Sevdiklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevdiklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2012 Pazartesi

Buharlı Mop

Kasım 19, 2012 11 Comments

Çok önceden duymuştum buharlı temizleyicileri. Kızım aktifleşmeye başlayıp da her şeyi ağzına götürdüğü ve emekleme çağı geldiğinde almaya karar verdim. Ancak burada tam yerleşik hayata geçemediğimiz için (yeni şeyler alırken hep tereddüt içinde kalıyorum) mümkün olan en ucuz seçeneği almalıydım.

3 ay önce araştırmalara başladım. Türkiye'de Beko ve Arçelik'in buharlı temizleyicisine benzer ürünler burda yok. Alman markası Kärcher'in elektrik süpürgesine benzeyen buharlı temizleyicileri ise çok iyi ama benim için pahalıydı. Tv'den satış yapan H2O mop ise istediğim ürüne benziyordu. Fakat o da ucuz değildi (99euro) bazı sitelerde yarı fiyatına satılanları vardı ama forumlara bakılırsa ucuz satılanlar taklit olup hemen kırılıyordu.

Böyle olunca gönül ne kadar istese de almaktan vazgeçmiştim. Bir ay kadar önce bir gün Tesco'da kendi markasıyla üretilmiş bu moplardan satıldığını ve %30 indirim yapıldığını gördüm. Normalde daha önce böyle bir ürünü yoktu elektronik bölümünde. Yeni üretmiş olmalılar ve fiyatı 29 euro idi. Ucuz ama eğer bozuk vs çıkarsa en azından markete iade edebilirdim. İnternetten satın almaya göre daha güvenliydi yani. Ve aldım.

O gün bu gündür kullanıyorum ve memnunum. 

Buharlı temizleyiciler yüksek ısıda (140-150 derece) buhar saldığı için yerdeki tüm mikropları öldürüyor. Bu yüzden içim oldukça rahat oluyor silince. Ayrıca derz aralarını falan da temizliyormuş, banyoda başarılı oldum ama mutfakta hala memnun olamadığım yerler var. Bir kere küvete tuttum buharı. Sararmış yerler bembeyaz oldu.

Su haznesinin içine sadece su koymak yetiyor. Bazı kişiler kokulu olsun diye birkaç damla çamaşır suyu ya da kokulu temizleyicilerden koyuyormuş. Ben pek yapmadım. Kokusuz mis gibi temizlediği için özellikle alerjisi olanlar için ideal. Ve tabi oldukça ekonomik çünkü deterjana para vermiyorsunuz. Benim aldığım mopun iki adet mikrofiber bezi var. Evi komple sildiğimde ikisini de kullanıyorum. Bir süre sonra bez ıslanınca daha sulu bırakıyor yerleri. O zaman kuru olanı takıyorum ve o da bir süre ıslak bırakmadan silebiliyor.

Ancak malesef yerdeki çeri çöpü toplamıyor. Öncesinde elektrik süpürgesiyle süpürmek lazım. Fakat kısa sürede ve yorulmadan tüm evi sildiğimden (10-15 dakka) o kadar külfetli gelmiyor. Temizlik bittikten sonra ise içim ferahlıyor doğrusu.


17 Ekim 2012 Çarşamba

Yarısı Tırtıklı Yarısı Düz

Ekim 17, 2012 2 Comments

Evlendiğimde hediye gelen bir bıçak setinin içinde yarısı tırtıklı yarısı düz olan bir bıçağım vardı. O kadar kullanışlıydı ki sürekli kullandığım tek bıçağım olmuştu. Malesef bir süre sonra kayboldu (galiba sebze kabuklarıyla birlikte yanlışlıkla çöpe attım), ondan sonra aklıma geldikçe tüm bıçak reyonlarında böyle bir bıçak aradım ama bulamadım.

