kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2018 Pazartesi

İnce Hayat Kitap Yorumum

Eylül 03, 2018 4 Comments
Blog camiası Deli Anne’yi iyi tanır. Ben de tanıyordum. İlk açıldığından beri tüm yazılarını okudum, instagramda takip ettim, ediyorum. İnstagram gönderilerinin de her biri blog yazısından farksızdır. Dolayısıyla sanırım blogun açıldığı 2010 yılından itibaren bizlere aktardığı kadarıyla neler yaşadığını, düşüncelerini, değişimlerini takip ettim. Hatta bu kitabı bana hediye eden arkadaşımla da, ondaki bu dönüşümü farkedip hakkında sohbet ettiğimiz de olmuştu. Ne iyi geldi Deli Anne’ye İskoçya diye.



En başta bunu neden yazdım, kitabı okurken onu bizim gibi takip eden ve etmeyen arasında fark olacağını vurgulamak isterim. Biz zaten uzun zamandır takip ettiğimiz, yazım diline alıştığımız, söylediklerinin bazılarını daha önce duyduğumuz için kitap çok farklı gelmedi. Ama sevdim, hatta okurken o güzel enerjisini içimde hissettim. Elimden düşürmek istemiyor, kalbim de onunla birlikte coşuyordu. Bölümlere ayırıp her bölümde farklı bir vurgu olmasını da çok sevdim. Bazı konulara dikkat çekmekte oldukça başarılı buldum. Daha önce düşünmediğim şeyler de vardı, zaten tecrübe ettiklerim de, fakat sanırım en belirgini okuduğum süre boyunca hallerime etkiyen yavaşlama ve huzurdu. Bu yüzden iyi ki okudum dediklerimden biri olacak kitap.

Diğer yandan iki hususta, acaba farklı şekilde dile getirseydi daha mı iyi olurdu diye düşündüm. Şöyle ki kitapta kendi manevi yolculuğunu anlattığı için ben zamirini kullanıyor. Fakat özellikle kitabın bir bölümünde yoğun olarak şu duyguya kapıldım. Geçtiği merhaleleri anlatırken önce buna eriştim, sonra şuna vardım, kemâle erdim gibi, bir nevi ben şu aşamayı atladım bu kadar ilerledim şeklinde bir gizli kibir seziliyor. Oysa ki tanıdığım kadarıyla bundan oldukça sakınan, haşa kendini asla büyük görmeyen bir insan. Fakat özellikle onun yolculuğunun benzerini yaşamamış olanlar için bir ‘vay be’ algısı oluşabilir. Bu yüzden acaba birinci tekil şahıs yerine bu yolculuk üçüncü tekil şahıs kullanılarak anlatılsaydı daha iyi mi olurdu diye düşündüm. Böylece okur, belki o şahıs yerine kendini de koyabilirdi. Tabi bu benim fikrim belki okurken buna takılmayanlar olabilir.

Bir diğeri de dönüşümü yaşarken bahsettiği yol. Kendinin de söylediği gibi özellikle İskoçya’ya taşındıktan sonra öncelikle ağaçlar, ardından doğadaki tüm diğer unsurlar ve ışık, ona kainatın kitabını okumaya yardımcı olmuş. Onları rehber edinip yaradanın sesini duymuş. Gerçekten instagramdan paylaştığı her foto öyle masalsı ki, onları görenler keşke biz de orada olsak, görsek, hissetsek, yaşasak diyordur. Diyorlar da instagram yorumlarında. Tabi bu durumda şu da akıllara gelecektir; biz de öyle bir yerde yaşasaydık biz de olurduk. Kitapta bir bölümde daha İstanbul’da iken Allah’tan gelen bu mektupları almaya başladığını söylüyor ama bence vurgusu hafif kalmış. Özellikle yazının sonunda bir açıklama bekledim. “Benim yolculuğumun eşlikçisi doğa oldu ama sizde başkası da olabilir. Zira Allah her yerde mucizelerini sergilemektedir. Kimi alimler var ki ne kitap okumuş ne köyünden ayrılmış. Kimi balıkçılar denizlerde pişmiş, mesela Siddhartha nehirle konuşmuş, kimi Erenler çöllerde, kimi dağda kimi ise kalabalıkta ol’muş. Sonuçta hepimizin hayat yolculuğu farklı ve her birimiz bu yolculukta bu mektupları bulabiliriz. “ gibisinden bir mesaj. Kendim için söyleyecek olursam mesela, çocuklarım benim mektuplarımdır. Her yeni doğan gün farklı bir mesajını okurum Yaradanın.

