3 Eylül 2018 Pazartesi
18 Ocak 2018 Perşembe
Küçük Ağaç’ın Eğitimi
Büyükbaba dedi insan doğası, olduğu gibi olduğundan, bazı kişiler bazı insların kibir hissetmekten hoşlandıklarını keşfetmişler. Dedi ki bu kişiler o kadar üzgün insalarmış ki onları avlayacak herhangi birinin köpeğiymişler. Kendi kendilerinin insanı olmak yerine Bay Kibirlilerin köpeği olmayı tercih edecek kadar alçalmışlar. Dedi ki ihtiyaçları olan şey, sırtlarında sert bir bot tekmesiyle yapılan eğitimken, ihtiyaç duydukları şeyler konusunda sürekli sızlanırlarmış. Büyükbaba dedi ki bazı uluslar aynı şekilde kibirliymiş, dolayısıyla kendilerine büyükbaşlar denilebilirmiş. Yürekler doğru yerde olsa, verdikleri insanlara nasıl yapılacağını öğretirlermiş. Büyükbaba dedi bu uluslar bunu yapmazlarmış çünkü o zaman diğer insanlar onlara bağımlı olmazmış ve ilk ağızda peşinde oldukları şey de buymuş.
27 Ekim 2017 Cuma
Işığın Yolu
18 Kasım 2016 Cuma
Kitap Önerisi Şifacı
İki çocuklu hayatta kitap okuma hızım eskisine göre azalsa da aslında yine iyi okuyorum denebilir. Hala e-kitaplar önceliğim. Doğrusu genelde uykudan önce karanlıkta okuduğum için basılı kitapları okumak kolay olmuyor.
Bu yılın başında okuyacaklarımda biraz daha seçici olacak, kaliteli eserler okuyacağım diyordum. Yaptım mı hem evet hem hayır. Doğrusu içimi bunaltan haberler aldığımda kitapların içimi açan dünyasına kaçmak istiyorum ve bu yüzden hafif kitapları da okumayı seçiyorum. Fakat Şifacı öyle bir kitap değilmiş. Okuduğum kitapları tavsiye eden yazılar yazmıyorum genellikle ancak çok sevdiysem atlamak istemiyorum. Bu kitabı da daha ilk sayfalarda sevdim ve hemen ablalarım ve yeğenime haber verdim. Benimle birlikte üç diğer kişi de aynı hisleri paylaştığı için yazılmayı fazlasıyla hakediyor.
Tarihi kurgu kategorisindeki bu kitap beni çok tatmin etti. Uzun zamandır okuduklarımdan bu hazzı almıyordum. Konusu güzeldi, çok şey öğrendim, çeviri şahaneydi ve kurgu çok akıllıcaydı. Yazar ayrıca yabancı olmasına rağmen konuyu tarafsız bir şekilde sunmuş ve gerçekten çok detaylı tarihi araştırmalar yapmış.
Kitabın bir çok boyutu var. Birincisi tabi ki tarihi bilgiler içermesi. Osmanlı hareminin Doktoru olan Feyra isimli bir genç kızın, Nur Banu Sultan ölürken ona bir görev vermesi üzerine Venedik'e gitmesi ve orada başından geçenler vasıtasıyla, hem Osmanlı hem de Venediklileri tarihi, yaşamı vs hakkında bilgi ediniyoruz.
İkinci boyutu tarihin o dönemindeki tıp bilimi hakkında. Veba salgınını önlemek için yapılanlar, o dönemde Osmanlı tıbbının daha ileride olduğu, Feyra'nın tıbbi tedaviye katkıları hakkında.
Üçüncü ve en önemli boyutu ise mimari alanında çünkü kitabın asıl çıkış noktası, yazarın belirttiğine göre ünlü Venedik mimarı Palladio'nun büyük eseri Redentore kilisesinin yapılışını anlatmak. Kitaba göre büyük veba salgınından kurtulmak için Venedik dükünün isteği üzerine Tanrı'ya bir kilise adanmalıdır ve Palladio görülmemiş bir yapı inşa etmekle görevlendirilir. Palladio Mimar Sinan'dan etkilenir ve onun tekniklerini kullanır. Gerçekten kubbesi olan farklı bir kilisedir bu. Mimar Sinan'ın eserlerini ona anlatan ve bu kilise için ilham veren kişi de Feyra olur.