Hafta sonu Kika'ya gittiğimizde gördüm bu bıçağı ve hemen aldım tabi. Tekrar eski performansıma da kavuştum. Bilmem sizin de öyle mi olur özellikle domates gibi dış yüzeyi kaygan sebzeleri keserken tamamı düz olan bıçakla kestiğimde kayar, içten kesmem gerekir. Tamamı tırtıklı olan bıçak ise aynı performansı vermiyor, çünkü mesela sapındaki yeşil kısım en güzel düz bıçakla kesilir.

Bu yarı düz yarı tırtıklı bıçakla, uç kısmındaki tırtıklarla sebzeyi tutup deliyor, alttaki düz kısımla ise jilet gibi kesiyorsunuz. Çok ama çok hızlı ve rahat oluyor.

14 Ağustos 2012 Salı

Sevgili Çalı Süpürgesi

Ağustos 14, 2012 10 Comments
Son zamanlarda seni çok düşünür oldum. Keşke olsaydın da kızım uyurken, evi şöyle sessizce çabucak süpürseydim. Sonra hemen silerdim. O uyurken elektrikli süpürgeyi açmak istemiyorum uyanmasın diye, hem de zor geliyor doğrusu. Kızım büyüdü artık daha hareketli daha kaşif bu günlerde. Oyuncakları da sık sık yere düşüyor ve her zaman da yıkanması söz konusu değil tabi. E bazen ben görmeden ağzına da atıyor. Mikroplarla tanışsın diye çok da katı değilim ama şu saçlar yok mu saçlar. Eskiden beri çok tiksinirim. Ağzıma saç gelmesi fikri bile beni deli eder.

İşte bu yüzden düştün aklıma. Olsaydın da her sabah şööyle bir süpürseydim saçları, sonra da hızlıca bir silerdim misss. İtiraf edeyim seni unutmuştum ben. Bu yaz Türkiye'ye gidince hatırladım. Annem hala balkonda kullanıyor seni. Yazlıkta da fayans kaplı zeminleri, bahçeleri süpürünce eski günler hatırıma geldi. Ne de severdim seni önceden.

Küçükken tellerini oyuncak bebek saçları gibi severdim, güya arasında kalmış başaklar da bitlerdi, ayıklamaya çalışırdım. Bahçeyi süpürme görevini sık sık üstlendim. Ama merdivenlerin köşelerini tam temizleyemiyordum senle. Elime çok büyük geliyordun, tam kıvıramıyordum bileğimi. Hatırlarsın sokakları da süpürürdüm. Küçük sokağımızı arkadaşımla baştan sona süpürmüşlüğümüz vardı. Yoo öyle külfetli bir iş değildi, oyun gibi gelirdi bize. Kendimizi küçük hanım zannederdik, bir de başımıza tülbent bağlardık saçlarımız tozlanmasın diye. Anneler de öyle yapardı ya hani.

Eskiden herkes kapısının önünü süpürürdü sabah kalkar kalkmaz. Hele yaz günlerinde, önü süpürülmüş, hafif ıslatılmış, çiçekleri sulanmış yollardan geçip bakkala ekmek almaya gitmek ne keyifti.

Sokaktan geçen satıcıdan yeni süpürge alacağımız zaman ben de koşa koşa giderdim yanına annemin. Onca süpürgeyi görmek hoşuma gidiyordu herhalde. Annem eliyle tek tek tartar, hafif olanı seçerdi. Bir de telleri fazla kalın olmamalıymış ki çabuk kırılmasın. İlk alınan süpürge biraz katır kutur olurdu süpürüken. Bir süre sonra ise yolunu bulmuş, hafif meyilleşmiş olur kıvama gelirdi. O zaman çok çabuk ve etkili süpürülürdü onla.

Annemlerin balkondan baktık kızımla bu gidişimde. Her sabah aynı çöpçü aynı noktaları süpürüyordu. Malesef mahallenin ergen delikanlıları her akşam oturup çekirdek çitleyip kabuklarını da yere atmayı adet edinmiş. O adamcağıza çok üzüldüm ama belki herkes titiz olsa ona da iş olmazdı kimbilir.