Sonuç olarak kitabın nur’unun daha fazla kişiye ulaşmasını umut ediyor ve kendisini tebrik ediyorum. Kalemine, güzel bakan yüreğine sağlık. Bizleri de nasiplendirene şükürler olsun.


18 Ocak 2018 Perşembe

Küçük Ağaç’ın Eğitimi

Ocak 18, 2018 0 Comments
Henüz bitirdiğim bu kitabı çok ama çok beğendim, isterim ki herkes okusun, ruhunu zenginleştirsin. Kitabı İstanbul’da satın alıp okumadan arkadaşıma hediye etmiştim. Baktım e-kitap versiyonu da varmış, çok sevindim. E kitap olarak okuyunca, içindeki sevdiğim bölümleri alıntılamak kolay oluyor. Ancak bir süre sonra kitabın büyüsünden unuttum gitti. Zaten tüm sayfaları koyasım geldi. E bu da mümkün olmadığına göre indirin okuyun lütfen.



******
Doğa hakkında her şeyi bildiğini ve Doğa' nın ayrı bir ruha sahip olmadığını söyleyenler, bir dağın bahar fırtınasında hiç bulunmamışlardır. Man-o-lah (doğa ana) baharı doğurur­ken, doğum yapan bir kadın yatak çarşaflarını parçala­ması gibi dağları parçalayarak işe başlar. Bir ağaç, kış rüzgarlarından yorulmuş da eğilmişse, Man-a-lah onun temizlenmeye ihtiyacı olduğunu tahmin eder. Yerden onu kamçılar ve dağa fırlatır. Her çalının, her ağacın dallarının arasından geçer ve rüzgardan par­maklarıyla çevresini  hissettikten sonra onları temizler ve zayıf olanları düzeltir. Bir ağacın yok edilmeye ihtiyacı olduğunu ve rüzgarla doğrulamayacağını tahmin ederse, yalnızca vurur! Ağaç­tan geriye bir şimşek çarpmasından yanan bir meşale ka­lır. Man-a-lah canlıdır ve acı çekiyordur. Siz de buna ina­nacaksınız. Büyükbaba dedi Mon-o-lah -diğer şeylerin yanı sıra­ geçen yıldan kalan doğum hasarını düzeltiyormuş; bu yüzden ye doğumu temiz ve güçlü olacakmış. Fırtına bittiği zaman , küçük ve hafif yeni sürgünler, mahcup yeşiller çalıların kenarında ve ağaç dallarında büyümeye başlar. Sonra Doğa, Nisan  yağmurunu getirir. Yumuşak ve yalnız fısıldar o. Çukurlarda ve ağaçların   yere eğilmiş dallarından damlayan yağmurun altında yürüye­ bileceğin patikalarda sis yaratır.. Sonra, sanki en sıcak zamana erişince, birden soğuk seni çarpar. Dört beş gün soğuk kalır. Bu, böğürtlenlerin tomurcuklanması içindir ve bu soğuğa "böğürtlen kışı" adı verilir. Böğürtlenler onsuz tomurcuklanamaz.. Bu ne­denle bazı yıllar hiç böğürtlen olmaz. Soğuk sona erdiği zaman, asla orada yetişeceğinden kuşku duymadığın  yer­lerde, dağın üstünde kar topları gibi kızılcık tomurcuklanır.

