Helodunya büyürken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Helodunya büyürken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2014 Cumartesi

Rüzgar Gibi

Nisan 12, 2014 5 Comments
Geçti, Pazar günü dönüyoruz.

Bu tatilde fazla fotoğraf çekememişim ama çok gezdik. Neredeyse her gün dışarıdaydık. Ancak ne yazık ki hastalıksız atlatamadık.


Önce simit özlemimizi giderdik tabi ki. 


Sonra aniden minicik bir doğum günü kutlaması. Oysa bu tatilin aylar öncesinden planlanma amacı, ilk yaş gününde aşırıya kaçmadan yapmak zorunda kaldığımız doğum gününün acısını çıkarmaktı bu yaş gününde. Fakat kısmet olmayınca olmuyor, öncekinden kat be kat sade bir kutlama oldu. Babannesinin ziyarete geleceğini öğrenir öğrenmez hemen bir pasta alıp onun da dahil olması için küçük bir kutlama yaptık o kadar. Sonrasında yeniden yapabilirdim belki ama hiç canım istemedi.


Bu süreçte ben de bir yaş atladım. Pierre Loti'de minik bir kutlama selfie'si 😋


Tatilde kuzenleriyle bol bol oynadı Helo'cum. Büyük ablamın küçük kızıyla oyun oynarken.


En çok da küçük ablamın küçük oğlu ile kudurdu, mevcut extreme sporlarına yenilerini ekledi sayesinde 😄

Ansiklopediden öğrendiği astronot olma şansını yakalayınca nasıl sevindi nasıl. Tüm gece eniştesinin kaskıyla dolaştı.


Her istanbul ziyaretimde görmek istediğim blog arkadaşlarım oluyor ancak çoğu ile henüz buluşamadık. Çalışanların sadece hafta sonu olduğundan ve benim de yeteri kadar çok hafta sonum olmadığından fırsat oluşmadı. Ancak Burcu ile hafta içi görüşebildik ve Nil ile arkadaşlıkları iyice ilerledi kızımın.


Annesiyle çocukluk arkadaşı olduğum tatlı Ela ile de bol bol oynadılar. 


Tabi en çok kuzeni Egehan ile. Yemek yemeye bile vakit bulamadıklarından çoğunlukla atıştırmayla geçti ne yazık ki.


Bir Vialand'da Avrupa yakasında


Bir göztepe parkında Anadolu yakasında, gezdik durduk.

Bu hafta başından itibaren yoğun burun akıntısı ve hırıltılı öksürük başlayınca, o sırada Anadolu yakasında olmamızın da fırsatıyla ismini çok duyduğum Dr.Mehmet Çetiner'i ziyaret ettik. Anjin olmuş, antibiyotik içerikli ilaç verdi ve bundan sonraki gelişlerimizde ziyaret edeceğimiz doktorumuz oldu kendisi.

Aslında daha Helo daha dünyada yokken yıllar önce kocamla çıktığımız karadeniz turunda tanışmıştık o ve ailesiyle. Nitekim bizi de hatırladı o da. Kızımın genel durumu hakkında kafamda sorular vardı, onları konuştum ve şu dişleri de sordum. Pek anormal bulmadı kendisi.


Daha tamamen iyileşmedi ama gezmeye devam ettik. Eski çalıştığım üniversitedeki hocamı görmeye gittik ve 


Helo'cum beni yalancı çıkarırcasına uslu ve uyumluydu o gün. Geldiğinden beri oturup yemediği kadar yemek yedi ve masadan hiç kalkmadı!


Arada ananesine de eşlik etti :) Ama ananesinin ŞAPKA'sından takmak istemedi 😋


Ve her geçen gün büyüyen saçları gibi, heybemizi güzel anılarla doldurup büyüttük, sırtımıza yükleyip onların tatlı ağırlığıyla yeniden yollara düşeceğiz...


Ve sonra yine geleceğiz...

11 Şubat 2014 Salı

Oyun Dolu Günler

Şubat 11, 2014 8 Comments

Son zamanlarda hep sadece belli konu altında, daha çok bilgi veren yazılar yazdığımı, başka blogları okuyunca farkediyorum. Şöyle içimden geldiği gibi yazayım, konularda daldan dala atlayayım istedim :)

Sabahları 7-8 arasında (en geç 8) uyanan kızım uzun zamandır gece hiç uyanmadan uyuyor çok şükür. Eğer yatmadan önce karnı iyice doymamışsa, gecenin bir ortasında süt istiyor, sonra yine dalıyor. Artık hem gündüz hem gece uykularına geçişi kendisi yapıyor. Tabi bu sürede mutlaka yanında biz de uzanıyoruz. Herkes kendi yatağında uyku aşamasında bekliyor :) Artık şarkı ninni pışpış vs istemiyor ve ağzımı açtığımda hayıy isteyeyo diyo hanfendi.

Türkiyeden geldiğimizden beri hayvan aşkı yeniden depreşti. Bir kova dolusu plastik oyuncak hayvanımız var. Her gece bunları yatağının içine döküyoruz. Filin dişleri, kaplanın pençeleri iğne gibi batacak diye, bir kaç sefer o uyuduktan sonra alacak olduk. Aman aman gecenin bir yarısı eksikliklerini her nasılsa anlıyor ve hayvanları için ağlıyor, biz de apar topar yeniden koyuyoruz. Artık akıllandık katiyen almıyoruz. Bu günlerde biraz seyrelttik sayısını. Mesela şu an uyuyor beşiğinde, onunla birlikte kendi kadar büyük yumuşak bir timsah, bir oyuncak bebek ve onun biberonu, ufak bir çanta deniz hayvanları yanında uyku arkadaşı.


Uyandığında acıkmış olur ve genelde kalkar kalkmaz süt ister, bu durumda kahvatı için iki saat beklememiz gerekiyor. Kahvaltı öğünümüz felaket, çoğunlukla geçiştirilme şeklinde ne yazık ki. Uyanır uyanmaz oyun telaşı başlıyor ayrıca. Bu ara her an her yerde oyun oynuyoruz. Oyunu bırakıp giyinmiyor, dışarı çıkacaksak binbir zahmet, sofraya bile oturmak istemiyor bırakıp. O kadar çok farklı oyun oynuyoruz ki bazılarını o uyduruyor. Geçenlerde hayvanlarını diziyordu, aa dedim bu hayvanlar kaka yapmış temizleyelim. Ben hayali kakadan bahsediyordum ama gitti siyah oyun hamurunu getirdi. Hepsinin altına ufak hamur parçaları koydu, süpürdük topladık kamyona doldurduk kakaları :) bir ara da hamurdan bant yapıp hayvanların yaralarına yapıştırıyorduk :)


Yukarıdaki fotoğrafı instagrama koymuştum. Kaskını takıp itfaiye oluyor ve evde koşup duruyor. Yüksekte kalmış hayvanları kurtarıyoruz. Evet bu ara her oyunumuz hayvanlarla. Gerçi son üç gündür beybi ile de oynuyoruz. Beybiyi çok kıskanıyor, o yatağını kapacak, yemeğini yiyecek diye yarıştırıyoruz iyi oluyor :)

Geçenlerde pepee seyrederken hoptek bölümünde yandan yandan diye bir şarkı söylüyorlardı. Şarkıyı kendi kendine söyleyip yandan yandan diyor ve oynuyor. Kendine bir oyuncaktan itek yapmış onu sallayıp duruyor. Biraz büyük geldiği için pek giydirmediğim bir eteğini çıkardım, bayıldı. İtek de itek istiyor artık. Bu tip davranışların kesinlikle içsel birşey olduğunu düşünüyorum, görüp de örnek aldığı kimse yok. Yalnız hafta sonu jimnastikte bir kızın prensesli çantası vardı, kızın peşinde dolandı durdu, zor ayırdık. O kız mı dedi bilmem pinsıs demeye başladı. Evdeki scooterında da prenses resmi var, oyuncak bebeğine "beybi baat pinsıs" diyor :) 

Kitaplarla arası iyi, kütüphaneden alıyoruz hala. Orda da kitaplarını kendi seçmeye başladı. Evde henüz kullanmadığı odasını yavaş yavaş hazırlıyoruz. Odada halı yoktu, bir halı ve kitaplık namına bişey aldık, yerleştirdik (ikinci fotoğraf). Bu değişikliklerden sonra odada daha çok vakit geçiriyoruz. Havalar biraz daha ısınınca ayrı yatma aşamasına geçeriz belki.