Burda senin aynından bulamadım, belki vardır da ben bilmiyorum. Markete gittim, bildiğin fırça gibi olan plastik süpürgelerden aldım. Senin yerini tutmuyor elbet ama şimdi her sabah şööyle bir süpürüyorum, saçları topluyorum ve ardından siliyorum. Evde fazla halı olmadığı için çok kolay oluyor. Belki elektrikli süpürge kadar etkin temizlik değil ama her gün olunca fazla batmıyor zaten. Üstelik tüm bunlar elektrikli süpürgeyi açma süpürme ve toplama zamanı kadar bile tutmuyor.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Polorize Gözlük

Mayıs 28, 2012 6 Comments
Daha kızım doğmadan önce eşime araba sürerken kullanması için gözlük aldık. Sürüşte numaralı gözlük kullandığı için, güneş gözlüğünü de numaralı yaptıracaktık. Numaralı güneş gözlüğü yaptırırken her tür çerçeve uygun olmuyormuş. Mağazada uygun çerçeveler Poloroid markasında vardı ve gözlük camları polarize oldu.

Daha önce bu markayı ve polarize bir gözlüğü denememişti eşim. Taktığında diğer güneş gözlüklerine göre çok farklı olduğunu hemen anladı (ben de takıp denedim). Daha netti ve gözler çok rahat ediyordu. Özellikle çok güneş olduğunda güneş gözlüğü taksanız dahi gözlerinizi kırpmak zorunda kalırsınız ya, işte o sıkıntı hiç yoktu. Camların polarize olması sebebiyle parlama yapmıyor, daha net görünüyor ve cam rengi açık olsa dahi gözler hiç rahatsız olmuyor.

Eşim o kadar memnun kalınca normal zamanlı kullanım için bir tane daha almaya karar verdi. Aynı mağazaya gittiğimizde gözlüklerdeki indirimi görünce ikimize de aldık birer tane daha. O kadar rahat ki, sanırım bundan sonra polarize olmayan gözlük kullanamayacağım. Tam bilmiyorum ama başka markalarda da bu özellik varmış. Güneş gözlüğü alacaksanız bu özelliğe dikkat etmenizi tavsiye ederim.

16 Mart 2012 Cuma

Dizi Tavsiyesi: Drop Dead Diva

Mart 16, 2012 10 Comments

Dizi 2009 yılından beri oynuyormuş ama biz yeni keşfettik ve gerçekten çok beğendim. Bir diziyi seyrettikten sonra ertesi gün aklıma onunla ilgili sahneler geliyorsa, beni etkilemiş demektir.

Drop Dead Diva'nın konusu şöyle. Resimde görülen sarışın model (Deb) makyaj, süslenme,güzellik ve moda dışında pek bilgisi olmayan cahil bir bayan, kilolu bayan ise (Jane) çok başarılı, akıllı bir avukattır. Fakat işlerinin yoğunluğundan kendine ve eğlenceye zamanı yoktur. Bu iki kişi birbirini hiç tanımıyorlar ve ilk bölüm bunların kaza geçirip aynı gün ölmeleri ile başlıyor. Aptal sarışın olan Deb, öldükten sonra melekle pazarlığa girişip, yanlışlıkla dönüş tuşuna basıyor ve dünyaya geri dönüyor. Fakat o sırada ameliyatla kurtarılmaya çalışılan Jane'in vücuduna.

Ruhu ve anıları Deb iken, vücudu ve aklı Jane olduğu için, avukat olarak yaşamına devam ediyor. Bu arada yeni hayatına alışmakta çok zorlanıyor ama eskiden olmadığı kadar zeki oluşu da çok hoşuna gidiyor. Beni asıl etkileyen tarafı ise dizinin bakış açısı. İki zıt karakter de ne yeriliyor ne övülüyor, asıl güzel olan bunların birleşiminden çıkan yeni kişiliğin gücü. Jane, Deb'in saf ama duygusal hayatından ilham alarak davalarında oldukça iyi performans gösteriyor, Deb ise, Jane'in vücuduna sıkıştığı için, kilolu olanları anlıyor, daha önceki bencilliklerinin farkına varıyor ve hiç tadını bilmediği lezzetlerin keyfini sürüyor.