********

Büyükbaba dedi ki verdiğin bir şeyi nasıl yaptığını ona  anlatmak, yalnızca "bir şey" vermekten daha iyiymiş. De­di ki, "Bir adama kendi başına yapmasını öğretirsen, o za­man adam iyi olur. Oysa yalnızca bir şey verip hiçbir şey öğretmezsen, o zaman adama geri kalan yaşamı boyunca, sürekli veriyor olursun." Büyükbaba dedi ki, "O adama yanlış hizmet yapmış olursun , çünkü sana bağ olursa, o zaman onun kişiliğini alır ve çalarsın ." Büyükbaba dedi ki bazı insanlar yalnızca sürekli vermeyi severmiş, çünkü bu onlan kibirli, verdiği kişiden da­ha iyi yaparmış. Yapmalan gereken tek şey , kişiye kendisine bağımlı olmamasını sağlayacak küçük bir şey öğret­mek olduğu halde...

Büyükbaba dedi insan doğası, olduğu gibi olduğun­dan, bazı kişiler bazı insların kibir hissetmekten hoşlan­dıklarını keşfetmişler. Dedi ki bu kişiler o kadar üzgün in­salarmış ki onları avlayacak herhangi birinin köpeğiy­mişler. Kendi kendilerinin insanı olmak yerine Bay Kibir­lilerin köpeği olmayı tercih edecek kadar alçalmışlar. De­di ki ihtiyaçları olan şey, sırtlarında sert bir bot tekmesiy­le yapılan eğitimken, ihtiyaç duydukları şeyler konusun­da sürekli sızlanırlarmış. Büyükbaba dedi ki bazı uluslar aynı şekilde kibirliy­miş, dolayısıyla kendilerine büyükbaşlar denilebilirmiş. Yürekler doğru yerde olsa, verdikleri insanlara nasıl yapı­lacağını öğretirlermiş. Büyükbaba dedi bu uluslar bunu yapmazlarmış çünkü o zaman  diğer insanlar onlara ba­ğımlı olmazmış ve ilk ağızda peşinde oldukları şey de buymuş.

27 Ekim 2017 Cuma

Işığın Yolu

Ekim 27, 2017 6 Comments


Eşimle birbirimizi iyi tamamlayan bir çiftiz, sadece biz değil bizi tanıyanlar da böyle düşünüyor. Birimiz çılgındır birimiz sakin, birimiz mantıklıdır birimiz duygulu. Böyle bir diğerimizde daha az olan özellikleri birbirimizden tamamlarız. 

Ben tabi ki ilişkimizin duygusal olan tarafıyım, eşim beyindir ama bir karar alacak iken illa ki kalbinden geçen nedir diye sorar, çünkü sezgileri güçlü olan benim ve bana güvenir. 

 Elbette ki yıllar boyunca ilişkimize yatırım yaptık, büyüdük, öğrendik, dönüştük. Fakat yine de bu dönüşme bitmiş değil, hep sürecek. Birbirimize öğretiyoruz, ilişkimizi beslemek için ne yapmalıyız konuşuyoruz ve belki en önemlisi beklentilerimizi paylaşıyoruz.

 Aramızda bir mevzu var ki tam rutine oturmadı, ben birkaç defa ne beklediğimi söyledim o da dinledi ama sonrakilerde unuttu. Yani bir otomatik davranışa henüz dönüşmedi. O mesele de işte bu kitapta geniş yer tutuyor. 

 Eşimle birşey tartıştığımızda genelde ben duygularımın akınına uğrar ve etkilenirim. O kadar yoğun duyguların altında sanki donar kalırım ve onun bana yaptığı açıklamaları duysam dahi anlamlandıramam. Oysa o kendimi iyi hissetmem için ‘mantıklı’ gerekçeleri sayıp döküyordur. Fakat hiç bir işe yaramaz, ben kabuğumdan ancak uzun bir süre sonra çıkarım, bu sefer de onun dediklerini dinlemediğim için umarsız olurum ve şunu çok söyler: eğer bu dediklerimi bir kitapta okumuş olsaydın inanırdın ama ben söyleyince umrunda değil’. Aslında umrumda oluyor, hiç olmaz olur mu? sadece zamanlaması doğru değil. Defalarca söyledim, bu ruh halinde iken söylediğin hiç bir mantıksal mazereti algılayamıyorum, şefkatine ihtiyacım var diye. Bazen de hatırlatmaktan bıkıp söylemiyorum ve hatırlamadığı için daha da kızıyorum. Neyse... 