Tuvalet alışkanlığı konusunda o hazır olmadan birşey yapmayı düşünmüyorum. Evde lazımlık ve klozet aparatı var ama klozete pek oturmuyor. Lazımlığa iki kere üstüste (akşam ve sabah) çişini yaptı ve görünce "başaydı" diye nida attı. Ben de üstüste olunca heveslendim ama sonra herşey yine eskiye döndü, bir dalga imşş demek ki . Bir kere de kakasını yaptı çok sevindi ama sonra denk gelmedi. Böyle böyle farkı anlayıp alışacak sanırım.

Gündüz uykularını saat 3 civarı yapıyor ve 2-3 saat uyuyor. Sabah sekizden üçe kadar epey yorucu oluyor ama neyse ki akşam da çok geç değil yatışı. Genelde 9.30 da uyumuş oluyor. Uyanık olduğu her an oyun, anneyle babayla hiç durmadan oyun. Öyle çok kuduruyoruz ki anlatamam. Bu arada ev işleri yalap şalap oluyor, yemek pişirme ucu ucuna yetişiyor. Şimdi mesela uyurken yemeği koyacağım ardından bilgisayara oturup çalışacağım.

Akşam uykusundan sonra eşimle bir dizi seyrediyoruz, sonra o uyuyor ben yine çalışmaya. Uzun zamandır 3den erken uyumuyorum. 3-7.30 saatleri arası dört buçuk saat uykuyla duruyorum ama yetiyor genelde. Sadece üç günde bir biraz daha uzun uyumam lazım :)

O kadar çalışıyorum ama bu ara işler öyle aksi ki, durmadan sorun çıkıyor, çabuk ilerlemiyor, olmadık engeller çıkıyor ve çok zamanımı yiyiyor. Artık şu Merkür rotasından çıksa da düzelse, sıkıldım vallahi.

İşte bizde durumlar böyle. Siz daha daha nasılsınız ? :)


7 Şubat 2014 Cuma

Helo İle Diyalog #2

Şubat 07, 2014 10 Comments
* Üzerindeki kirlenmiş kıyafetleri değiştiriyoruz, sıra çoraplara geliyor.
-anne hayıy isteyiyom
-ama kirlenmiş tatlım bak
-anne başta çobap geti 
-!!!

Normalde 4-5 kelimelik cümleleri duraksayarak söyler tane tane. İlk defa hiç duraksamadan bizler gibi söyledi ve hayret hep çoraplarını çıkarmak isterken bu sefer giymek istedi :)

* Babasıyla tahta kaşıkları topa vurarak hokey oynarlarken ben mutfağı toparlıyordum. Boynunu aşırı şekilde omzuna doğru bükmüş yanıma geldi
-anne diya üzüydü (üzüldü)
- aaa kıyamam bebeğime ne oldu gel bakayım
- baba kaşık (kaşığı) aldı. 

Sözde babası kaşıkları almış da oynatmamış. Halbuki kendi bırakmış oyunu :) İlk defa duygularını ifade ettiği bir konuşma oldu bu (yemeği, yada bişeyleri beğenmesini falan saymıyorum) ve hatta ilk defa böyle açıkça yalancıktan duygu sömürüsü yaptı :/

* Muza ilk konuştuğundan beri nana diye hitap eder. Bugün markette banana diyerek istedi ve aldık. Bir kaç saat sonra evde yemek istediğinde
- anne muz banana ver
- (ikisini birden söyledi önce şaşırdım tabi) al bakalım (soyarken ortadan ikiye kırıldı ve bir parçasını yemeye başladı, sonra bana döndü ve benim elimdeki diğer yarıyla kıyaslayarak)
- anne baaat muz küçüldü
- !! :)

Bu günlerde edilgen kelimeler kullanmaya başladı, "muz küçük" değil küçüldü dedi ve gün içinde de eliyle ezdiği bir şey için ezildi demişti.

Yas:22 ay 2 haftalık 


6 Şubat 2014 Perşembe

Su Çiçeğiymiş

Şubat 06, 2014 19 Comments


Geçtiğimiz hafta sonuna doğru kızım ateşlendi ve burnu akmaya başladı yeniden. Yine bir diş dalgası olduğunu düşündüm ama bir kaç gün sonra kızarıklıkları farkettim. Ağız kenarlarında ve civarında kızarık sivilce gibi şeyler vardı ve ateşin etkisi olarak bir çeşit uçuk olduğunu zannetmiştim. Diğer yerlerde görünce (özellikle makat civarındakiler) gözümü epey korkuttu. Ortası delik (muhtemelen patlamış) sivilcemsi spotlar yara gibi gözüktü ve pişiklerden oldukça farklıydı. Sonra kolunda bir kaç yerde, dizinde bacağının arkasında falan toplam (20-30 arası) spot saydım. Bir akşam ablamla yazışırken sakın su çiçeği olmasın dedi ve internette araştırınca o olduğu kanısına vardım. Yukarıda resmini koyduğum, baby center'ın sitesindeki görselli açıklama bire bir bizimkilere uyuyordu. Görünen spotlar da aynı şekilde idi.

Su çiçeği olduğunu anlayana kadar çoğu geçmişti ama dizindeki 4-5 spot daha geç ortaya çıktığından onları bilinçli olarak takip etmiş oldum. Önce kızardı sonra su topladı ve patladı. Bu sürede kızım hep acıdığını söyledi. Evdeki kaşıntı-alerji kremlerinden sürdüm ve bu gün iyice sönmüş durumdalar. Doktora da gitmedim, çoğu geçmişti çünkü.

Çok şükür hafif şekilde geçirmiş oldu ama düşünmeden edemiyorum. Şöyle ki;  Ablam virüs kaptıktan 20 gün sonra belirtilerin çıktığını söyledi ve buna göre virüsü İstanbul'dan almış olmalı. 1,5 yaş civarında su çiçeği aşısı olmuştu (normalde takvimde öyle mi bilmiyorum bizim biraz karıştı ülke değişimleri sebebiyle) ve muhtemelen bu yüzden hafif geçirdi. Ancak hollandada su çiçeği aşısı yapılmıyor (biz tr de yaptırdık) ve kızım bir çok kez oyun grubuna gitti. Acaba burdaki aşısız çocuklara da bulaştı mı? Umarım bulaşmamıştır.

Böylece çocukken geçirilen bu tip hastalıkların ilkini atlatmış olduk. Dün arkadaşımla dişlerden, yememelerinden dertleşirken, su çiçeğini duyunca "eyvah daha o hastalıklar var bir de di mi?" dedi :)

Varmış. Unutmuştuk hatırladık :)



4 Şubat 2014 Salı

Kimi Yerde Hüzün Kimi Yerde Neşe

Şubat 04, 2014 9 Comments
Bu sabah uzun zamandır uyumadığım kadar çok uyumuş halde uyanınca biraz keyifsiz uyandım. Nedense bana fazla uyku yaramıyor, altı saatten fazla yatar halde kaldığımda her yerim ağrımaya başlıyor ve miskinleştiriyor. Sosyal medyadaki Ali İhsan haberlerine bir ah çekip ne yazık ki hiç duraksamadan benden ilgi bekleyen kızımla meşgul olmaya başladım.

