitap düşmanlığı, onda, biraz da garp istilasına karşı duyduğu dargınlıktı. ömrünün tek macerasından bu küskünlükle çıkmıştı. garp sanatına, garp tefekkürüne boykot yapıyor. bir deve kuşu gibi kendi zihniyetinin kısır kumlarına başını gömüyordu. bunu yaparken her muhitte yalnız kalacağını biliyor ve söylüyordu. bununla beraber hakim bey halisti, bütündü, çünkü pazarlık yapmıyordu. kitabı ve hatta insanı toptan reddediyordu.

ondan sonra tanıdığım kitap düşmanlarının hemen hiçbiri halis değildiler. hem insanı kabul ediyorlar, hem de düşüncesine bir hat çekmek istiyorlardı. insanı korumaya hakları olmayan noktalarda korumaya çalışıyorlar, yani içlerinde ve dışlarında küçültüyorlardı.

25.08.2022

sorgu

a. kadir

ilk sorgular olurken ben bodrum katında, okulun kalorifer dairesinin olduğu yerde, ufacık bir odaya kapatılmıştım. helaların yanındaydı bu oda. tavana yakın bir penceresi vardı, el kadar. okulun avlusuna açılıyordu bu pencere. paydoslarda avluya çıkan arkadaşların kendilerini göremesem de, seslerini duyardım. içimde en ufak bir sıkıntı yoktu. uzanıyordum yatağa, hayaller kuruyordum tatlı tatlı. o sıralar beşiktaş'ta bir kıza tutkundum. ilk sorgum da olmuş bitmişti.

savcı şerif budak,

"nedir bu kitaplar?" diye sormuştu. "kara gömleklilerin ihtilali", "diyalektik materyalizm", "ispanya kurtuluş savaşı"..

"dünyayı öğreniyorum bunlarla ben."

"öğretirim ben sana dünyayı. görürsün yakında kaç bucak olduğunu."

bir iki şey daha sordu. arkadaşlarımla nasıl, nerede, kim vasıtasıyla tanıştığımı, bir araya gelince neler konuştuğumuzu falan. hepsi sudan şeyler. sonra nöbetçilere bağırdı şerif budak iri gözlerini aça aça:

"alın götürün şunu!"

şadi alkılıç'ın sorgusu da şöyle olur:

"bu kitaplar senin mi?"

"benim."

"kimden aldın? hangi arkadaşın verdi yani?"

"kendim aldım, kitapçılardan paramla."

"'benerci kendini niçin öldürdü?' ne demek?"

"kitap adı."

"ama bu kitap nazım hikmet'in."

"serbest satılıyor."

"bana bak, tepemi attırma benim. nazım hikmet'in kitabıyla senin ne işin var?"

"benim de şiir kitabım var, efendim. ben de şairim. merak dolayısıyla okuyorum. kitaplarımın arasında fuzuli divanı da var, onu neden sormuyorsunuz?"

21.08.2022

ayı dediğin

neyzen tevfik 

bir akşam asmalımescit'ten geçiyorum. baktım, bir çingene ayı oynatıyor. etrafını çoluk çocuk çevirmiş, seyrediyorlar; ama çingene ayıyı oynatamıyor. ayı usta. bir ehlinin elinde olsa mükemmel oynayacak. ama ayıcı acemi.

ben o zamana kadar ayı oynatmadım; ama çok seyrettim. çok seyrettiğim için biliyorum. nihayet, dayanamadım. sokuldum. çingenenin elinden ayının zinciriyle halkasının ipini çekip aldım. değneğini de aldım, tefini de: "gel arkamdan!" dedim.

ayı elimde, çingene peşimde, doğru tepebaşı bahçesi'ne. tepebaşı bahçesi o zaman rağbette. şişli'den, kadıköy'den, bütün kibar semtlerden, muhitlerden hanımlar, beyler akın akın gelip tepebaşı bahçesi'ni doldururlar. incesaz, orkestra dinlerler.

bahçe'ye girdim. hıncahınç! iğne atsan yere düşmez. ortaya doğru yürüdüm. önce bir hayret. bir sessizlik. sonra kulaktan kulağa fısıltılar: "neyzen. neyzen tevfik." arkasından bir alkış. saz durdu. ben ortaya geldim. defi çalıp ayıyı oynatmaya başladım. dedim ya, ayı usta. mükemmel oynuyor. oynattıktan sonra, değnekle koltuğunun altından dürttüm: "eskiden genç kızlar yavuklularını gördükleri zaman nasıl utanırlardı?" ayı bir pençesini kaldırıp yüzünü tuttu. utanma taklidi yaptı. elimi uzattım: "ya şimdikiler ne yapıyorlar?" o da pençesini uzattı; tokalaştık. kahkaha, alkış kıyamet! yine değnekle koltuk altından dürterek: "kocakarılar hamamda nasıl bayılır?" yere uzanıverdi. yine kahkahalar, alkışlar..