 İşte bu kitapta Nilüfer Devecigil, bir çok diğer konudan başka buna da değinmiş. Yukarıda bahsettiğim donma halinde çiftlerin birbirini regüle etmesi gerektiğini (meali normal denge durumuna gelmek) ve bu yapılmadan sarfedilecek her türlü sözel çabanın hiç bir anlamı olmayacağını söylüyor. Sadece kişi regüle olduktan sonra normal konuşmalar yapılabilir. Hatta çok tuhaf gelse de, kalp kıran kişi kendisi olsa dahi özür dilemeden önce regülasyon yapması gerektiğini vurguluyor. Bunu da gözlerin içine bakmak, dokunmak, sarılmak, okşamak, sevmek gibi fiziksel hareketlerle yapılabileceğini. Gerçekten kendim yaşadığım için biliyorum, bu yoğun duygusal durumda iken başka hiçbirşey işe yaramıyor. 

 Bu kitabı okumamdan birkaç gün önce yine eşimle benzer bir durum yaşamış ve bu sefer açık açık söylemiştim, benim o anda ihtiyacım olan şey yorumların değil. Sonra kitapta okuyunca rahatladım. Çünkü tecrübe ederek edindiğim bilgi bilimsel bir temele sahipti, ben anormal değildim ve olması gerekeni yapmaya çalışıyordum. Eşime de anlattım, bundan sonra ikimiz de daha dikkatli olacağız. Zira kitapta ayrıca bu regüle etme işinin sırayla yapılması gerektiği, bir taraf sürekli regüle eden olmaması gerektiği de söyleniyor. Düşününce benim bunu eşim için hiç yapmadığımı farkettim. Sebebi eşimin bu durumları yaşamıyor olması gibi gözükse de aslında gerçek olan onun kendini bir şekilde regüle etmeyi başarabiliyor olması. Evet aslında ben de kendi kendime yapabiliyorum ama meseleye göre bu saatler veya günler sürebilir. Bundan sonra ikimiz de birbirimize çok dikkat edeceğiz diye anlaştık. 

 Bu regüle etme meselesi ufak çocuklar için elzemmiş. Çünkü başlarda kendi kendilerine nasıl yapacaklarını bilmiyorlar ve bizim yapmamız gerekiyor. Bu süreçte de öğreniyorlar tabi. Ben kızım aşırı duygusal olduğu için belki de zaten böyle anlarında ona sarılıp sevmekten başka yöntem uygulayamıyordum. Çünkü ağladığında nefesi kesilir, titremeye başlar, kolayca krize girebilir. Bu yüzden onu sürekli dengede tutmaya çalışırım ve bu hale girdiğinde de kucaklayıp okşarım, beraber nefes alıp nefesini düzeltiriz. Oysa çoğumuz (tahammül edemediğimde ben de yapıyorum) bak annecim, o senin arkadaşın, paylaşman lazım, ama böyle yapmalıyız.... lar şeklinde uzun açıklamalarla ciyak ciyak ağlayan çocuğu ikna etmeye çalışıyoruz. Uzmanlar böyle durumlarda aynalama yapın der ama o biraz da denge halindeki durumlarda işe yarar. Dünyadan kopmuş bir çocuk için ten teması dışındaki yöntemler pek faydalı değil. 

 Şimdi düşününce çevremizdeki insanlarla olan ilişkilerimizde de aslında bunun etkilerine maruz kaldığımızı farkediyorum. Bir arkadaşınız mesela eleştirinize çok içerliyor, birşeyden ötürü yoğun kıskançlık hissediyor, direkt olmasa da bir söz ya da bir imge onun geçmişindeki bir yarayı canlandırıyor... ve o donma haline sokuyor olabilir. Tabi bunu farketmediğimizde o kişinin soğuk, umarsız, bizimle ilgisiz vs olduğunu düşünebiliyoruz. Fakat asıl mesele kişi o duyguda takılıp kalmıştır ve normal hayatına (sohbetine işine gücüne) devam edemiyordur. Bunun düzelmesi için de yardım talep edemiyordur. Ancak dikkat edince bunu farketmek zor değil, duruş değişir, yüz düşer, sohbet biter... vs yani akış birden bire bozulur.

