1 Eylül 2026 Salı

“İnsan değişir”

—— Bu yazı Substack’te yayınlanmıştır ——

 Yaşlandığını nasıl anlarsın?”temalı yazıları sizce artık neden yazmıyorum?

Sebebi basit, nihayet yaşlandığımı anladım 🤪

Çok sevdiğim arkadaşım Deniz, “insan değişir” der. Bütün arkadaşlarımın sözlerine kıymet veririm ama Deniz’in söylediği cümleleri dinlerken, gözlerimi kısıp iyice sindirir, bir kenara not ederim ve katiyen unutmam. Psikolog kadın, okumuş etmiş, ben daha mı iyi bileceğim, der, saygıda kusur etmem.

Evvelden şahsımla sohbetlerimde “neler oluyor kız böyle” diye kaygı krizleri geçiren kendime, şimdilerde bir matra gibi tekrar ediyorum “insan değişir”. 

Kendimi değiştirmeye mi çalıştım, yoksa değişim ihtiyacı geldi ve ben akan bir su gibi yolumu mu buldum bilmiyorum. 

Bildiğim tek şey, 

bu dönemi bir fırsat olarak görmeye başladığım… kendime dönmenin bir fırsatı…bedenimi ve ruhumu anlamanın bir fırsatı

Bir gecede olmadı, olmuyor.

Yeni sürüm Matrix’teki gibi kafaya bir ekipman takıp helikopter kullanma becerisi yüklenmesi kadar hızlı olamıyor ne yazık ki… ya da neyse ki… Yeni sürüm yüklenmesinin sürece yayılması gerekiyor belki de…

Benim öncelikle 45 yaşı geçmem gerekti. Bu kimilerinde elli olur kimilerinde kırk benim kirkbeşlik olmam lazımmış. 

Kabul etmek çok zamanımı aldı. Bedenimin, cildimin, değiştiğini kabul etmek, eski ben olmadığımı kabul etmek. Yaşlandığımı kabul etmek. Evet, artık genç değilim, diyebilmek… Yaşımı hiç göstermediğimi söyleyerek iltifat ettiğini düşünen kibar insanları, bunun bir iltifat olmadığını ikna etmeye çalışmak da çok zamanımı aldı. Artık sadece gülümseyip teşekkür ediyorum, ikna etmeye çalışmayı bıraktım.

Sonra… Eski alışkanlıklarımda, ve bu alışkanlıklar tarafından yaratılan kimliğimde kalmak için inat etmeyi bıraktım. Özellikle de bana iyi gelmeyenlerde. 

“Bırakmak”, “bırakabilmek” perimenopozla yüklenen bir kabiliyet bence. 

Kadınlar, iyi gelmeyen evliliklerini, arkadaşlarını, işlerini kırkından sonra “bırakıyor”. Bu, bencillik ya da şımarıklık değil. Bu, tam da kendin olabilmek için yapmak gereken bir şey. 

Sana kötü gelen her şeyden kendini temize çekmek.

Benim bir şeyi çözmek için hemen eyleme geçmek gibi bir huyum var. Yine eyleme geçtim ama bu defa zamana yaydım. Kendime zaman verdim, aceleye getirmedim. Sakince, dinleyerek, dinlenerek…

Bu süreçte bol bol okumam, sosyal medya algoritmalarına beynimin yıkanmasını istediğim konuları nakşetmem, her önüme gelenle konuşmam, okuyanlara bıkkınlık getirecek kadar çok “yaşlandığını nasıl anlarsın” temalı yazılar yazmam, birkaç yıl boyunca hayatı kendime olduğu kadar evdekilere de zindan etmem ve tüm bu süreçten yara almadan çıkabilen ilişkime iyice sarılmam gerekti. 

Ve sonra başladı. Usulca, sanki hep oradaymışçasına öylesine başladı. 

Değişim. 

Alışkanlıklarım değişti. Eskiden sabah spor yapardım mesela, son bir yıldır bu bana zulüm gelmeye başlamıştı. Mini trambolinde birkaç dakika zıplamaya kadar inmişti hareket sürem. Tüm o okuduklarımdan sonra spor şeklim “evde yürüyüş”ten (Leslie ya da Grow With Jo ) güç antrenmanlarına dönüştü. Malum kas kütlemiz artırmak lazımdı. Benim yaşımda güç antrenmanlarını sabah yapmak, kortizol seviyesine etkisi sebebiyle, önerilmiyordu. Spor saatimi değiştirdim. 

Eskiden kilo kontrolü yaptığım zamanlarda kalori sayardım, şimdi protein ve lif sayıyorum. Evde her gün spor salonuna giden on yedi yaşında bir velet olunca, protein ağırlıklı beslenmek zor olmuyor. Hatta süper tüyolar veriyor bana, mesela sayesinde Skyr denen yağsız yüksek proteinli yoğurdumsu bir yiyeceği hayatıma kattım. Artık kahvaltıda 30gr proteinle başlamak için chia ve keten tohumlu skyr yiyorum. 