ayının zincirleriyle değneği çingenenin eline tutuşturdum. defi elime alıp parsa topladım. herkes, o zamanki kağıt yüz paralıklardan, çeyreklerden, mecidiyelerden, yeşil yirmi beş kuruşluklardan, elli kuruşluklardan, boyuna defin içine yağdırıyor. def doldu. getirip çingeneye verdim. çingene, o kadar parayı bir arada görmemiş. bir daha görmesine de olanak yok. paraları paylaşmak için davrandı. "haydi, haydi dedim. al o paraları da git! sade, ayı oynatmayı öğren! ayı dediğin böyle oynatılır.."

via salah birsel

27.06.2022

sınıfta

oğuz atay

zil çaldı, tekrar sınıfa girdim. teneffüsü koridorda, murat'la birlikte geçirmiştim. çok konuşulmamıştı. zil çalar çalmaz sınıfa girdiğim için öğrencilerimi beklemek zorundaydım: insanlarımıza hiçbir işaret gerekli uyarıda bulunamıyordu. zil çalmıştı, bu sadece bir hatırlatmadan ibaretti. ön sırada, ayakta duruyordum. sıraların üzeri matematik formüllerle doldurulmuştu. çeşitli soru ihtimalleri düşünülerek çeşitli kopyalar hazırlanmıştı. temizliğe düşkün hocalarımız için "utanç verici bir manzara"ydı bu. batılı okul sıralarında görülmeyen bir manzara. batılı öğrenciler kopya kelimesini duymamışlardı bile. bu kelimeyi biz icat etmiştik. fakat nedense icat ederken de italyancadan ya da fransızcadan almıştık.

sıranın tahtasını bir örümcek gibi kaplayan formüllere baktım: bazılarının üzerine daha koyu ve kalın yazılar yazılmıştı: devrimci ya da karşı devrimci -yani bir bakıma kendi açısından devrimci- çözümler, tutucu matematik formüllerini ezip geçmişti. tek yol devrimdi, hayır islamdı, hayır milliyetçilikti. kopya formüllerinde büyük bir uyum içinde sıraların üzerini süsleyen öğrenciler ülkenin kurtuluşuna çıkan yollar bakımından derin anlaşmazlıklar içindeydiler. hepsi çok ciddi, hepsi asık suratlıydı bu yazılarda. karşılıklı tehditler de eksik değildi. çapraz yazılmış dört satır ilgimi çekti: bu daha ürkek bir yazıydı, daha da ince yazılmıştı:

"gönül derdiyle düştüm gurbete ben kaç yıldır
aşk kapısında girdim nöbete ben kaç yıldır
yârime kavuşunca allah'a şükreyledim
doydum sevda denilen şerbete ben kaç yıldır"


hadi ordan yalancı, dedim; acemi şair! gurbete çıkışının tek nedeni, sefaletten kurtulma içgüdüsüdür. babanın kaderini yaşamak istemediğin için şimdi sıraların üstünü kirletiyorsun. çok para getiren bir üniversiteye de giremedin. insanlardan kaçtığın için de "karşıt gruplar" içinde yer alamadın. pis ve küçük bir odada kim bilir kaç arkadaşınla birlikte sefalet çekiyorsun. aman allahım dedim, bu ne karışık düzen!

başımı kaldırdım: sınıfa girilmişti, küçük konuşmaların gürültüsü bile kesilmek üzereydi. tebeşiri aldım, kolumu tahtaya uzattım: işte size matematik şerbeti. içen bir daha ayılmaz.

4.05.2022

nabokov'un malikhanesi

svetlana boym

1997 yılında iki arkadaşımla birlikte vladimir nabokov'un vyra'daki malikanesini ziyarete gittim. yazarın kendi çizdiği krokiden yararlanarak tepenin zirvesindeki eski kiliseyi ve nabokov'un anneannesiyle dedesinin mezarını buldum. kilise girişinde bizi sovyet sonrası kuşaktan olduğu belli olan genç bir papaz karşıladı.

"afedersiniz, nabokov'un evine nasıl gidebilirim?" diye sordum.

"neden oraya gitmek istiyorsunuz?" diye sordu genç papaz. "nabokov hiçbir zaman kiliseye saygı duymamıştı. tövbe etmiş miydi? yo hayır, ölüm döşeğinde bile etmedi. toprağından kopmuş yersiz yurtsuz bir adam olarak öldü. ruhu hiçbir zaman tanrının inayetine kavuşamadı. peki, neden onca insan peşinden gidiyor? neden turistler buraya geliyor? kiliseyi ziyarete gelmiyorlar ama. nasıl fotoğraf çektiklerini biliyor musunuz? makinenin objektifini kiliseden uzağa çeviriyorlar. kiliseyi karenin dışına denk getirmeye çalışıyorlar!" adamın üzgün olduğu her halinden belliydi.