Diziyi izledikten sonra eşime dedim ki, işte kadın dediğin böyle olmalı. Hem akıllı çalışkan hem de süslenmeyi, güzel olmayı, modayı bilen biri. Ben de böyle olucam bundan sonra :) 

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Mary Daisy Dinkle

Ağustos 08, 2011 5 Comments

Ne zamandır birşey yazasım yok bloga, günlerim evde çalışmakla geçiyor. Akşamları dizi ve film izlemelerimiz, kitap okumalarım devam ediyor. Artık nedense her yaptığımı paylaşmak istemiyor canım, biraz ne gerek var hissiyatına büründüm

24 dizisine baştan önyargılı davrandığımız için izlememiştik. Bir kaç ay önce ona da başladık. Bana kalsa bir günde biter ama eşim haftada sadece çarşamba ve pazar günlerine onu koydu. İkinci sezonu yeni bitrdik o da bu hafta sonu artık heyecandan 4-5 bölüm birden seyrettik.

Başlığa adını veren filmi de seyredeli çok oldu, belki bir aydan fazladır ama hala aklımda ve yazmak istedim. Bir kere animasyon olmasına rağmen çocuk filmi değil, biraz ağır bir film. Hikaye gerçekmiş  çok sevimli ama bir o kadar da duygusal. Uzun bir ayrıntılı bilgi burada mevcut. 

Avustralyada yaşayan 8 yaşındaki Mary Daisy Dinkle, postaneden rasgele bir isim seçip mektup arkadaşı bulur kendine. Kızın ailesi ilgisiz kişiler ve kız da çirkin diye içine kapanık. Mektup arkadaşı taa Amerikada yaşlı bir adam. Onun da psikolojik sorunları var. Zamanla hem adamın hem de kızın en iyi arkadaşı birbirileri oluyor. Mary , Max ile yazışa yazışa psikolog olmaya karar veriyor ve oluyor. Kariyerinin zirvesine çıkıyor ama arkadaşıyla olan gözlemlerinden yola çıkarak yazdığı kitaba Max çok üzülünce (kendisini kobay hissediyor), Mary arkadaşlığı uğruna, kitapları toplatıyor, neredeyse intihara yelteniyor, sonra Amerikaya Max i ziyarete gidiyor.

Çok duygusal ve bir o kadar da anlamlı, görseller ise çok başarılı. Unutmayacağım filmler arasında yerini aldı.

Youtube dan buradan izlenebilir

6 Mayıs 2011 Cuma

24 Şubat 2011 Perşembe

Kaktüs Suyu

Şubat 24, 2011 9 Comments

Mutfak çok karışık çıkmış resimde ama neyse, efendim bu kaktüs suyu. Yeni şeylere meraklı bir çift olarak aldık denedik, memnun kaldık. İçinde elma (jablko) ve sanırım lime (limetka) gibi diğer meyveler de katmışlar ki sanırım biraz yumuşatmak için. En çok farkedilen şey, oldukça yaygın olarak parfümlerde kullanılan bir kokuyu içeriyor olması. Ama işin ilginci kokuyu kokladığınızda değil tattığınızda alıyorsunuz. Parfüm içmek gibi değişik bir his verdi bize ancak hoştu bana kalırsa. Kesinlikle hiç bir meyve suyuna benzemiyor.