Üç gündür yine keyifsizdi, burun akıntısı, ateş ve ateşten olduğunu sandığım ama bu gün başka yerlerde de gördüğüm kızarıklıklar sonucu başka bir şey olduğunu tahmin ettiğim bir hastalık. Çok yoğun değil ama su çiçeği olabileceği kanısına vardık ablamla, aşı olduğundan belki de hafif geçiriyordu. 

Öğlen sadece 5 dakika uyuma numarası yapıp öğle uykusundan kaçtı ve tam 12 saat hiç uyumadan durup, 11 saatlik rekorunu kırdı. Üstelik bu gün biraz yalnız kalmaya ve dua etmeye öyle ihtiyacım vardı ki... Öğle saatlerinde çok uzun zamandır kanserle mücadele eden halamın vefat haberini aldım. Belki acıları dindi belki daha mutlu ama ölüm haberi ne olursa olsun insanı düşündürüyor, içine döndürüyor. Bir yandan içim acırken bir yandan kızımın neşesine ortak olmaya çalıştım ama artık ne kadar başarabildim bilmiyorum. Belki anladı ve bu yüzden normalden biraz daha uzun süre kendi başına oynadı. 

Oysa bu gün, hafta sonu jimnastik grubunu bitirdiğimiz için aldığı madalyayı, hiç beklemediğimiz için o an yaşadığım şaşkınlığı ve gururu yazacaktım. 

Neyse. Böyle işte...

24 Ocak 2014 Cuma

22. Ay Mektubu

Ocak 24, 2014 8 Comments

Can parem;

Bu ay mektubunu bir gün gecikmeli yazıyorum ama bu sefer nedeni zamansızlık değil, hangi konuyu yazacağıma karar verememem. Öyle dolu bir ay geçirdik ki, neredeyse yarısında hasta olduğun, ardından iyileşince maksimumda yaşadığın eğlenceli günlerin gönlüme ettiği zuhurları mı yazsam; iki yaş sendromu nedeniyle tavan yapan inadının, koç burcu oluşun nedeniyle kat kat daha fazla olduğunu, artık hiç bir şekilde seni yönlendiremediğimizi mi yazsam; yoksa o delifişek hallerinin ortasında birden bire gelip, yanağını yanağıma dayayarak üzerime yatmak istediğini ve bu anlarda nasıl da mest olduğumu mu yazsam bilemiyorum. 

Çok konuşuyor, çok soruyor, çok denemek istiyor, çok oynamak istiyorsun. Her konuda bir çok dönemine girdik galiba. Bir de çok yesen nasıl memnun olacağım ama neyse ki geldiğimizden beri biraz daha yoluna girdi bu iş. 

Bu yazıda sana özel bir kaç sözcüğünü not etmek istiyorum ki tamamen kendin türettin bunları, böyle çok sözcüğün var ama aklıma gelenler şöyle:

İkiye-iki tane
Dansiye- dans etmek
Mıtta-mıknatıs
Happo-hippo
Babiya-babanne

Şu an söyleyemediğin hiç birşey yok. Ama kastım telaffuz edebilme yeteneği değil, gün içinde kendiliğinden doğru sözcükleri bulup kullanıyor olmanı kastediyorum. Bazen söylediğin şeyleri bunu ne zaman nereden öğrendin acaba diye düşünüyorum ciddi ciddi. Bazen de seyrettiğin ingilizce videolardan kendiliğinden öğreniyorsun, mesela birkaç gün önce, sana hiç söylemediğim halde şekere candy demeye başladın.

Öyle hızlı öğreniyor, öyle sık oyun değiştiriyorsun ki artık hızına yetişemiyorum. Akşam olsa da uyusan, ben de biraz dinlenebilsem hayalleri kurduğum, sabahına ise deli gibi özlediğim bu günleri tüketip duruyoruz. Neyse ki anların keyfini yakalayabiliyorum.

Seni çok seviyorum bebeğim.
Amsterdam

17 Ocak 2014 Cuma

Kaldı 1

Ocak 17, 2014 7 Comments

Tatil günlerimizi hızla yedik bitirdik. Dönüş için bir günümüz kaldı. Yarın babanneye geçeceğiz, pazar günü de öğle saatlerinde Sabiha Gökçen'den Amsterdam'a. Öyle karışık duygular içindeyim ki.

Ancak bu yazının konusu bu değil. 1 kalan şey tatil günleri değil sadece,  Helo'nun dişleri. 20 dişin tamamlanmasına 1 diş kaldı ki sanırım o da bir kaç gün içinde çıkar. Zira son üç dişi bir iki gün arayla falan çıktı.

Ah dişler ah, ne çektik ne çektik, her aklıma geldiğinde kocaman bir ah çekiyorum.

İlk diş 5 ay 5 günlükken çıktı, on gün sonra ikincisi. İlk dişte tüm ağız yara ateşten, daha minicik bebe kaldıramadı :(

Üst dört diş üç hafta içinde tamamlandı yedinci ayını henüz doldurmuştu çıktıklarında.

10,5 aylıkken azılar çıkar mı, dördü birden ardarda.

12,5 aylıkken ağzında tam 12 diş vardı.

13,5 aylıkken köpek dişleri çıktı çok ağır bir hastalıkla birlikte ki bu hastalık yüzünden emzirme dönemimiz sonlanmıştı :(

Çok iyi hatırlıyorum daha köpek dişleri çıkmadan önce arka azıları kaşıyordu parmaklarıyla. Boğulurcasına sokuyordu ellerini, o gün bu gündür bekliyorduk son azıları.

Şimdi 22 ay dolmasına birkaç gün kala çıktığına göre, nerden baksan 9 aydır uğraşıyoruz son azılarla. Zaman zaman tavan yapıyordu etkisi ki bu dönemlerde illa ki kendini belli ediyordu, yemesi uykusu altüst. Galiba damak içinde yavaş yavaş büyüyor dişler ve yüzeye ulaşamasa bile ağrı veriyor. Kaç kere elime geldi iğne uçlar fakat bir bakıyordum kayboluyordu. Galiba damak şişince tekrar içine gömülüyordu.

Bir de hasta oluyor bu dönemlerde, diş nezlesi diye biliniyor halk arasında. Bence hiç birşey yememesinden doğan bağışıklık çökmesi sebep. Daha kolay teslim oluyor hastalıklara. Bu kış boyunca beş hastalık geçirdi hepsi 15 gün süren. En sonuncusu da işte tatilimizin yarısını yedi :( Hastalık sonunda ne ara çıkmış da büyümüş anlamadığımız üç koca azı diş elimize yadigar.

Ah dişler ah. Her biri hiç kolay değildi dönemine göre ama bu son azılar gerçekten en zoruymuş, en beteriymiş. Neyse ki bitiyor...

16 Kasım 2013 Cumartesi

Helo ile oynadığımız oyunlar

Kasım 16, 2013 7 Comments
An itibariyle 19,5 aylık olan kızımla bütün gün evde beraber olma şansına sahip olduğum için, oyunlarını ve günlük aktivitelerini takip etme ve düzenleme imkanım oluyor. Bu yazıda neler yaptığımızı, benim ve onun oyunlara olan yaklaşımımızı yazacağım.