sonra aniden tuhaf bir şekilde gülümseyerek, "tövbekar olmamış bir yazar tövbekar bir katilden daha kötüdür." diye ekledi. gülerken birkaç altın dişi görünmüştü.

dostoyevski romanlarını hatırlatan bu ortamda nabokov'u savunmaya çalıştım: "üzgünüm ama ben yine de bir katilin tövbe etmemiş bir yazardan daha kötü olduğunu düşünüyorum."

sonra bir kez daha, üstelik bu kez yaklaşık 10 dakika boyunca tanrının inayetinin anlam ve önemini açıklayan bir konuşma yaptı. nabokov'un hiç şansı yoktu; ölüm döşeğinde bile papaz istememişti. mezarında tek bir haç yoktu ve şöhreti abartılıydı.

"bir hristiyan olarak önce günahkarlar için mum yakmalısınız." dedi bana. "nabokov'un evini sonra arayın."

"ben hristiyan değilim." dedim. ölü yazarın bir katille mukayese edilmesine bozulmuştum. "yahudiyim."

sonrasında sessizlik oldu. papaz kızardı bozardı, arkadaşlarım da öyle. herkes bir anlığına buz kesti, kimse bunun mahcubiyet mi yoksa küfür mü olduğundan emin değildi. papazın zihninden ne geçiyordu bilinmez. rahatsız edici sessizlik biraz uzun sürdü, kilisenin camlarından içeri süzülen güneş ışınları yerde kare kare gölgeler bırakmıştı.

en sonunda papaz, "nabokov'un evi sol tarafta" diye fısıldadı. kiliseden ayrılırken her çeşitten günahkar için nasihat kitapları satan bir hediyelik eşya standına rastgeldik. kitapçıklarda entelektüel günahkarlar, safdil günahkarlar, kurnaz günahkarlar ve tövbekar günahkarlar tarif ediliyordu. ayrıca kilisenin resminin olduğu kartpostallar vardı; ama resmin arka planında nabokov'un evi yoktu. yazarın eve dönüşü herkesin hoşuna gitmemişti.

kilisenin arkasında nabokov'un evinin yıkıntıları vardı. ziyaretimizden bir yıl önce gizemli bir şekilde yanıp kül olmuştu. kundaklanmış olma ihtimali vardı; ama büyük ihtimalle elektrik sisteminin bakımsızlığından ve eskimişliğinden kaynaklanan bir kazaydı. sütunlu girişin iskeleti küllerin ortasında duruyordu; bir zamanların klasik sütunlarının içinde huş ağacı gövdeleri yatıyordu. bir de küçük bir levha vardı: "vladimir nabokov müze evi" mali ve siyasi zorluklara rağmen, bölgedeki meraklılar, mimarlar, işadamları ve tarihçiler nabokov'un oğlu dmitri'nin yardımıyla evi yeniden inşa etmek için kahramanca bir çaba gösteriyorlardı. nabokov bu bölgede yalnız dünya çapında bir şöhret değil, aynı zamanda leningrad şehri vyra bölgesinin yerel bir kahramanıydı. enkaz halindeki evi bölgenin alameti farikalarındandı; bu bakımdan ancak puşkin'in tasvir ettiği istasyon şefinin yeniden inşa edilen eviyle karşılaştırılabilirdi.

nabokov'un evi yeniden inşa edildiğinde yüzyılın başındaki rus yaşamını anlatan bir müze olacak. dahası rusya'daki bu yere duyulan özlemin dürtüsüyle eserleri eve dönüşün ve evden kaçışın yollarını çizen tövbe etmemiş bir sürgüne adanmış anma yeri olarak kalacak.

30.01.2022

ülkü

ülkü tamer

artık "genç şair" sayıldığım yıllar. beyoğlu'nda yürüyorum. galatasaray postanesi'nin önünde tarık'a (dursun k.) rastladım. yanında bir adam.

tarık bizi tanıştırdı.

adam "ülkü tamer"i duyar duymaz sırtını döndü bana, başını postanenin duvarına vurmaya başladı.

kalakaldım. adam bu defa da duvarı yumrukluyor. hem yumrukluyor hem "olamaz!" diye bağırıyor.

ilk kez gördüğüm biri. tek söz söyleyecek halim yok. şaşkınlıkla tarık'a baktım. tarık, "ben de bir şey anlamadım." gibilerden dudak büktü. sonra kolundan yakaladı adamı, "ne oldu?" diye sordu.

şöyle bir kendine geldi adam. "ne olacak?" dedi. "ege ernart'ı kız sanıyordum, erkekmiş. ece ayhan'ı kız sanıyordum, o da erkekmiş. son umudum ülkü tamer'di, karşıma böyle bir herif çıktı! ben kafamı duvara vurmayayım da ne halt edeyim!"