10 Şubat 2011 Perşembe

Türkan

Şubat 10, 2011 7 Comments
Türkan'ı seyrediyor musunuz? Yıllardır (beş yıl falan) seyrettiğim ve sürekli takip ettiğim tek Türk dizisi oldu. Ben buraya gelmeden önce başlamıştı, şimdi ise internetten devam etmeye çalışıyorum. Annem de dizikolik değildir ama çevremde Türkan'ı konuşabileceğim bir o kaldı. Diğer yakınlarım hepsi bir sürü dizi seyrediyor ama Türkan'ı seyretmiyor. Nasıl üzülüyorum. O kadar beğeniyorum ki, insanlara bazı dersler veriyor. Belki de Türkan'ın karakterinde bazı benzerlikler buluyorum kendimle. Ben de biraz kafama koyduğunu yapan bir tipim. Onun kadar cesur muyum bilmiyorum ama kafamdakini yapmadan rahat edemem. Hatta eşim bile zaman zaman bir konuda ona danışmamın aslında formalite olduğunu ima eder. Ama onun onayını almadan yapmam genelde :p

Eğer seyretmiyorsanız bir devrin Türkiyesini de kaçırmış oluyorsunuz. Ayrıntılar o kadar hoş ki. Tamam ilk başta çok geç saatte oynuyordu, şimdi ise Pazar gününe alınmış. Gerçi bu Pazar gününe alınması seyredilsin diye mi seyredilmesin diye mi yapıldı anlamış değilim. Belki de bazı gerçekleri halk görmesin diye. Bilmiyorum ben internetten seyrediyorum ve dün de sizin Pazar günü seyrettiğiniz bölümü seyrettim. Bu bölümde çok hızlı ilerlemiş olaylar ama kaç kere ağladığım için tüm günüm başağrısıyla geçti.

Birkaç bölüm önce Gündüz (en ufak kardeş) akşam yemeğini beğenmemiş "banane ben yağlı ekmek istiyorum" demişti. Yağlı ekmek, nasıl da unutmuşum. Bir dönemin çocuklarının başlıca aburcuburu. Okuldan gelince,yada yemeği beğenmeyince kurtarıcımız yağlı ekmek. Gerçi ben yağlı ekmeği pek yiyemezdim, ağzıma yağın gelmesinden pek hoşlanmazdım ancak ekmek kızarmış ve yağlar tamamen erimişse yiyordum. Fakat sokakta oynarken tüm arkadaşlarım yağlı ekmek yada yağlı peynir sürülmüş ekmek isterken annelerinden (yağlı peyniri de sevmezdim o zamanlar) ben de onlardan ayrı gayrı düşmemek için annemden yoğurtlu ekmek isterdim. Napıyım sürülebilen ve sevdiğim tek şey o. Eşime bunu anlatınca gülüyor, ama şaşırmayın çok güzel oluyor valla bak. Üzerine de biraz tuz serpin (tatlıdan çok tuzluya düşkünlüğüm ta o zamanlardan)

Dizide bazen bir kütüphane gösteriliyor. İşte o kütüphane İ.Ü'nün Fizik bölümü kütüphanesi, yani bizim kütüphane. Ay ilk görünce ne kadar şaşırdım. Zira olay tıp fakültesinde geçiyor. Tıp fakültesi neresi, fizik bölümü neresiii. Bir de son bölümde Türkan kütüphanede çalışıyor, Güngör kütüphaneden geçerken onu görüyor. Kütüphaneden geçme olayı doğru, bizim kütüphanenin iki kapısı var ve bir kestirme yol aynı zamanda, geçişler oluyor normalde. Ama Güngör'ün odası Çapa'da, o ise Veznecilerde odasından başka bir yere geçiyor, işte burası bana komik geliyor. Bu arada kütüphane gerçekten çok eski, muhteşem kocaman masaları var, sandalyeler yenilenmişti bir süre önce, eski stil yapıldı ama dikkat edin hala biraz farklı. Özlemişim kütüphanemizi, ne kadar zaman geçirmiştik.