 Kitapta tabi ki sadece bu mevzu yok. Yakınlarımıza bağlanma şekillerinin bizi nasıl etkilediğinden, ebeveyn olmaya dair bir çok güzel bilgi var. 

Ve yine çok şükür anneliğim konusunda sezgisel olarak edindiğim bilgiler kitapla örtüşüyor. Uzun lafın kısası bu kitap iyi ki okumuşum dediklerimden biri oldu. Kafamdaki taşlar oturdu, sistematik çözümler edindim ve ayrıca okumaktan keyif aldım.

18 Kasım 2016 Cuma

Kitap Önerisi Şifacı

Kasım 18, 2016 3 Comments

İki çocuklu hayatta kitap okuma hızım eskisine göre azalsa da aslında yine iyi okuyorum denebilir. Hala e-kitaplar önceliğim. Doğrusu genelde uykudan önce karanlıkta okuduğum için basılı kitapları okumak kolay olmuyor.

Bu yılın başında okuyacaklarımda biraz daha seçici olacak, kaliteli eserler okuyacağım diyordum. Yaptım mı hem evet hem hayır. Doğrusu içimi bunaltan haberler aldığımda kitapların içimi açan dünyasına kaçmak istiyorum ve bu yüzden hafif kitapları da okumayı seçiyorum. Fakat Şifacı öyle bir kitap değilmiş. Okuduğum kitapları tavsiye eden yazılar yazmıyorum genellikle ancak çok sevdiysem atlamak istemiyorum. Bu kitabı da daha ilk sayfalarda sevdim ve hemen ablalarım ve yeğenime haber verdim. Benimle birlikte üç diğer kişi de aynı hisleri paylaştığı için yazılmayı fazlasıyla hakediyor.

Tarihi kurgu kategorisindeki bu kitap beni çok tatmin etti. Uzun zamandır okuduklarımdan bu hazzı almıyordum. Konusu güzeldi, çok şey öğrendim, çeviri şahaneydi ve kurgu çok akıllıcaydı. Yazar ayrıca yabancı olmasına rağmen konuyu tarafsız bir şekilde sunmuş ve gerçekten çok detaylı tarihi araştırmalar yapmış.

Kitabın bir çok boyutu var. Birincisi tabi ki tarihi bilgiler içermesi. Osmanlı hareminin Doktoru olan Feyra isimli bir genç kızın, Nur Banu Sultan ölürken ona bir görev vermesi üzerine Venedik'e gitmesi ve orada başından geçenler vasıtasıyla, hem Osmanlı hem de Venediklileri tarihi, yaşamı vs hakkında bilgi ediniyoruz.

İkinci boyutu tarihin o dönemindeki tıp bilimi hakkında. Veba salgınını önlemek için yapılanlar, o dönemde Osmanlı tıbbının daha ileride olduğu, Feyra'nın tıbbi tedaviye katkıları hakkında.

Üçüncü ve en önemli boyutu ise mimari alanında çünkü kitabın asıl çıkış noktası, yazarın belirttiğine göre ünlü Venedik mimarı Palladio'nun büyük eseri Redentore kilisesinin yapılışını anlatmak. Kitaba göre büyük veba salgınından kurtulmak için Venedik dükünün isteği üzerine Tanrı'ya bir kilise adanmalıdır ve Palladio görülmemiş bir yapı inşa etmekle görevlendirilir. Palladio Mimar Sinan'dan etkilenir ve onun tekniklerini kullanır. Gerçekten kubbesi olan farklı bir kilisedir bu. Mimar Sinan'ın eserlerini ona anlatan ve bu kilise için ilham veren kişi de Feyra olur.