2.08.2021

dört yıldızlı şair

ülkü tamer

belki otuz yıl oldu. trendeyim. yolculuktan sıkılmışım. "bari restorana gidip bir çay içeyim." dedim. ingilizce bir şiir antolojisi vardı yanımda. onu alıp "yemekli vagon"a geçtim. masalar boş. çayımı söyleyip kitabımı okumaya koyuldum.

biraz sonra orta yaşlarda bir adam geldi yanıma. masaya oturmak için izin istedi. bir çay da o söyledi.

ben kitabımı okuyorum, adam çaktırmadan beni izliyor. bir süre sonra dayanamadı, "beyefendi" dedi, "bir şiir kitabı okuyorsunuz galiba.."

"evet" dedim.

"siz de şiir yazar mısınız?" diye sordu.

kazara "yazarım" desem yandık!

"hayır" dedim. "ben sadece okurum."

bir türk gencinin, hele kitap okuyan bir türk gencinin şiir yazmamasına pek akıl erdiremedi. daha önce hiç işitmediğim, bugün de hatırlamadığım bir ad söyledi. "ahmet filanca'yı nasıl bulursunuz?" diye sordu.

"bilmem" dedim. "hiç şiirini okumadım."

"peki, mehmet falanca'yı?"

"onu da bilmiyorum." dedim.

sınama sürüyordu:

"ali bilmemkim'e ne dersiniz?"

benim için telefon rehberinden rasgele seçilmiş adlar gibiydi bunlar. acaba gerçekten türk şiirinin bu kadar dışında mı kalmıştım?

onu da bilmediğimi söyleyince dayanamadı adam. "nasıl olur beyefendi!" dedi. "geçen hafta dört yıldız aldı!"

durumu nice sonra kavrayacaktım. bir gazetenin pazar ekinde okurların şiirlerine yarım sayfa ayrılıyor, gönderilen şiirler, üç yıldız, dört yıldız gibi değerlendirmelerle yayımlanıyordu.

masa komşum, bunun üzerine beni sınamayı kesti. bir daha da ağzını açmadı. öyle ya, dört yıldızlı bir şairi bile bilmeyen biriyle ne konuşabilirdi ki!

1.07.2021

müslüman

mina urgan

o görkemli alanya kalesi'ni gezerken fena bir şok geçirdim: bir de baktım, başında fes, gencecik bir adam! için için öfkeden köpürdüğüm halde, yapay bir nezaketle yanına yaklaşıp hangi milletten olduğunu, türkçe bilip bilmediğini sordum. (daha sonraları, sıkmabaş kızlara da aynı soruyu sordum hep). adı ahmet'miş. oradaki caminin imamıymış. cuma namazına giderken -o gün cumaydı- fes takarmış. "neden fes?" diye sorunca "müslüman türk'üm de ondan" dedi. "müslümanlığını bilmem ama, türklerin artık bunu kullanmadıklarını biliyorum" dedim başındaki fesi dürtükleyerek. besbelli ki, imam hatip liselerinin ilk parlak ürünlerinden biriydi o oğlan. ömrümde hiç kimseye el kaldırmayan ben, öğretmenliğimin olanca otoritesiyle, yüzüne iki tokat atıp o fesi başından alarak yere fırlatmak istedim. içimden geleni yapmadığıma da hala pişmanım. "işte tam gardırop atatürkçülüğü" diyeceksiniz. "başında fes varmış, sarık varmış, sıkmabaşmış, ne önemi var?" diyeceksiniz. "asıl sorun kafasının içini değiştirmek" diyeceksiniz. ama ben, pragmatist bir insan olarak, genç bir erkeğin başında fes ya da sarık, genç bir kızın başında saçlarının bir tek telini göstermeyen bir bez parçası olunca; kafasının içinin de kolay kolay değişmeyeceğine inanıyorum. çünkü cumhuriyet'in ilk yıllarını yaşadım. erkekler başlarına kasket geçirince, kızlar çarşaftan çıkıp başlarını açınca; davranışlarının, psikolojik yapılarının, düşüncelerinin de yavaş yavaş nasıl değiştiğini kendi gözlerimle gördüm.

27.06.2021

yanlış

salah birsel

süleyman nazif, ingiliz yazarı oscar wilde gibi dehasını yaşamına harcamış bir sanatçıdır. o keskin zekasını, diliyle yazarları, siyasetçileri sokmak yoluyla çarçur etmiştir. bir gün abdullah cevdet kendisine şöyle der:

"aman bir dizgi yanlışına kurban gittim ki olur şey değil. bir şiirimde 'vatanımın öksüzüyüm' demiştim, 'öküzüyüm' diye yayımlanmış."

süleyman nazif o her zamanki çıngıraklı kahkahasını attıktan sonra abdullah cevdet'e:

"buna dizgi yanlışı değil, dizgi doğrusu derler."