Oyun sever bir anne olduğumu ve doğduğundan beri onunla hep oyunlar oynadığımı Bebekler İçin Oyunlar blogumda yazmıştım. Doğduğundan beri neredeyse her gün dans ettik (bunu hiç abartmıyorum gerçekten), şarkılar söyledim ve yaşına uygun fiziksel ve zihinsel oyunlar oynattım. Son bir kaç aydır oyunları eğlence oyunlarından çok eğitici oyunlara dönüştü ancak bu konuda da, her konuda olduğu gibi kızımı gözlemleyip onun tercihleri, hevesi ve merakı doğrultusunda oyunlar oynatıyorum. Genelde neyi oynayacağımıza o karar vermiş oluyor, biz eşlik ediyoruz. Yazı çok uzun olduğu için devamını okumak için tıklayınız

27 Ekim 2013 Pazar

Kasabamızın Çiftliği

Ekim 27, 2013 5 Comments
Amsterdam'a taşındığımızda ev aramaları süresince, evin eşimin işine yakınlığı ve bahçeli olması dışında pek bir şeye odaklanmamıştık diyebilirim. Zaten çok da aramamıza gerek kalmadı çok şükür. İkinci baktığımız evi tutmuştuk.

Oturduğumuz yerin adı Badhoevedorp. Merkeze 15-20 dakka, eşimin işine ve havaalanına 10-15 dk mesafede bir kasaba. Normalde merkeze bu kadar yakın olup da böyle bir yerleşimin olması zor bir olasılık. Çünkü aşırı yeşil, neredeyse tüm evler bahçeli ve çok bakımlı bir muhit. Burada expat fazla yok ve evler genelde kendi mülkleri, dolayısıyla daha çok seçkin kesime ev sahipliği yapıyormuş. 

Böyle bir kasabada ev bulmamız kadar önemli başka bir şans da evin kasabadaki konumu. Sanki Helo için özellikle planlanmış. Mahallenin çocuk parkı bir kaç ev yanımızda, parkın hemen yanında bir kanal ve ördekler, kanal boyunca bir bisiklet yolu, kanalın diğer yakasında küçük bir orman, ormanın içinde küçük bir çiftlik var. Ayrıca yine çok yakında kasabanın havuzu, havuzun olduğu meydanda okul ve kreşler, hemen yanında tenis kortları ( ki buraya başka yerlerden geliyorlarmış insanlar oynamak için), aynı uzaklıkta ters yönde stat ve spor merkezi ( kasaba festivalleri burada yapılıyor) yer alıyor. Her şey o kadar yakın ki mesela eşim havuza şort ve terlikle yürüyerek gidiyor :)

Biz de bahsettiğim çiftliğe sık sık gidiyoruz kızımla. Burada biraz vakit geçirmek ikimize de iyi geliyor.

Burası ormanın içinde çiftliğe giden yol

Yine ormandan bir kare

Çiftlikteki her hayvanın resmini çekmemişim. Hindiler ve tavuşkuşları bunlar. Farklı cinslerde tavuk ve horozlar,  güvercinler ve kuşlar da var.

Bir inek bir at ve iki eşek


Eşek ve ineklerin yanına girilmiyor ama kendilerini sevdiriyorlar.

Keçiler güneşleniyor.

Keçileri sevmek için alana giriş serbest.

Çeşit çeşit tavşanlar var


Hamster ve fare çeşitleri

Bir tane de domuz var :)

Yukarıdaki resimde ise girişi gözüküyor. Çocuklar için oyun alanı ve elmalı turta kahve gibi şeylerin satıldığı minik bir cafe var.

Helo oyunlara dalıyor hemen. Zemin aynı zamanda horoz ve tavukların eşelendiği alan ;)

Artık büyük salıncakta sallanabiliyor kuzum.

Bu çiftliğin yakınında herhangi bir ev yok. Dolayısıyla kime ait bilmiyorum. Sanki çocuklar için düzenlenmiş bir alan gibi. Genelde gönüllüler çalışıyor. Hafta sonu gittiğimizde 10-14 yaşlarında çocukların da çalıştığını görmüştük. Hayvanları suluyorlar, yemliyorlar ve ahırları temizliyorlar. Tabi hepsinde tulumlar ve çizmeler var. Şahsen ben çocuk olsam haftada bir iki saat bu şekilde geçirmek isterdim. Doğayla ve hayvanlarla olmak bir harika.

Bu çiftliğin geliri nerden sağlanıyor bilmiyorum ama cafe ve ufak objeler satan bir dükkan var. Bir de çıkış kapısında bir kumbara. Genelde her gidişimizde başka kişiler de oluyor. Epey ziyaret alıyor olmalı. 

Bir kaç hafta önce şehir merkezinde böyle bir yere gittik. Amsterdam Mamas diye bir site var ve orada çocuklar için etkinlik mekanları listelenmiş. Bu listede yer alan merkezdeki bu yer bizi hayal kırıklığına uğrattı. Apartmanların arasında küçücük bir yer, bir kümeste birkaç tavuk ve tavşan o kadar. Bir de ufak bir park. Bizim burdaki çiftlik ondan çok daha güzelmiş ve hiç başka yerleri aramamıza gerek yokmuş.






25 Ekim 2013 Cuma

19 ay mektubu: rüzgar gibi geçti

Ekim 25, 2013 0 Comments
Ay yüzlü meleğim

Geçen mektubu yazmaya ay bir gün geç kaldım hayıflanırken bu ay üç gün geciktim :( Hayır günü unutmadım asla ama yazmaya fırsat bulamadım. Bu ay gerçekten rüzgar gibi geçti. O kadar çok şey yaşadık ki bu ay hangisini öne çıkan konu olarak seçeceğime karar veremiyorum.

Artık düzenli bir sosyal hayatın var. İlk başta yadırgadığın oyun gruplarına gayet iyi alıştın. Jimnastik grubunda 18 aya kadar olan gruptan, 19-36 ay grubuna atladık ve bu sana daha iyi geldi. Diğer grupta da yürüyenler vardı ama çoğu ufaktı ve senin sıkılmana neden oluyormuş o grubun aktiviteleri. Yeni grupta daha katılımcı ve hareketlisin. Hatta evde de jimnastik yapıp duruyoruz beraber ve koltuk kenarlarında yürümek/emeklemek en sevdiğin.
Dilin her geçen gün daha da açılıyor. Artık gün içinde iletişim sorunumuz kalmadı. Durmadan konuşuyorsun ve bazen başım bile şişiyor konuşmandan. Gerçekten.

Ve geriye baktığımda hatırladığım nedense en zorlandığım yerler. Tavan yapan inadın, ağlamaların beni çok çaresiz hissettirdi bu ay. Yavaş yavaş alışıyorum ama büyük bir pheeeew diyemeden geçemeyeceğim.

Bu yeni dönemde artık sürekli aktivite yapmak istediğin için ve oyuncaklar, oyunlar, kitaplar sana yetmediği için yeni oyunlarımız ev işlerini beraber yapmak. Evin bilimum yerlerine dağılmış çöpleri atmayı, yumurta kırmayı, yemeklerin hazırlanma işlerini, sofraya tabak ve bardakların taşınmasını, lavaboları yıkamayı, senin tuttuğun küreğe süpürüp, küreği çöpe dökmeyi, makineleri boşaltmayı... gibi bir çok şeyi beraber yapıyoruz. Bunları yaparken çok mutlusun ve eğleniyorsun. Bazen bu işler bitmek bilmiyor ama olsun ;)

Her gün gözlerimin önünde mucizevi şekilde büyürken bu anına ortak olabildiğim için ne kadar şükretsem az. Hele ara sıra gelip boynuma sarılman, üzerime yatman, ellerinle yanaklarımı tutman, muck sesi çıkararak öpmen yok mu? İşte bu anlarda beni anne olarak seçtiğin için, rabbim bu mutluluğu yaşattığı için şükrediyorum.