Kahvaltı demişken, yıllardır aralıklı oruç yapacağım diye kahvaltıyı atlardım. Bu yola muhterem kocamla birlikte girmiştik. O, kilo verirken ben almaya devam ettim. Aralıklı orucun da 24 saatlik ritmi olan erkeklere iyi geldiğini ama kırkını geçen kadınlarda iyi sonuç vermeyeceğini öğrenince, sabah kahvaltısı niyetine sadece kahve içmeyi bıraktım. 

Magnezyum, omega 3, D vitamini ve kolajen alıyordum zaten, kreatin de almaya başladım. 

Bir de tekrar meditasyona başladım. Bunda Hintli arkadaşlarla sohbet ederken, meditasyonun onlar için hayatlarının bir parçası olduğunu öğrenmemin etkisi oldu. Çocukluklarından beri, her gün… Hani meditasyon yapmamak garip gibi. Biri önümüzdeki yıl tatilini kırk günlük inziva ile geçirecekmiş. Bir tatil planı olarak bana biraz garip geldi ama o çok heyecanlıydı. Bizim Türklerin yoga kamplarına Hindistan’a gidip yoga hocası olup geldiklerini anlattım, şaşırmadılar, Hindistan’da Hintliden çok batılı yoga hocası varmış ve evet epey alay konusuymuş. 

Kendimi manyak gibi takip etmeyi bıraktım. Kolumdaki saatten sürekli aktivite halkası kapatmaya çalışmayı, uyku verilerimi incelemeyi bıraktım. Ya nasıl bir baskı oluşturuyormuşum ki üzerimde, bırakınca bir rahatladım ki bebekler gibi uyuyorum. 

Takip sistemi yerine hissiyat günlüğü tutuyorum. Aklıma geldikçe o anda ne hissettiysem birkaç cümle yazıyorum. Yani kendimi sabah sayfalarıyla sınırlamıyorum. Galiba şimdi bu yazı da, biraz hissiyat günlüğü gibi oldu. Hani geçenlerde demiştim ya, 

“Bu aralar, bana artık iyi hissettirmeyen rutinlerimin yerine yenilerini inşa ve inşa ederken de gözlem aşamasındayım. Rutin dediğin de, akışta olmayı dolayısıyla çaba içinde olmamayı gerektirmez mi? Yormaya başladığında, bir bakmak lazım. Değiştirmek, değişmek, dönüşmek, dönüştürmek lazım.

İşte tam da oralardayım…

22 Mart 2026 Pazar

3N 1 ben: Mart

**** bu yazı Substack’te yayınlanmıştır ****

24 şubatı severim. Henüz güdük şubat bitmemiştir, ama marta bir hafta değil sadece birkaç gün kalmıştır. Bazı yıllar, bahar havası olur bazı yıllar dondurucu soğuk. Arca İzmir’in gelmiş geçmiş en soğuk 24 şubatlarından birinde doğmuştu, 24 Şubatı en çok oğlumdan ötürü severim.

Sonra Mart gelir, marteniçkamı bağlarım, ve beklerim.

Manolyaların açmasını… Kiraz çiçeklerine nöbeti bırakmadan evvel, Brüksel sokaklarının manolya cümbüşüne dönmesini. 

Arca’yı merkezde doktora götürdüğüm gündü, dönüşte mahallelerin ara sokaklarından geçerken bir anda karşıma çıkan manolyalara sevinç çığlığını basıvermişim. Her sene bekliyorum, her sene ilk gördüğümde aynı heyecanı ve hayranlığı yaşıyorum. Ergen göz devirmesini müteakip “anne ya ne abarttın, çiçek işte zaten on güne dökülecek” minvalinde kafa sallamalar… umursamıyorum…

Her Mart olduğu gibi, bu Mart da, İlker’le “güzel ağaç da işte, dökülünce çiçeği ayrı dert, yaprağı ayrı…” istişaresi ile “en güzel manolya komşunun manolyası”na bağlanan sohbetlerimize gülüyorum. Bahçeye manolya dikmemek konusundaki kararımızı teyit ediyoruz, her sene… 

Bu Mart’ın diğerlerinden farkı kamelyamızdı. İlker şubat başı İzmir’e giderken tomurcuklar iyice kırmızıya çalmıştı, ha açtı ha açacak derken, meğer muhterem kocamın dönüşünü bekliyormuş. 