26.06.2021

üç anekdot

ülkü tamer

baba gündüz (kılıç), çocukluğumun, ilk gençliğimin unutulmaz futbolcusuydu. daha sonra antrenörlüğünde de aynı başarıyı gösterdi. şimdilerde "teknik direktör" deniyor; herhalde küçümsendiğinden, "antrenör" sözü pek kullanılmıyor.

seyircilerin küfürlerinden yakınırdı baba gündüz. bir arkadaşının küçük oğluyla maç dinliyormuş radyoda. seyircilerin ünlü "terane"si başlamış.

çocuk, "gündüz amca, seyirciler ne diyorlar?" diye sormuş.

baba gündüz, "hakemin yönetimini beğenmiyorlar, yavrum." demiş. "onu ilme davet ediyorlar. 'ilme hakem!' diye bağırıyorlar."

2.
günün birinde, yine maç kuyruğunda beklerken, yanı başımdaki köftecinin sızlanmalarını duydum. adam, bir yandan köfte tezgahının başında müşterilerine "hizmet veriyor", bir yandan yakınıyordu:

"yahu, bir sandviççi geçmeyecek mi? açlıktan öldüm."

dayanamadım. köfteleri gösterdim:

"yesene kendi köftenden."

kulağıma eğilerek fısıldadı:

"yaramaz, ağabey.."

3.
hadi adını vermeyeyim, televizyonda bir spiker maç anlatıyor. biz de seyrediyoruz. bir şut atıldı. aut. ama spiker başladı bağırmaya:

"gooool!.. gooool!.."

ne golü? top auta çıkmadı mı?

spiker hala yırtınıyor:

"goooool!"

biz mi yanlış gördük yoksa?"

kaleci topu aldı. aut vuruşunu yapmak üzere geriledi. bir an sessizlik. sonra spikerin sesini duyduk yine:

"evet, sayın seyirciler, sizler gibi biz de yanıldık!"

autu aut olarak gören bizleri işin içine niye karıştırmıştı acaba?

13.05.2021

kurtuluş

pascal bruckner

16. yüzyılda ispanya zaragoza'da bir haham, inancından dönsün diye engizisyon'un kararıyla bir çukur zindanda çürümeye bırakılmış. ispanya'nın üçüncü büyük engizisyoncusu olan bir dominiken keşişi, yanında bir işkence ustası ve iki yakın dostuyla, gözleri yaşlı hahama "kardeşçe ıslahının sona erdiği" haberini vermeye gelmiş; ertesi gün kendisi gibi başka kırk sapkınla birlikte odun yığını üzerine çıkarılacak ve yakılırken tanrı'dan ruhu için merhamet dilenecekmiş.

bu ziyaretten kısa bir süre sonra, tutsak, hücresinin kapısının iyi kapanmamış olduğunu fark etmiş; inanamasa da tereddüt ederek açmış kapıyı, birkaç meşaleyle hafifçe aydınlatılmış geniş bir hole çıkmış. görüleceği düşüncesiyle dehşet içinde sürünerek ilerlemiş. dakikalarca süründükten sonra ellerinin üzerinde bir hava akımı hissetmiş ve önünde küçük bir kapı görmüş.

haham ayağa kalkmış, kapıyı itmiş. kapı hiç direnmeden açılmış; bir de ne görsün: mis gibi kokan limon ağaçlarıyla dolu bir bahçe. gece muhteşemmiş, gökyüzü yıldız doluymuş. onca işkenceden sonra iyice güçten düşen hahamın yüreği ferahlamış, kurtulduğuna sevinmiş. şimdiden kendini hemen şuracıktaki sıradağlara doğru koşarken görüyormuş, büyük bir keyifle özgürlüğün havasını içine çekiyormuş.

birden karanlıktan çıkan iki kol sarıp sarmalamış bedenini ve bir de bakmış ki, büyük engizisyoncunun göğsüne yapışmış. engizisyoncu, gözleri yaşlı ama sürünün kayıp kuzusunu bulmuş iyi bir çoban edasını takınarak, oruçtan leş gibi kokan soluğuyla hahamın kulağına şöyle fısıldamış:

"evladım, muhtemel kurtuluşunuzun arifesinde bizi terk mi edecektiniz?"

9.05.2021

şükrü yarbay

ülkü tamer

"sınıf arkadaşımız"* şükrü yarbay, 27 mayıs'tan sonra emekliye ayrılmıştı. 28 nisan olayları sırasında istanbul'da görevli olduğunu söylüyor, şimdi sınıfta sıraları paylaştığı bizlere o güç dönemde nasıl yardım ettiğini anlatıyordu.

işkenceci polislerden yakınıyordu:

"sırtımda yarbay üniformasıyla odaya girince bir de baktım ki polisler almışlar bir öğrenciyi ortalarına, hababam vuruyorlar! ama nasıl bir dayak! ben olsam oracıkta ölmüş gitmiştim. cop, tekme, tokat, yumruk.. dayanamadım."

acaba ne yaptı diye yüzüne bakıyoruz.

"dayanamadım. çıkıp gittim."