Bir de yemek yenilen mekan İ.Ü merkez kampüsünde yer alan Profosörler Evi. Biz de orada yemek yiyoruz zaman zaman. Düşünüyorum da bu diziyi çekmek gerçekten zor olmalı. Bir sahne orda diğeri başka yerde.

Bir daha izlerken dikkat edin bakalım, farkedecek misiniz?

18 Ocak 2011 Salı

7 Ocak 2011 Cuma

4 Ocak 2011 Salı

Ördüm Rahatladım

Ocak 04, 2011 10 Comments

Hani bu yazımda başladığımı söylediğim şapka, birkaç gün önce bitti. çektiğim tüm resimler hiç içime sinmeyince biraz önce yeniden çektiklerimle paylaşıyorum.


O resimdeki şapka bere (ressam şapkası gibi) stiliydi, ben biraz daha uzun ve arkaya düşen bir şapka istediğimden lastik kısmını uzun tuttum. Böylece ister kıvırarak kısa şekilde, ister de açıp uzun şekilde kullanabileceğim.


Bu resmi de yeni yılın ertesi günü alışverişten dönerken çektim. Kocaman bir ağaç süslenmişti ve işin garibi o ağacı daha önce gündüz vakti görmüş ama ışıklandırıldığını farketmemiştik.


O gün hava kararmak üzere iken yakıldığında hemen çektim. Aslında güzel resim çekmek için (daha doğrusu bu aralar hoşlandığım, biraz puslu gibi görünen resimler için) bu saat (güneşin batış zamanı) idealmiş.


Gerçekten  de üstte olduğu gibi hem ışıklar yeteri kadar iyi görünüyor, hem de diğer ayrıntılar. Etraf fazla karanlık çıkmıyor.


Kahvenin yanına çikolatalı bisküvi maceramız devam ediyor. Şimdiki keşfim bunlar. Bisküvi çok sevdiğim eti burçak tadında, çikolatası da çok yoğun değil. (biliyorsunuz fala düşkün değilim çikolataya), yani bu seçenek tam benlik. Galiba markası dr. gerard 'dı.


Yine daha önce ginger ale (zencefilli gazoz, bira değil o ayrıca var) tiryakiliğimizin başladığını söylemiştim. Coca Cola'nın üretimi olan Kinley, nedense burda her markette yok, galiba fazla tercih edilmiyor. Burda slovakların Kofola'sı var ama sanırım ülke olarak kola yerine birayı dha çok içiyorlar. Neyse, Kinley'i almak için uzak bir markete gitmek gerekiyordu. Ancak geçen günkü alışverişte M&S'ın yiyecek içecek bölümünde görünce hemen aldık (sağda). Üstelik burası bize daha yakın. Bu bölümde fazla bulunmayan soslar, baharatlar, çikolatalar vs.. birçok şey var, hepsi M&S üretimi. Fiyatları makul ve paketleri görseniz öyle güzel ki, hepsi vintage tarzı, sadece paketler için birçok şeyi alasım var.

Soldaki resimde yine aynı yerden aldığım, 300ml.lik vucut ve el losyonu. Farklı aramolar da vardı ama biz eşimle bu kokuya bayılırız. Fiyatı indirimli halde sadece 1.79 euro (indirimsiz de iki katı bence o da pahalı değil). Ürünü kullanınca uzun zamandır bu kadar memnun kaldığım bir ürün olmadığını farkettim. Benim cildim normalde oldukça kurudur. Birçok krem nemlendirmekten çok yapışkan bir yağ tabakası oluştururdu. Bunda ise tamamen emilen, yumuşacık bir yüzey oluyor ve ilk kullandığımda sürdükten saatler sonra, ellerimi bu arada 3 kez sabunla yıkamışken, hala kokusu duruyor ve yumuşaklığının etkisi devam ediyordu. Şok oldum ve tabiki bayıldım.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Acele Bir Post

Ocak 03, 2011 1 Comments
Sonradan ilave, yukarıdaki pabuçlar da kesin yapılacak listemde, ba-yıl-dım.