Amsterdam



11 Ekim 2013 Cuma

Uykusuz Bir Günün Anatomisi

Ekim 11, 2013 6 Comments
Çok şükür gece uyuyoruz da son bir kaç haftadır gündüz uykularına direniyor Helodünya. O kadar uzun süre uyumadan duruyor ki benim pilim bitiyor. 8-9 saat hiç uyumadan rahatça durabiliyorken, geçen hafta sonu iki gün üstüste gündüz hiç uyumayarak 11 saat full enerjiyle ikimizi de üzerinden tır geçmişe döndürdü.

Bu hafta içi biraz da hastalık nedeniyle gündüz uykularına döndü ama normalde 1-2 saat uyuduğu tek uykuyu, dün 40 dakika ile geçiştirdi mesela. Bu gün de saat 5 te hala uyumadığında (uyandıktan 9 saat sonra) tamam dedim, hastalık bitti direnme yine başladı. Bu sürecin sonu gündüz uykularının tamamen bitmesine gider mi bilmem artık, görücez :/

Bugün öğle saatlerinde, zırt pırt yağan iki yağmur aralığında çıkan yarım saatlik güneşi kaçırmama arzusuyla pusete attım, mis gibi hava, uykusu geldi uyusun diye. Bir ara daldı dalacak oldu, yeniden canlandı. Baktım uyumayacak markete gidelim yorulsun, dönüşte uyur dedim. Markette araba sürdü, ürünleri aldı koydu boşalttı kaldırdı, dönüşte pusette uyudu mu hayır, çünkü giderken sütünü içmesine rağmen sabah pek birşey yemediği için, markette de epey oyalandığımız için karnı acıkmıştı.

Oysa daha sabahtan öğle uykusu boş zamanı programımı yapmıştım;  Banyo.

Bir kaç saat sonra yine bir uyku mayışması, yatırdım okşadım sevdim, dinleyenin uykusunu getirecek ninniler söyledim. Birkaç oyuncağıyla yattı, on dakka sonra  yok o sıkıştı, yok bu düştü, diğeri battı derken o uyku dalgası da geçti gitti. Banyo planı suya düşmüştü zaten, bu saatte uyusaydı aylardan beri ilk defa görüp aldığım milföy hamurunu böreğe dönüştürme hayalim de suya düştü.

Saat zaten üç olunca sinirlerim iyice gerildi. Bu saatten sonra uyursa artık yemek yaparım başka da birşey yapamam derken saat 5 oldu ve hala uyumadı. 5 te aldım beşiğine koydum, vicdanım paramparça ağlamasına göz yumdum. Sonra uyudu. Biliyorum böyle huzursuz uykuya dalınca rahat uyumaz sık uyanır beni bulamazsa korkup ağlar diye ( dün böyle bir kriz yaşadık çünkü) yanında oturdum. Gerçekten yarım saat sonra ağlayarak uyandı, kucağımı istedi, salona indik orada kucağımda uyumaya devam etti. Kucağımda uyurken akşam yemeği yapma planım da suya düştü. Neyse ki gündüz bir ara bir tencere pratik bir yemek koymuştum.

Kocacım gelince milföyleri yapabildim ama bekle allah bekle pişmez. Meğer fırının başlat düğmesine basmayı unutmuşum. En sonunda geç de olsa yedik ama bende ne kafa kaldı ne göz.

6 Ekim 2013 Pazar

Sosyalleşme Çabaları

Ekim 06, 2013 5 Comments
Biliyorsunuz Amsterdam'a taşındığımızdan beri yalnızız. Daha doğrusu önceden de yalnızdık da az da olsa arkadaşlarımız vardı. Burada ne arkadaş ne komşuluk ilişkileri olmayınca, sokağımızdaki park da genelde boş olunca, ne yazık ki Helodunya'nın oynayabileceği ve etkileşeceği kimse yok. Yaşının ilerlemesiyle birlikte ihtiyaç duyduğu sosyal ortamı sağlamak adına taşındığımızdan beri araştırma yapıyoruz. Araya yaz tatili girince ve biz de Türkiye seyahati yapınca bu sosyalleşme etkinlikleri biraz gecikmiş oldu ama bu günlerde yavaş yavaş başladık. Gerçi her hafta sonu mutlaka çocuklara uygun bir mekana bir gezi yaptık ama tabi asıl istediğimiz sürekli göreceği arkadaşlıklar edinmesiydi. 

Burada 2 yaşına gelen her çocuk, neredeyse her mahallede olan yarım günlük oyun okullarına (playschool) başlıyor. Bu yerler devlete ait ve aylık ücretleri oldukça az. Fakat sanırım her çocuk gitme mecburiyetinde değil ama çoğunlukla gidiyorlar. Bizim eve oldukça yakın böyle bir yer var ama henüz yaşı uygun olmadığı için gidemiyor. Geçenlerde bilgi almak ve vermek için sosyal hizmetten gelen bayan bu okullara yabancı çocukların öncelikli alındığını, onların flemenkçe öğrenmelerini istediklerini, haftada birkaç gün dil adaptasyonu için özel öğretmen geleceğini, teşvik amaçlı yabancılardan çok az bir aylık aldıklarını söyledi. Helo'nun da dört gün yarım gün gitmesini tavsiye etti ( gün sayısı değilebiliyormuş tercihe göre). 

Bundan başka çalışan annelerin çocuklarını bıraktığı ücretli tam gün kreşler var. 0 aylıktan itibaren kabul ediyorlar. Yine burada haftanın bir kaç günü, tam veya yarım gün gönderme seçeneği var ama fiyatı müthiş pahalı. Bizim amacımız bakım değil de oyun olduğu için bu seçeneği geçtik. 

Dolayısıyla geriye anne- bebek katılımlı oyun grupları kalıyordu. Amsterdam genelinde o kadar çok alternatif var ki bunların içinden bize konum olarak yakın ve içerik olarak uygun bulduklarımızın deneme derslerine başladık. Bu oyun grupları ikiye ayrılıyor. Biri annelerin toplanıp çay kahve içtikleri çocukların da oynadıkları gruplar, diğerleri de başlarında bir eğitmen eşliğinde (artık konusu ne ise) anne çocuk grupları. Hepsi ücretli. İlkinde anneler kiraladıkları mekanın parasını çıkarmak için para topluyorlar, ikincisi de zaten bir kurum olduğu için ücretli. Yine de bu ücretler makul düzeyde.

Biz eğitmenli grupları tercih ettik. Genelde ilk derse ücretsiz katılıyorsun, eğer memnun kalırsan 10-20 derslik paketler satın alıyorsun. Bunlardan biri geçen hafta deneme dersine katılmayı niyet ettiğimiz ama yerini bulamayınca saatini kaçırdığımız Baby Sensory. Bu hafta yeniden şansımızı deneyeceğiz ve eğer Helocuk hoşlanırsa katılacağız gruba.

İkincisi ise, bu hafta sonu ikinci kez katıldığımız theLittleGym grubu. Yani ilk denemeden sonra üye olduk ve 20 derslik bir pakete başladık. Şu ana kadar gittiğimiz iki derste de sürenin yarısında olmayacak şeyler yüzünden ağladı. Grupla ortak hareket etmeye, toplumdaki kurallara uymaya, oyunların sırasını beklemeye hiç alışkın olmadığından bu huysuzlukları. Ancak ikinci sefer ilkine göre bazı açılardan gelişme göstermesine vesile oldu, zamanla toplulukla yaşama alışacağını umuyoruz ki iki yaşında oyun okuluna başladığında geçiş biraz daha kolay olsun.