Belçika’ya ilk geldiğimiz yıldı sanırım, soğuk bir Mart pazarı “çevre kasabaları tanıyalım” etkinliklerinden Machalen’i gezmiştik. Evlerin bahçelerinde gördüğüm kırmızı güle benzeyen çiçeğin fotoğrafını instagrama koymuş, “adını bilen söylesin” deyivermiştim. Bir tanıyan çıkıp da kamelya dediği an, bir gün bahçem olursa kırmızısından dikeceğime karar vermiştim.

(Havanın bok gibi soğuk olduğunu kamelyanın buzlanan yapraklarından anlayabilirsiniz. Mart geldi ama hava hala buzzzz)

3N 1 ben - Mart özel bültenindeki 3N’nin ilk N’si “Ne yapıyorum?” tabii ki manolyalardan, kamelyalardan ibaret değil. Muhterem kocam eve döner de, evde hummalı çalışmalar yapılmaz mı? 

Daha İzmir’den uçağı kalkmadan, bahçe kulübesi malzemesi evimizin önüne bırakılmıştı. Bir “do it yourself” insanının boş oturmayacağının hepimiz farkındayız değil mi? Kendi boş oturmadığı gibi bizi de yanında ister ve bahçe kulübesi inşaası bir hafta sonu aile etkinliğine dönüşür.

Ve nihayet içinin rafları ile garajdan taşınan ıvır zıvırın yerleştirilmesiyle tamamlanır.

Öncesi…👇🏻

Ve sonrası 👆🏻

Mart yeni bir egzersize başlama ayı olarak da kayıtlara geçebilir. İlk defa Goldie Hawn’ın instagram reelsinden önüme düştü. Zıplıyordu. 

Biraz araştırınca rebounding cardionun yani trambolin üzerinde zıplayarak yapılan egzersizlerin, kırk yaş üstü kadınlar için pek faydalı olduğunu öğrendim. Eklemlere fazla yük bindirmeden lenf drenajı da sağlıyor, kemik sağlığına da iyi geliyor-muş. Bakalım, şimdilik benim ruhuma iyi geliyor, aklımda Gezi zamanı sokaklardaki sloganımız “zıpla zıpla zıplamayan tayyip”

Ne izliyorum?

Bir Türk dizisinin İlker tarafından şahsıma tavsiye edileceği hiç aklıma gelmezdi ama bir annesiyle yaşayınca ister istemez dizinin birine sarmış muhterem: Yeraltı. Ben de birkaç bölüm izledim. Uzak Şehir artık öyle bir noktaya geldi ki, ilişkimizi noktalamanın tam zamanı kanımca. Muhteremin eve intikalini müteakip televizyon kumandasına veda edince yazının “ne izliyorum” kısmı pek güdük kaldı. 

Halbuki iyi filmler izlemeye motiveydim, hele de Jeanne Dielman’ın cinayetle nihayete erdirdiği üç günlük ev işlerinin üç buçuk saate sığdırılmış filmini izlerken fark etmeyip de filmden sahnelerin üç gün boyunca aklımdan çıkmaması, ve dolayısıyla sinema sanatının gücü önünde saygı duruşuna geçtiğim düşünülecek olursa… 

Televizyonu ele geçireceğim İlker’in bir sonraki seyahatine kadar şimdilik sadece liste yapıyorum. 

Poor Things, Hidden Figures gibi… Lütfen varsa yeni iyi filmler, bir dal yorumunuzu alırım 😉

Gelelim 3N’nin “ne okuyorum”una: 

Ayfer Tunç’tan “annemin uyurgezer geceleri” Mart’ın ilk yarısında bitti.

Üç hatta dört kuşak kadının yaşamını, öyle ustalıklı bir kurgu ile anlatmış ki yazar, hayran kalmamak mümkün değil. Bazı bazı üzerinize bilgi boca edilmiş gibi hissediyorsunuz ama yorulsanız da elinizden bırakamıyorsunuz. Okurken saatlerin nasıl geçtiğini anlamadığım harika bir okuma keyfini yaşadım, hatta üstüne bir başka yazıma yorum bırakan Banu’nun tavsiyesiyle hemen Kuru Kız’a başladım. Sahi ne vakittir kitaplıkta duran bu kitaba nasıl olmuş da sıra gelmemiş, aklım almıyor. Daha ilk elime alışımda, sürüklenip gittim, böyle böyle birkaç güne kalmaz biter kanımca.

Görselin arkasından bakan İlber Ortaylı söyleşisi de İlber hocanın vefatını haber alınca sayfalarında tekrar gezindiğim bir okuma oldu. 

Ayfer Tunç kitapları arasına sıkıştırdığım tek kitap İlber Ortaylı söyleşisi değildi, dediğim gibi televizyon kumandası maç severlerin eline geçince kendimi okumaya verdim, lanet olsun içimdeki entellektüel dürtüye!

Austen Kleon’dan “Show your work” kitabı da var Mart ayında ama onu da başka yazıya bırakalım.

Siz neler okuyorsunuz bu aralar?