Bu gördüğüm (better home and garden) resmi unutmam lazım çünkü çok beğendim, ileride yeniden yatak odası döşersem renkler ve tarz bu şekilde olsun, yatak başı böyle minderli olsun :)

1 Ocak 2011 Cumartesi

Geçen Yılın Son Resimleri

Ocak 01, 2011 11 Comments
Bir yılı daha geride bıraktık, bir önceki gün yazdığım sıkıntılı post daha fazla anasayfada kalmasın diye hemen yeni resimler koymak istedim. Sıkıntım geçti sayılır ama çözüm var diye değil elbet yapacak bişey olmadığı için. Dua etmekten ve inanmaktan başka. Ve yorumlar o kadar iyi geldi ki, yeni yıldan beklentilerimi dile getirmekten çekinmedim dün akşam. Hepsini tek tek belirttim ve istedim, inşallah olur.


Dün alışveriş için çıktığımızda çektiğim resimler. Dün akşama kadar kar o kadar güzel yağdı ki lapa lapa, uzun zamandır hep ince kuru tipi şeklinde yağıyordu, dün ayrıca bir güzellik yaptı hava yani. Yukarıdaki resim evin yakınındaki parktan. Hatta tam emin değilim şu an yön duygum biraz zayıftır, resimde görülen sol apartman bizimki olabilir, değilse de tıpatıp aynısı, çünkü birkaç tane var.


Bu ülkede beni şaşırtan şeylerden biri de çocukların bu karlı ve soğuk (-6 lardan yukarı pek çıkmıyor) havada dışarda olmaları. Çoğunun ağzı atkıyla kapalı bile değil. Yüzler pespembe oluyor soğuktan ama yine de her gün temiz hava için çıkartıyorlar.


Ve burdaki güvercinler, hiç mi hiç kaçmıyorlar. Eşimle teorimiz şu, kimse onları korkutmadığı için böyle bir davranış geliştirmemiş olmalılar, onlar da diğer bireyler gibi şehrin bir parçası. Kinse kovalamıyor, kışkışlamıyor falan. Ve acayip tombullar bunlar, tın tın yürüdüklerinden olsa gerek :)


Bebek arabalarını her gün görüyorum, bir de kar yağdığından beri bebekleri kızaklara oturtup çekiyorlar, öyle dolaştırılıyor. O kadar çok görüyordum ki bir türlü resim çekemiyordum. Ancak aşağıdaki resimlerden birinde yakaladığımı göreceksiniz. Ordaki çocuklar daha büyük ama 5-6 aylık olabilecek bebekleri bile gördüm kızakta.









Ve son resim de kar kalınlığını göstermek için çekildi, elimde poşetler artık ne kadar oluyorsa. Bu arada ayağımda geçen kış aldığım izotex botlar var. Bu konuda ayrıca post yazsam olur ama biraz değineyim.

Geçen yılki kayak maceramızdan sonra Ce ile outdoor mağazalarından çıkmaz olmuştuk ve hem ona hem bana birçok kış için uygun eşya aldık. Botlar da onlardan biri. Tamamen spor ayakkabı görünümünde olmasına rağmen hiç su geçirmiyor, (sadece karda değil yağmurda hatta kovaya bile soksanız geçirmiyor) yıllardır ayaklarını hiç ısıtamamış ben normal kalınlıkta bir çorapla bu botlarda hiç üşümüyorum. Burda kışlık şeyler ve sporla ilgili mağazalar çok yaygın olduğundan çok kişi kullanıyor böyle botları ama İstanbul'da fazla görmüyordum. Özellikle okula giden çocuklar için çok uygun bana kalırsa, üstelik fiyatları da indirimler yakalandığında makul olabiliyor. Tamam bazıları çok pahalı Colombia mesela ama çok sayıda outdoor markası var. Mesela ben burdan bu botların ayakkabı şeklinde olanını Intersporttan (markası McKinley) 20 euraya almıştım (indirimdeydi ama, özellikle aşırı derecede bir yağmurda test etmek zorunda kalmıştım, vücudumda kuru yer kalmamışken ayaklarım kuru idi)