Bu derslerde bir salonda çocuklar ebevenleri ile toplanıyor, bizim grubun hocası Dennis önce ziller dağıtıyor, şarkı söylüyor, şarkıya zillerle eşlik ediyor çocuklar, ardından hepsini selamlayıp hi five yapıyor. Sonra çeşitli hareketler gösteriyor biz de yapmaya çalışıyoruz bebekle ancak bu konuda pek başarılı olamadık henüz, Helo sultan keyfinin kahyası ile takılmayı tercih ediyor.

Yine de son derste az biraz hareket yaptı, bknz aşağıdaki resim :)


Son derste oyuncakları paylaşma konusunda bir tecrübesi oldu, başlangıçta pek hoşlanmasa da alıştı. Ayrıca oyunlar için sıra beklemesi gerektiğini anladı sanırım. Toplarla oyun zamanı gelmediği halde onları isteyip ağlamıştı, Dennis vermedi, biz de vermedik. Top zamanı gelince ise çok az oynadı. Ders sonunda konuştuğumuzda ise olayın farkındaydı ki babası

-" bir kız vardı bugün hep top için ağladı ağladı hiç susmadı, sonra toplar gelince de oynamadı kimdi o" 
diye sorduğunda sırıtarak
-Diya 
Olarak cevapladı yaramaz.

Bir diğer etkinlik olarak da haftada en az bir kez havuza gitmeyi düşünüyoruz. Yine  şansımıza kasabanın havuzu eve çok yakın ve haftada iki gün bebek/çocuk yüzme dersleri oluyor. Bu derslere henüz katılmadık ama serbest zamanlarda gidip takılıyoruz ve ilerleyen zamanlarda derslere de düzenli girmeyi umuyoruz.

Herhalde bu kadar aktivite şimdilik yeterli olur, yani umarım :)

3 Ekim 2013 Perşembe

#helonunilkkelimeleri

Ekim 03, 2013 5 Comments
16. aya kadar normal bir gidişat sergileyen konuşma becerisi bu aydan sonra ivmelenerek arttı. Artık twitterda #helonunilkkelimeleri etiketi ile kayıt almaya yetişemiyorum. Şuan gün içinde yaptığı her şeyi söyleyebilecek kadar çok konuşuyor. Söylediği her kelimeyi buraya yazmam zor çünkü sayısı epey fazla ve ne yazık ki bir zamandan sonra normal gelmeye başlıyor.

Şu anda parkeler üzerinde kayıp şam fıstığı yerken napıyorsu diye sorunca KAYDI deyip kalktı ve DAA DAA istedi fıstıktan. Dün aldığımız AĞAKKA ları çok sevdi ev içinde bile onlarla dolaşıyor. Ama AYAĞ dan çorapları ÇIKKAmadan olmaz. BEYBİ sini uyutmak için ÖĞTÜ istiyor, oyuncak ADAM ları AĞABA lara bindirirken merdivenleri TIK TIK diyerek çıkartıyor. Sabah tv de hollanda çocuk kanalında EALMA ağacı vardı ve onlara APIL dendiğini duyunca öyle demeye başladı. Kitabındaki SİTAR ları ve İTSY leri hemen buluyor. En sevdiği programlar AYI , SAŞA ve AĞMAYA. Taşıtlardan favorileri ise KOKTEER  , KOKOR ve KAĞKAY. Hep beraber merdivenlerde OKKURuyoruz ve BABİYE nin verdiği PANDA KİKAPını okuyoruz. Sonra sıkılıp KAKıyoruz ve biraz da ANNİnin ALİsini KAPTIIII yapıp kaçıyor. Çoraplarından KUKA yapıp oynatıyoruz ve NENNİ yaparken mutlaka kocaman SİMSAAHa sarılmak istiyor.

SADİsine oturup BOYİ yapmayı çok seviyor ama KALİMlerin KAPAnı açamıyor. Hemen ANNİ GEAL GEAL deyip çağırıyor ve AÇ AÇA  diyor açmam için. Boya bulaştırdığı yerleri Sİ Sİ deyip uyarıyor ve BALU yapıp siliyoruz. Bütün gün evde bir AŞAAA bir APa gezip duruyoruz ve çatı kantındaki ÇANTAyı alıp   OKU(l)a gitme oyunu oynuyoruz. İçeceklerden ŞU, ŞÜT ve AYYANı çok seviyor, AYSKRİM ise hastası. PAĞKA gittiğimiz zaman KAYDI ve TATTİ yapmayı PİT PİT ları koparmayı SOPAlarla oynamayı ÖÜĞDEK lere mama vermeyi seviyoruz. Sevdiği şarkılar EYSİ, İTSİ, BAA BAA, TİNKIL SİTAR. Şimdi NAA NAA seyretmeye gidiyoruz hepinize TAAAG diyor :)

Bakalım ne kadarını anlayacaksınız :)

24 Eylül 2013 Salı

18. Ay Mektubu : Hoşgeldin Ben Kavramı ve Korkular

Eylül 24, 2013 3 Comments
Gözlerimin ışığı yavrum;

Bu ay mektubunu bir gün gecikmeyle yazdım ki sanırım bu ilk oluyor. Dün yine direndiğin günlerden biriydi ama bu gün biraz daha normalsin çok şükür. İki yaş sendromunun ilk belirtileri bunlar, çoktan başladı fakat bu şekilde dile getirmekten kaçınmak istiyorum. Sendrom mendrom dedikçe olayı beynimizde daha büyük bir mesele haline getiriyoruz ister istemez. Bu süreç de, öncekiler gibi büyümenin, gelişmenin bir parçası.

17. ayını doldurduktan bir iki gün sonra adını söylemeye ve ben kavramını ifade etmeye başladın. İlk günlerde Dika diye söylediğin ismin, önce Diga'ya dönüştü, bu günlerde de g biraz daha yumuşayarak Diya halini aldı. Bir şeyi kendin yapmak istediğinde, kendi yansımanı gördüğünde ismini söyleyip, parmağınla kendini işaret ediyorsun. İlk haftalarda günde elli kez kişileri sayma işini yapıyorduk. Ortamda kim varsa tek tek söyleyip (anne, baba, dede ..., Diga) saydık. Benim en hoşuma giden ise, beraber yaptığımız işleri ifade ediş biçmin. Mesela yemek yiyorsak, "anne,baba,diga mama" diyorsun. Benzer şekilde "anne,diga e-e" , "anne, baba, diga atta" vs. Son haftalarda bu söylemlerin azaldı çünkü artık iyice öğrendin ben kavramını ve hatta Diga yerine ben demeye başladın. Benzer şekilde eşyalar kime aitse onun ismini söylüyorsun ama nın ekini getiremediğin için son heceyi biraz uzatıyorsun. Örneğin babanın terliği demek için babaaa teğlik diyorsun. Söylediğin sözcüklerin sayısı müthiş arttı, pek doğru olmasa da zamanları kullanmayı başladın. Önceden geal diye beni çağırırken şimdi gealdi diyorsun ya ben de "e tabi çocuk benim geleceğimden emin, bir dakika sonrasını öngörüyor" diye düşünüyorum :)

İkincisi ise ben kavramının gelişmesine bağladığım korkuların. Ben (biz) ve onlar ayrımını idrak edince, diğer insanlardan çekinmek, bazılarından aşırı derecede korkmak gibi bir davranış ortaya çıktı. Bu da kucağıma daha fazla yapışmana sebep oluyor. Bu ay boyunca korkular ve geçirdiğin hastalık dolayısıyla kucağımda yaşadın neredeyse. İlk ayları saymazsak, diğer ayların toplamında bu kadar çok kucağımda kalmamıştın diyebilirim. Kucağımda olmandan çoğunlukla memnun olsam da, kucağıma geliş sebeplerini görmek her defasında beni endişelendiriyor. Acaba korkuların kalıcı olur mu, bu çekingenliğin geçer mi, bu duyguları hissettiğinde acaba doğru davranıyor muyum diye kafamda bin bir endişe. Bu aya kadar, özgüveninin çok yüksek olduğunu, gayet rahat bir karakterin olduğunu düşünüyordum (belki hala öyledir bu süreç geçicidir). Bir de aynı burç olduğumuzdan mıdır nedir, bazı olaylara takındığın tavırlar benimkiler ile aynı. Bunları görmek beni çok etkiliyor.