* istanbul üni. iktisat fak. gazetecilik enstitüsü, 1961.

5.04.2021

yazı işleri

mihail bulgakov

gençlik, ah gençlik! ilk eserimi sırtımda modası geçmiş bir elbiseyle, saygıdeğer bir yazı işleri odasına götürdüm. o sıra çok güç sayılan işi başarmış, bir elbise bulmuştum kendime. bir de gülünç kravat takmıştım.

kendimi yazı işleri müdürünün karşısında bulunca gözlüğümü havaya fırlattım, büyük bir ustalık gösterip gözümle yakaladım sonra. bir yerlerde kelebek gözlüğüm ve arkaya taranmış briyantinli saçlarımla çekilmiş bir fotoğrafım olmalı.

dış görünüşüm yazı işleri müdürünü etkiledi sanıyorum. ama bu kadarıyla yetinmedim. yelek cebimden, büyük bir dikkatle büyükbabamın saatini çıkardım, düğmesine bastım, aile yadigârı cep saati, ulu tanrı adına "sion'da şarkı söyleyelim"i andıran bir hava çalmaya başladı.

çok sevdiğim, dış görünüşü beni titreten yazı işleri müdürüne bakarak, "ne oldu?" diye sordum. "ne olacak," dedi, "yazdıklarınızı geri alın ve edebiyattan başka neyle isterseniz uğraşın delikanlı." ardından doğrularak görüşmenin sona erdiğini belirtti.

giderken telaşlı sekreterine şu sözleri söylediğini gayet iyi duydum: "bizimkilerden değil."

16.02.2021

stepne

rıfat ılgaz

dolmuş dergisinin en hızlı günleriydi. hababam sınıfı öyküleri üçten ona, ondan yirmiye, yirmiden de otuza doğru ilerliyordu. ben "keselim mi artık?" diye sordukça ilhan selçuk: "aman kesme, iyi gidiyor!" diyordu.

gerçekten de iyi gidiyordu hababam sınıfı. kabataş lisesi'nde yatılı okuyan oğlum, bana yeni yeni olaylar getiriyor, anılarımı zenginleştiriyordu.

"sınıf" adlı bir kitap çıkarıp türkiyemizde 142. maddeden ilk kez içeri tıkılan anlı şanlı bir şairdim. markopaşa dönemini üstü kapalı atlatmıştım. tek başıma bu ünlü dergiyi yürüttüğüm yıllarda bile yazılarımın altında adım yoktu. sahibi ve sorumlu müdürü olarak adımın geçtiği yıllarda bile kimi yazıları benim yazdığıma kimse inanmıyor, ben de inanmamaları için elimden geleni yapıyordum.

bir gün ilhan selçuk: "dolmuş'taki hababam sınıfı öykülerini bir kitapta derleyelim." deyince şaşırmıştım. kitabın bir yazarı olacaktı. gelenek böyleydi. şairliğimi iki paralık edip adımı böyle bir kitabın üstüne koyduramazdım. öyküler dergiden kesildi. turhan selçuk güzel bir kapak çizdi. hababam sınıfı'nın haytaları jimnastiğe çıkar gibi dizilmişlerdi çift sıra. başlarında da kel mahmut. bu kapağa adımın yazılmaması için hiçbir engel kalmamıştı. ortalık sütlimandı artık. hele böyle bir kitabın basın savcısını kuşkulandırması için bir neden de yoktu ortada. ilhan:

"koyalım adını" dedi, "hiçbir sakınca yok!"

"hayır!" dedim, "gene dergideki gibi 'stepne' yazılsın kapağa!"

"derginin adı dolmuş olunca stepne'nin bir anlamı olabilir; ama bir kitabın üstünde stepne ne anlama gelir?"

"bunu okurlarımız düşünsün!" dedim.

kitap çıktı. yazarı stepne. ister dolmuş'un yedek lastiği olsun ister kitabın yazarı. okuyucu kafasını bu konu üzerinde hiç yormadan 5 bin kitap dergi gibi eriyip gitmişti. kitapçı vitrinlerinde yerini bile almaya vakit kalmamıştı. aldığım 250 lira, mizahtan, mizah kitaplarından aldığım ilk telif ücretiydi. şairlik adımı kullanmadan, mizah yazarı olmuş, kitap çıkarmış, ilk kez kitaptan para kazanmıştım.

dergi kapandıktan sonra geriye kalan yeni hababam sınıfı öykülerinin bir bölümünü de tan basımevi'nde haluk yetiş basmıştı. nasıl olsa kitap kendini sattıracaktı. bu bakımdan dizgi baskı hacıbaba işi olmuştu. kapağını bile turhan selçuk'un dergideki çizgilerinden yararlanarak ben düzenlemiştim. olmuşken olsun dedim. ünü rıfat ılgaz'ı çoktan aşan hababam sınıfı'na ilerde sahip çıkabilmek umuduyla kapağa da adımı koydurdum. birinci kitabın her bakımdan bir devamı olduğu halde ilk eleştiriler çok umut kırıcıydı:

"birincisi daha güzeldi. ne gerek vardı bu ikincisine?"

oysa dergide severek okudukları öykülerdi bunlar. kitap olarak derlenince mi gereksizleşiyor, değerden düşüyordu? bu tür eleştiriyi yapanların gene de iyi niyetli arkadaşlar olduğunu sonradan öğrendim.

babıali demirbaşlarından dağıtıcı faruk kitabı evirip çevirdikten sonra:

"nerde stepneee.." demişti, "nerde rıfat ılgaz.. herif yazmış. ancak iki hikayesini okuyabildim bu yeni kitabın. bırak dostum sen bu işleri!"

ne demek istediğini anlayamamıştım. şaşkın şaşkın bakıyordum yüzüne:

"rusçan fena değil" dedi. "doğrusu ilk kitabı çok güzel çevirmişsin!"

ben rusça biliyordum haaa? haraşo'dan başka tek sözcük bilmiyordum rusça olarak. şaşkınlıkla sordum:

"ben mi çevirmişim? hangi yazardan?"

"hangi yazardan olacak! stepne'den!"

"yani bu stepne sovyet yazarı, öyle mi?"

"bırak laf cambazlığını.. ha sovyet yazarı ha rus yazarı.. hepsi aynı kapıya çıkar. baktın birincisi iyi gitti, ikinciyi de sen yetiştirdin geriden."

babıali'nin kral faruk'u beni sinemacılarla karıştırıyordu. ya da mayk hammer üreticilerine benzetiyordu. bir koyundan iki post çıkarmakla suçluyordu yani. haklıydı bir bakıma. yanlışlığı birinci kitabın kapağına stepne koymakla değil, ikinci kitabın üstüne kendi adımı yazmakla yapmıştım. hey garip kişi! durup dururken ne diye böyle işlere özenirsin! baban da mı mizah yazarıydı? şairlik neyine yetmiyordu senin!

16.01.2021

bir soru

turan dursun

hoca okumaya başlayacaktı ki, birinin bir sorusu oldu:

"hoca efendi benim bir derdim var."

"seninki nedir?"

"elhamdulillah hepimiz şeriat evindeyiz, 'şeriatta ar olmaz' değil mi?"

"hee."

"şimdi ben avradımın memelerini ememem mi?"

"emersen ola ki süt gaçar."

"gaçarsa ne lazım gelir?"

"avradın haram olur."

"ey hele dur hoca, gurban olduğum hoca, avrat benim değil mi, hem emerim, hem gömerim?"

"gömersin, ona şeriat izin verir; ama, emmeye gelince, işte orada şeriat 'dur' diyir."

cemaattekilerin konuşmalarına göre "emme de gömme de olur" görüşü yaygındı. ne ki hocanın fetvası kesindi, kimse karşı çıkmadı artık.

3.11.2020

bay xolotl

rauda jamis

diego, bir elinde rengi atmış bir resim kağıdı, diğerinde bir baltayla, burnundan soluyarak çıkıp geldiğinde, frida atölyesinde resim yapıyordu.

"frida, köpeğini kolla. çünkü yakalarsam geberteceğim."

"hey, sakin ol." dedi frida gülerek (öfkeli anlarında diego'yu hep gülünç bulmuştur).

"suluboya resimlerimin üzerine işemiş."

frida kendini tutamadan kahkahayla gülmeye başladı. kendini tutmak için eliyle ağzını kapadı. ama gülme krizine tutulmuş, tir tir titriyor, gözlerinden yaşlar boşalıyordu.

küçük köpek hızla odaya girdi, diego'yu gördü, başını öne eğip hemen frida'nın ayaklarının dibine gitti. frida hala sağ elinde tuttuğu fırçayı yerine koydu ve küçük hayvanı kucağına aldı.

"bay xolotl.." diye söze başladı.

diego ıslak resmini ve baltayı bir yere bıraktıktan sonra, oldukça sakinleşmiş biçimde küçük köpeği ellerine alıp başının üzerine havaya kaldırdı.

"bay xolotl" dedi. "siz gördüğüm en iyi sanat eleştirmenisiniz."