Tabi bütün bunlar olurken bir aşk hikayesi de giriyor araya. Bu da akıcılığını arttıyor. Gerçekten çok yönlü bir araştırmanın kompozisyonu olduğu için, yazarın bu titizliğini sevdim ve şimdi dilimize çevrilmiş olan diğer iki eserini okumak için sabırsızlanıyorum .
19 Aralık 2013 Perşembe
Okuduğum e-kitaplar ve e-kitap siteleri
18 Ocak 2012 Çarşamba
Kitap Tavsiyesi: Çocuklarda Beden Dili
Çocuklar işittiklerine değil, gördüklerine tepki verirler. Çocuklar için anne babanın beden dili, konuşmalarından çok daha etkili ve anlamlıdır. Bebekler ve küçük çocuklar, anne babalarından kendi beden dillerini anlamalarını beklerler. Anne baba onu anlamayı başaramadığında, çocuk gereksinimlerini ve duygularını açıkça ifade ettiğini, ancak anne babasının onları dikkate almak istemediğini düşünür.
Ne kadar hazin değil mi? Oysa anne babalar her zaman en iyisi için çırpınıyor. Mesela bir örnek
İlgili anne bebeğine biberonu verir, bebek de annesine minnetle bakar, biberonu emer. Bebek birden minicik ayağını kaldırıverir ve adeta fren yapar. Anne bu harekete dikkat etmez. Bebek küçük elini biberonu tutan annesinin eline koyar ve azıcık iter. Anne bebek ona dokunduğu için sevinir ve gülümser ama bebeğin ifade etmek istediği şeyi anlamamıştır. Çocuk öksürmeye başlar.Biberondan fazla süt geldiği için süt boğazına kaçmıştır. Anne ise buraya kadar çocuğun söylemek istediğini anlamamıştır.
Anne karnında sallanmaya alışkın olan bebek doğduktan sonra bu sallantısız ve dünyayı yatay pozisyonda algılamaya zorlanır.
Bebek birisi tarafından sallanmadığı takdirde paniğe kapılabilir. Panik olmuştur. Birşeyler yolunda gitmiyor duygusu hakimdir. Bu durumda annenin ona yaşadığını ve sağlıklı olduğunu göstermesi gerekir. Bu sebeple sallamak onu rahatlatır.Sallanma hareketi bildik bir sinyaldir, bebek artık "sakin olabilirim,gözlerimi kapatabilir uyuyabilirim, annem beni sallıyor, herşey yolunda" diye düşünür.
Ancak kitapta sallanmanın ritminin doğru olmasına da vurgu yapılıyor. Ritm annenin normal yürüyüşündeki ritm ile aynı olmalı, aksi halde daha çok panik yaratabilir.
Sallanma ritminden başka, bebek anne karnında iken annenin kalp atışlarının ritmine de alışkın hale geliyormuş. Doğduğunda ise bunun yerini tutması için ninni söylemek öneriliyor.
Doğumdan sonra bebeklerin uzaydan gelmiş gibi olduklarını görüyorum. Onlar için hala her şey büyük bir "ben"dir. Henüz ben ve ben olmayan arasındaki ayrımı yapamaz. Bir yenidoğanın sırt üstü yattığını, henüz kımıldamadığını fakat gözünün önünde birşeylerin belirdiğini varsayalım, bir el, bir yüz. Henüz bebek gözünün önünde beliren bu elin kendi eli mi, yoksa yabancı bir el mi olduğunu ayırt edemez. Gördüğü, hissettiği herşey "büyük ben"e aittir.
Büyük ben evresinin farkında olmak şu açıdan önemli imiş. Bebek dışardan ve içerden gelen hoş olmayan uyaranları (soğuk,sıcak, açlık,gaz vs) topluca benden geldiğini sandığı için bunları ayırt edemiyor ve panikliyor.
Süt çocuğu her rahatsızlandığında bağırır ve bağırdığında bir cevap alır. Süt çocuğu bağırma ve cevap alma arasındaki ilişkiyi anladığında, cevap almak için bağıracaktır.
Bebek, sinyal vermenin olumlu bir geri dönüşümü olduğunu anlar. Bağırıyorum ve açlığım gideriliyor, korkmama gerek yok.
Burada iki faktör önemlidir, eğer anne onu rahatlatacak bir tepki vermeden önce uzun süre bağırtıyorsa, bu süt çocuğu için şu anlama gelir; bir cevap alabilmek için uzun ve yüksek sesle bağırmalıyım....