Dün mesela, uyumamak için ağlıyor ve telefonu istiyordun. Ben de vermedim ve ağlamana göz yumdum. Bir süre ağladıktan sonra sustun, gözlerini boşluğa dikip elindeki tülbeni sıkarak ve bana hiç bakmadan, kıpırdamadan durdun. Bu tavır benimkiyle tıpatıp aynı. Böyle anlarda ben de güçlü olmaya çalışır, gurur yapar ve gözlerimi boşluğa dikerim. Aslında dokunsalar ağlayacak durumdayımdır ama bir süre sonra geçer. Adım gibi emindim ki bıraksaydım durmaya devam ederdin ama o dokunuşa ihtiyaç duyduğunu kendimden biliyorum. Kucağıma aldım, öptüm, sevdim,  sen ağladın ben ağladım ve beraber uyuduk. O zaman bu inatlaşmayı yapıp seni gereksiz yere üzdüğüm için kahroldum, zaten 15 dakika sonra uyuyacaktın.

Bu gün ise, dünkü olaydan ders çıkarıp inatlaşmayı kestim. Gerçekten de uykun geldiğinde yanıma geldin, yüzünü yüzüme dayadın, kolunu boynuma attın ve uyudun. Bu hissi asla tarif edemem. Güya biz seni yetiştiriyoruz be çocuk, sen her şeyi zaten biliyormuşsun.

Sevginin esiri olmuş Annen,

Amsterdam

17 Eylül 2013 Salı

Biz onların öğrencisiyiz

Eylül 17, 2013 3 Comments
Unutmadan yazmak istediğim bir olay var. Amsterdam'a gelmeden önce son gece Helodunya'nın bazı tavırları beni oldukça şaşırttı. Bunları gördüğüm zaman demek ki kızımın bu hayata dair misyonu buymuş diye iç geçirdim defalarca. Şimdi mantıklı düşününce ona böyle bir sorumluluk yüklemenin yanlış olduğunu düşünüyorum tabi. Çocuklar gerçekten tüm duyguları anlıyorlar ve beni şaşırtan kızımın o akşam bir şeyleri düzeltmek için kendini feda etmesiydi. Durun en başından anlatayım.

Bir aya yakın Türkiye'de bulunmamıza rağmen babannesi ile iki kez, eşimin babasıyla bir kez görüşebildi Helodunya. Bunda onların tam o sırada ev taşımaları, eşimin ilk iki hafta yanımızda olmaması sebebiyle benim tek başıma kızımla karşıya geçip ziyarete gidememem, eşim geldikten sonra da Antalya tatili, doktor kontrolleri vs sebep. Öyle böyle derken sadece dönmemizden önceki akşam babannede kalabildik.

En son dedesiyle 9 aylıkken gelişimizde temas kurabilmiş ve o zaman da pek hoş bir anısı olmamıştı. Üç katı kucağımda kızımla çıkıp yorulunca, dedesi kapıda onu aniden kucağımdan alınca basmıştı yaygarayı. Dedesi de bir an için düşünememiş olsa gerek, kucağımdaki bir paket değil canlı duygulu bir insan. Zaten o anda yol yorgunu olan kızım, bir de tanımadığı biri tarafından annesinin kucağından çekilince, o kişiye karşı bir mesafe koymuştu. Sonraki saatlerde araları biraz yumuşamıştı ama etkileşimleri hep mesafeliydi. ( Yazıda karışmasın diye dedeleri ayırayım, eşimin babası M. Dedesi, benim babam A. Dedesi olsun be bu yazıda genelde kayınpederimden bahsediyorum)

Geçmişteki bu tecrübeden sonra bu kez karşılaştıklarında kayınpederim temkinli ve mesafeliydi. Uzaktan seviyor, gülümsüyor ya da konuşuyor fakat yaklaşmıyordu. Dila da onu görünce başını bana gömüyor, uzaktan kaçamak bakışlar atıyor oldukça çekingen davranıyordu.

Yemek saatine kadar Dila babannesi ile gayet rahat etkileşmiş, ona kendini sevdirmiş ve beraber oyun oynamışlardı. Masada konumlarımızı ayarlarken dedesine fazla yakın koymamayı planlamıştım. Herkes ufak sohbetler eşliğinde yemeğini yiyiyor, ben daha çok Dila ile meşgul oluyordum. Yine pek yemedi ama bir kase yoğurdu kendi başına yemekte ısrar etti ve tabi ki bolca döktü. Ben de bir ara şakayla karışık kızgınlıkla Allahım Yarabbim Dila döküyorsun gibi birşey söyledim. Allah dediğimde taklit ediyor ama yarabbim kısmını pek duymuyordu, hoşuna gitmiş olacak ki "aebbim" demeye başladı. Biz onu duyup bir kahkaha patlattık. Hepimizin güldüğünü görmek çok hoşuna gitmiş olacak ki onlarca kez aebbim deyip ardından hehihehe diye gülerek bizi güldürdü. Gerçekten çok komik olduğu için hepimiz gerçekten gülüyorduk ve on dakika kadar böyle sürekli güldük.

Sonradan günü kafamdan geçirdiğimde bu gülme anının onun o akşamki planının ilk evresi olduğunu düşünüyorum. Oyunu bir kez yapıp bırakabilirdi ama bırakmadı. Bizi o kadar çok güldürdü ki ortamdaki soğuk ve mesafeli hava dağıldı, herkes kıvama geldi.

Yemekten sonra saat sekiz civarı olmuş ve uykusu gelmişti. Uyumak için diğer odaya götürmeye çalıştım bir kaç kez. Her seferinde kapıya tutunuyor, utangaç bir eda ile ama aslında bana bak diyen gözler ile dedesine bakıyordu. Dedesi de tv izliyordu. Odada serbest bıraktığımda ise onunla etkileşmeye çalışıyor ama bir tepki alamıyordu. Onu öyle görünce tamam dedim dedesiyle ilgili bir mesele var. Bu gece onu çözmeden yatmayacak anlaşıldı.

Kayınpederim onun sinyallerini anlayamayınca ben dillendirdim, Dila senden birşeyler bekliyor dedim. Fakat o da ne yapması gerektiğini kestiremiyordu. Ben de Dila'ya puzzle oyuncağını verdim, git dedene nasıl yaptığını göster dedim. Beraber yere oturdular (ama hala mesafeliler) , Dila puzzleı yaptıkça alkışladık hep beraber, bazı parçalarda dedesi de tuttu beraber yaptılar böylece ilk tensel temaslar gerçekleşti.

Uyku konusunu gündeme getirdim yine reddedildim galiba daha istediği olmamıştı. Sonra beraber top oynadılar, ben tatil videolarını gösterdim, bu sırada yanyana oturdular, dedesi başını okşadı, sonra biraz daha oyun. Aralarındaki mesafe kalkmış, temas başlamıştı fakat tam kucaklaşma olmamıştı hala. 