26.09.2020

mesaj

yuval noah harari

20 temmuz 1969'da neil armstrong ve buzz aldrin, ay'ın yüzeyine indiler. apollo 11 astronotları bu seyahatten önceki aylarda abd'nin batısında ay'a benzeyen ıssız bir çölde eğitim gördüler. bu alan pek çok kızılderili topluluğuna ev sahipliği yapıyordu. bir yerliyle astronotlar arasında geçen bir diyaloğa dair şöyle bir hikaye vardır: 

bir gün eğitim esnasında astronotlar yaşlı bir kızılderiliyle karşılaşır. adam orada ne yaptıklarını sorar. astronotlar kısa süre içinde ay'a yapılacak bir araştırma seyahatinin parçası olduklarını söylerler. yaşlı adam bunu duyunca bir an sessiz kalır, sonra astronotlardan kendisine bir iyilik yapmalarını ister. astronotlar "ne istiyorsunuz?" diye sorar.

yaşlı adam, "kabilemdeki insanlar ay'da kutsal ruhların yaşadığına inanır. onlara halkımdan önemli bir mesaj iletmenizi isteyecektim." astronotlar "mesaj nedir?" diye sorar. adam kendi dilinde bir şeyler mırıldanır, sonra da astronotlara bunu ezberleyene kadar tekrar etmelerini söyler. astronotlar " bu ne demek?" diye sorar. "bunu size söyleyemem. sadece bizim kabilemizle ay ruhlarının bilebileceği bir sır" der.

üsse geri döndüklerinde astronotlar uzun uğraşlardan sonra yerel dili konuşabilen birini bulurlar ve ondan mesajı tercüme etmesini isterler. ezberledikleri şeyi söyleyince çevirmen kahkahalarla gülmeye başlar. nihayet sakinleşince, astronotların o kadar dikkatle ezberlediği sözlerin, "bu adamların size söylediği hiçbir şeye inanmayın. topraklarınızı çalmaya geldiler." olduğunu söyler.

20.09.2020

nietzsche'yi okumak

carl gustav jung

"kendi ruhuna bir teleskopla baktı. düzensiz gibi görülenleri gördü ve güzel yıldız kümeleri gibi gösterdi ve bilincine dünyaların içinde gizli dünyalar kattı." (coleridge)

başlangıçta beni nietzsche'yi okumaktan alıkoyan, onun gibi olmaktan gizli gizli korkmamdı. onun da çevreden kopmasına neden olan bir "giz"i vardı. kim bilir, belki de içsel deneyimlerden geçmiş, bir şeyleri sezmiş ve bunları açıklamak gafletinde bulunmuş ve kimsenin kendisini anlamadığını keşfetmişti. değişik kişiliği olan egzantrik biri olduğu ya da insanlarca öyle görüldüğü su götürmez bir gerçekti.

özellikle, fantezilerim üzerinde çalışırken, "bu dünyadan" desteğe gereksinimim vardı ve bu desteği, ailemde ve profesyonel mesleğimde buldum diyebilirim. gerçek dünyada, garip iç dünyama karşı durabilecek normal bir yaşantımın olması çok önemliydi. ailem ve mesleğim, gerçekten var olan sıradan bir insan olduğuma inanabilmem için her zaman geri dönebileceğim bir üs oldular. bilinçdışının içeriği aklımı kaçırmama neden olabilirdi ama ailem zürich üniversitesi'nden bir diplomam olduğunu, hastalarıma yardım etmem gerektiğini, bir karım ve beş çocuğum olduğunu ve küsnacht, 228 see sokağı'nda oturduğumu bilmemin bana çok yardımı oldu.

görevlerim vardı. bunlar mutluluk getiren bir gerçek olarak kaldılar ve normal bir yaşantım olduğunun kanıtı oldular. gerçekten var olduğumu ve nietzsche gibi ruhun rüzgarlarında savrulan boş bir kağıt parçası olmadığımı bana sık sık anımsatan bu gerçeklerdi. nietzsche'nin ayaklarının yere basmamasının nedeni, düşüncelerinin içsel dünyasından öte bir şeye sahip olmamasıdır. bu düşünceler ona, onun onlara olduğundan daha çok sahiptiler. kökünden koparılıp ayakları yerden kesildiği için abartıya ve gerçek olmayana boyun eğmek zorunda kaldı.

benim açımdansa, gerçekten uzaklaşma dehşetin ta kendisiydi; çünkü bu dünyaya ve bu yaşama dönüktüm. ne denli kendini kaptırsam da ya da ne denli kendimi kaybetsem bile, her zaman geçirdiğim deneyimlerin tümüyle gerçek yaşamın yönünde olduğunun bilincindeydim. görevlerimi yerine getirmek ve yaşamıma anlam katmak istiyordum. düsturum şuydu: hic rhodus, hic salta!*

*  halep oradaysa arşın burada.

18.07.2020

görev

frida kahlo

bir gün babam diego'ya yaklaşıyor ve "görüyorum ki kızıma ilgi duyuyorsunuz." diyor.

diego babamın bu sözlerini nasıl yorumlayacağını kestiremeyip kekeliyor.

"neden? ee.. evet. evet. tabii, yoksa onu görmeye gelmek için bu kadar yolu kat etmezdim."

"o zaman, beyefendi" diyor babam, "sizi uyarayım. frida akıllı bir kızdır ama gizli bir şeytandır aynı zamanda. şeytanın biridir."

"biliyorum" diyor diego.

babam da "iyi öyleyse, ben görevimi yaptım, sizi uyardım." diye sözlerine son veriyor.