...Bunu bilirsek ve bu nedenle bebeği daha ağlamaya başlamadan ve ilk rahatsızlık belirtilerinde emzirirsek, bebeğe ufak kıpırtı ve seslerle de iletişim kurabileceğini göstermiş oluruz. Çok fazla ağlamasına gerek kalmaz. Eğer bebeği ağlatırsanız, fazla sesli olmayan kıpırtıların yetersiz olduğunu düşünüp ağlamaya alışacaktır.
Kitapta çok güzel daha birçok konu var ancak yazı oldukça uzuyor. Bu yüzden dikkat çekici son bir örneği daha ekleyip bitirsem iyi olacak. Kitapta soğuk eller sendromu olarak dile getirilmiş olan iki farklı istenmeyen durumda çocuğun tepkisini anlamaya yönelik bir örnek.
Örneğin anne ellerinin soğuk olduğunun farkında değildir ama her alt değiştirdiğinde bu soğuk eller bebek için yeni bir şoktur. Bu durumda süt çocuğu iki farklı şekilde tepki verebilir. Ya annesi ona yaklaştığı her seferde ağlamaya başlar ve anne bunun sebebini bir türlü anlayamaz, ya da süt çocuğu ağlamaya korkar, çünkü eğer ağlarsa o soğuk ellerin kendisine dokunacağını bilir. Bebek için hangisi daha kötüdür? Islak popo ile kalmak mı, yoksa soğuk elleri hissetmek mi?
18 Nisan 2011 Pazartesi
Şah ve Sultan
Elbetteki bu düşünce kişiye göre değişir. Çok okuduğumdan en ağır kavramsal kitapları, en edebi betimlemelerle dolu kitapları dahi sıkılmadan okuyabiliyorum. Hepsinden zevk almayı, neyi nasıl okuyacağımı öğrendim. Son zamanlarda ablamlarla tartışmalarımız da bu yönde. Okuduğum bazı kitapları sıkıcı, ağır, gereğinden fazla uzatılmış bulabiliyorlar. Ama bana hiç öyle gelmiyor ki bu dünya klasiklerini okumuş olmamdan sanıyorum.
Şah ve Sultan da divan edebiyatından manzumeler içeren, sıcacık bir anlatım diline sahip, ama edebi yönden nesir kısımları da oldukça kuvvetli. Divan şiirlerini ne kadar da özlemişim, Yavuz Sultan Selim'in şiirlerini ne kadar az biliyormuşum diye düşünüyorum okurken. Lise yıllarımda çokça haşır neşir olduğum edebiyatla, bilimsel kimlik kazanmamla birlikte uzaklaşmışım ama anladım ki yok ben hala aynı derecede edebiyatı seviyor, iyi yazılmış şeyleri farkedebiliyorum.
Okul yıllarımda her ama her dersi ilgi ve sevgiyle öğrendim. Şimdi binbir zorla ders çalışmak isteyen yeğenlerimi anlamakta güçlük çekiyorum. Benim için resim de matematik de aynı öneme sahip oldu her zaman. Resim benim için kolay bir ders değil, kendine has tekniklerinin olduğu, sürekli öğrendiğim bir dersti. Matematik zevkliydi, fen merak uyandırıcı, beden bedenimin sınırlarını keşfettiren, coğrafya hayaller kurduran... Benim için hepsi çok güzeldi. Şimdi düşünüyorum da, şu anki mesleğim biraz kader ama buna tamamen zıt bir meslek de olsa yine aynı şevkle yapardım.
Ve İskender Pala, öncelikle itiraf etmeliyim ki, yazarını tanımadığım için ve hatta Muhteşem Yüzyıl dizisinin çıkmasıyla rafta çoğalan Osmanlı tarihiyle alakalı kitaplardan biri sanıp çekimser davrandığım için özür dilemeliyim. Ardından Moonish'te tavsiyesini görüp, hiç düşünmeden aldım ama Moonish başlarda pek keyifli bulmamıştı. Bense daha ilk bölümün manzumesinde tav oldum. Okunacak ve kütüphanede yer alması gereken kitaplardan. Ve Çaldıran Savaşı'nın tarih derslerinde verilen yeri ve zamanı bilgisiden çok daha fazlası olduğunu öğreten kitap. Elimdeki üçüncü baskı belki ben çok geç kaldım ama okumayanlara şiddetle tavsiye olunur.