Bu arada uykusu da epey gelmişti, saat ona geliyordu. Normalde bu saatlerde de yattığı oluyor ama o gün erken uyanmıştı öğle uykusundan ve çok uzun süredir ayaktaydı. Bazen düzeni bozulduğunda çarşafta sallamayı teklif ediyoruz. O da dedesinin sallamasını istedi. Bu çok şaşırtıcı bir durumdu bence çünkü açıkça ifade etmişti artık dedesinin ilgilenmedini istediğini ve genelde bu sallama uyutma kısmı özel anlarımızdandır fazla müdahale istemez. Çarşafta ona dönük yatırdım ve sallamaya başladık. Uyumak ne kelime gittikçe azdı, çarşafın içinde tepinmeye, akrobatik hareketler yapmaya başladı ve her yaptığı kuduruklukta dedesinin tepkisini merak ediyordu. Dakikalar sonra uyumayacağını anlayınca vazgeçtik, diğer odaya götürdüm ağladı. Salonda babası ve dedesinin yanında oturacakmış, kucağımda onlarla maç seyretti, sonra kucağımda daldı, aldım odaya götürdüm, odaya girer girmez ağladı, bu böyle üç kez devam etti. En son seferde çok uzun süre kucağımda dalmasını beklememe rağmen diğer odada yine uyandı ve ağladı ama bir şekilde uyuttum sonra. Çok uykusu olmasına rağmen ısrarla yanında durmak istiyordu dedesinin.

Sabah olunca da biraz geç kalktığı için dedesi dükkana gitmişti ( kırtasiye dükkanlar var) evde onu aradı, sonra biz onu ziyarete gittik, on dakika kadar gördük ve havaalanına yola koyulduk.

Dışardan bakınca bu olanlar çok normal gözükebilir ama işin iç yüzünü bilenler için  farklı. Kayınpederim babasız büyümüş ve belki bu yüzden çok sıcak bir baba olamamış. Eşimin babasıyla ilişkileri benim babamla olana göre çok daha mesafeli. Eşimin erkek kardeşi de çok yakın bir zamanda evden ayrılıp iş için Ankara'ya yerleşti ve kayınpederim belli etmemeye çalışsa da bundan çok etkilenmiş. Üstelik kaynımı sürekli eleştirir ve o kadar başarılı olmasına rağmen pek takdir etmezdi. İşte Dila dedesinde eksik bir şeyler hissetmiş olmalı ki o gece sanki onu iyileştirmek için uğraştı durdu. Ona sevgisini verdi, beraber eğlendiler, ten teması kurdu ( ki eminim uzun zamandır çocuklarına dokunmamıştır), bir nevi ruhuna dokundu. Belki daha zamanı olsaydı işi dedesinin sırtına binip atçılık oynamaya kadar ilerletecekti ve dedesine çocukluğunu yaşatacaktı  :) Kimbilir belki bir dahaki sefere olur.

Bu yaşadıklarının ardından kayınpederimin ne hissettiğini, etkilenip etkilenmediğini bilmiyorum ama ertesi sabah her zamankinden daha mutlu göründü bana. Üstelik Dila yine sabah mahmurluğu yüzünden çekingen davranıyorken, dedesi daha girişkendi bu sefer.

Normalde benim babama dedi diyordu ve biz acaba bu dedesine ne desek başka bir şey mi desek diye düşünürken ona da dedi demeye başladı. Onlar oynarken çektiğim videoları seyrederken ona da dedi diyor ve bir ay boyunca her gün gördüğü diğer dedesinden pek de ayırt etmiyor, onu da çok sevdi.

Dila'nın isim anlamı gönülden seven demek. Hamileyken de ona bir çok isim soruyordum, hangisini istersin diye. Defalarca verdiği cevap Dila idi. Demek ki  kızım bu dünyaya sevgi verecek, sevgisinin ışığı ile insanları mutlu edecek diye düşünüyorum. Yine de her ne şekilde davranırsa davransın, her zaman başımın tacı, gözümün bebeği o.


15 Eylül 2013 Pazar

Hasta :(

Eylül 15, 2013 15 Comments

Tatilde ve İstanbul'da hasta olmadı ne güzel diye sevinirken döner dönmez yakaladı hastalık. Aslında çarşamba günü çok seyrek bir öksürük başlamıştı. Her diş çıkarma döneminde olduğu üzere yine dişlerin sebep olduğu burun akıntısının sebep olduğunu düşündüm öksürüğe.

Dünden beri de öksürük arttı, tıkanıklık ve geniz akıntısı var, akşam bir kere kustu (gün boyunca yuttuğu balgamları çıkardı) gece ateşi çıktı, sabaha kadar indi çıktı, şu anda çok yüksek olmasa da ateşi, akıntısı ve halsizliği devam ediyor.

Birkaç gün önce zorla bakmıştım son dört azının ilki patlamıştı ama daha sonra bir daha kontrol edemedim. Yine bu hastalığın sebebi diş olsa gerek ancak birden bire olan hava değişimi de etki etmiş olmalı zira 30 dereceden 15 dereceye geldik bir anda.

Dönüş için kalın kıyafetler almış ve giydirmiştim ama yetmemiş demek ki :( Burada insanlar çizme ve kaban dönemind geçmiş bile :/

13 Eylül 2013 Cuma

Benim Kızım Büyümüş vol 2

Eylül 13, 2013 6 Comments
Döndük biz.

Bugün öğle saatlerinde bindiğimiz uçak yolculuğu iyi geçti. Bir hafta önce tatil için gidip geldiğimiz Antalya uçuşları da öyle. Artık kızımla uçağa binmekten hiç korkmuyorum. Hem alıştı (dile kolay 18 aylık 12 uçuş yaptı) hem de olayın farkında.

Uçuşlarımızın kolaylaşması ile ters orantılı giden başka birşey var yalnız.

Artık her şeyin farkında ya oradan ayrıldığımızın, yakınlarımızı göremeyeceğimizin de farkında. Durmadan anaaa (anane), dedi (dede), egi (ege) diye sayıklıyor. Ayrılırken ağlamaktan mahvoldu, ege ile onu ( kuzeni) ayıramadık, ikisi de ağlaya ağlaya zorla ayırdık, arabaya tıktık.

Kalbim paramparça, her aklıma geldiğinde gözlerimden yaşlar süzülüyor. Yolda evde hep onları andı, ne diyeceğimi bilemiyorum.

Şimdi toplamam gereken bir ev, bir minik yürek ve karmakarışık olmuş bir kafa var.

Benim kızım büyümüş gerçekten :/

5 Eylül 2013 Perşembe

Baba Biz Nereye Geldik Böyle ?

Eylül 05, 2013 7 Comments
Salı günü öğle saatlerinde tatil için Side'de bir otele geldik. Yukarıdaki fotoğraf odaya ilk girip balkondan baktığı an. Odamız havuzun hemen önünde, insanlar yüzüyor, kaydıraklardan kayıyor, müzik, koşturan çocuklar... oldukça şaşırdı.

Daha önceleri hep eşimle Dalaman havaalanına yakın bölgeleri tercih ediyorduk. Bu sefer Antalya havaalanından fazla uzak olmasın ve ayrıca kumlu bir plaj olsun diye Side'yi tercih ettik ve bence çocuklar için gayet uygunmuş. Denizi sıcak ve temiz, kumu çok güzel bayıldık. 


Çok şükür yeme içme konusunda pek sıkıntı yaşamadık şu ana kadar, hala çok yemiyor ama artık biraz daha az süt veriyorum ve öğünlerde midesine mutlaka birşeyler giriyor.

Instagrama da yazmıştım, sanki daha önce bir çok kez tatil tecrübesi yaşamış gibi davranıyor. Aslında yeni nesil çocuklar çoğu konuda böyle. Doğmadan önce sanki beyinleri bütün bilgilere sahip olmuş da, yeri geldiğinde o bilgileri kullanıyor gibi.

Bakalım tatilden ayrılış nasıl olacak