Bizim de alışveriş yaptığımız Atlas Outdoor dan bir kaç örnekle veda edeyim. Bir iki üç
Bu fiyatlar sezon sonunda daha da inebiliyor ve üstelik ayakkabıların özellikleri ile ilgili alttaki bilgileri okumanızı da tavsiye ediyorum. Çocuğum olunca hep böyle ayakkabılar giydirmeyi umut ediyorum ama bakalım :)

29 Aralık 2010 Çarşamba

Benim Sevgili Kabak Soyacağım

Aralık 29, 2010 9 Comments
Biliyorum bir kabak soyacağı hakkında yazmak çok saçma olacak ama napıyım yıllar sonra kullanılmaz olduğunda ona karşı olan hislerimi hatırlamam lazım.

Resimde iki adet kabak soyacağı görüyorsunuz, biri evlendiğimden beri kullandığım nerden aldığımı bile hatırlamadığım birkaç kuruşluk benim sevgili soyacağım. Evet yeşil ve eski olan, üstelik altta görüldüğü şekilde zırt pırt sapından çıkan ama hiç bir bıçağa değişmeyeceğim olan.


Siyah olanı Ce burdan almış, ancak gel gör ki bir türlü istediğim gibi kaymıyor. Yok takılıyor, yok tırtık tırtık kesiyor. Oyse benim sevgili soyacağım öyle mi. Elime tam oturuyor, en yumuşamış kabakları salatalıkları bile düzgün şekilde soyuyor, üstelik diğeri kadar keskin bile değil. Anlayamadığım bir biçimde şahane kesiyor. Mesela soğanlar kavrulurken ben kabakları çoktan soymuş ve doğramış olurum. Şip şak.

Kabak soyacağımdan öyle memnun kalmıştım ki o zamanlar aynı yerden anneme de almıştım ancak onunki de öyle çıkmadı. Başkalarını da denedim hiç biri öyle değildi. Takılıyor, kaymıyor, ya çok ince ya çok derin kesiyor vs. İşte bu yüzden geçen gidişimde evden getirilecekler listeme kabak soyacağımı ekledim ve getirdim. Bu öğlen için kabak yemeği pişirince, kendisini ne kadar sevdiğimi anladım. 4 yıldır benimle olan kabak soyacağıma bir post yazmışım çok mu? Bakalım daha ne kadar süre beraber çalışacağız.

Ay şimdi bu postu yazdım diye inşallah nazara gelip de birşey olmaz :p

23 Kasım 2010 Salı

Beslenme Çantası Hazırlayan Annelere

Kasım 23, 2010 9 Comments

Bir site gördüm, 4 çocuklu bir anne, yemek yemeyen çocuklarının beslenmesi için çabalarken bu siteyi açmış: Another Lunch. Her gün beslenme çantalarına eğlenceli ve sağlıklı yemekler hazırlıyor, bunları paylaşarak diğer annelere fikirler veriyor.


Peynirleri, ekmekleri kurabiye kalıplarıyla şekillendiriyor, ya da süslemeler yapıyor.


Bunlarla uğraşmak çılgınlık gibi görünse de aslında, annelerin çocuklar beslensin diye ne fedakarlıklar yaptığının sadece bir örneği.


Herkesin böyle sepetler hazırlaması beklenemez, zira acaba böyle bir yönteme alıştırmak doğru mu onu da kestiremiyorum. Sonra çocuk başka normal yemekler yemek istemezse ?


Ancak çocukların hiç tadını bilmedikleri için yemediği yiyecekleri bu şekilde yedirmek mümkün olabilir. Yine her gün beslenme çantası hazırlayıp da ne koyacağını şaşırmış annelere ilham olabilir Another Lunch