Tabi bütün bunlar olurken bir aşk hikayesi de giriyor araya. Bu da akıcılığını arttıyor. Gerçekten çok yönlü bir araştırmanın kompozisyonu olduğu için, yazarın bu titizliğini sevdim ve şimdi dilimize çevrilmiş olan diğer iki eserini okumak için sabırsızlanıyorum .

19 Aralık 2013 Perşembe

Okuduğum e-kitaplar ve e-kitap siteleri

Aralık 19, 2013 17 Comments
Elimdeki kitapları tüketince tırım tırım ne okusam arayışına giriyorum. Hollanda'ya teslimat yapan bir iki kitap satış sitesi buldum ama henüz çok inceleyemedim. Satış sitelerinde gezinmek, seçmek çok zamanımı alıyor ve sadece kitap için değil, başka şeyler için de alışveriş sitelerini bu yüzden bir türlü gezemiyorum.

Diğer yandan e-kitapları okuduğum kindle  cihazım karanlıkta okumam için uygun değil (ışıklı modeller var mı bilmiyorum ama bizimkinde yok) ve ben de genelde gece uyumadan önce karanlıkta okuyor olduğumdan telefona yapışıyorum. Kindle için uygun formatta e-kitaplar genelde Amazon'da bulunuyor. Bir ara taramıştım fazla türkçe kitap bulamamıştım. Bulduklarım arasından da satın almıştım oradan ve onlar da çoktan bitti.

Eşim telefonun küçücük ekranından nasıl okuduğuma şaşırıyor ama öyle iştahlıyım ki okumaya farketmez benim için, nasıl olursa olsun yeter ki okuyabileyim.

İnternette e-kitap falan yazınca sürüyle site çıkıyor, bir çoğu satış sitesi, diğerleri tanıtım yazısını okutan devamı için tıklayın dendiğinde reklamlara bağlanan kazıkçı siteler. Bir kaç tane doğru düzgün kitap veren site buldum ve oradan okuyorum şimdilerde. 

Bunlardan hariç zipli veya torrent dosyası olarak e-kitap arşivleri var. Bu yazıda onlara değinmeyeceğim ancak doğumdan önce öyle bir arşiv indirip çoğunu okumuştum. Yıllar önce de benzer şekilde piyasadaki tüm fizik kitaplarını (ingilizce) toplayıp 3000 e yakın kitapla minik bir sanal kütüphane kurmuştum. O kitapların çoğunu taramış, bazılarını el altı yapmış durumdayım.

Neyse. Kitap okuduğum siteler şöyle.

Birinci site epubkitap.com

Tüm arşivi gezemedim (geriye giderken okumak istediğim kitaplar olunca kaldım) ama herkesin oluyacak bir şey bulacağını düşünüyorum. Şu anda bu siteden Amin Maalouf Doğunun Limanları'nı okuyorum ve bundan önce de Cengiz Aytmatov'un Cemile'sini ve Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sını okudum. Bu sitede pdf formatında olan kitaplar bilgisayara kaydedilebilir, doc viewer olanlar internet gerektiriyor.

İkincisi altkitap.net

Bu siteden de Doğan Pazarcıklı'nın Bir Hasta Sahibinin Hastane Günlüğü'nü okumuştum tam da gezi olaylarından hemen sonra. Kitap ülkemizin trajik hastane anlayışını eleştiriyor ve yer yer altını çizdiğim çok değerli bilgiler sunuyor. Ben çok beğendim.

Bu siteden birkaç kitaba daha baktım ama genelde ciddi konularda kitaplar olduğu için ve bu sıralar canım istemediği için yarım bıraktım. Daha sonra yine okuyacağım.

Bir diğer önerim ise Hermann Hesse'nin Siddartha'sı olacak. İstanbul'daki evimde bu kitap var ve defalarca okumuşumdur. 98 yılında eşimle tanıştığımızda onun bana okumam için vermesiyle başlayan Hermann Hesse tutkum, tüm kitaplarını temin etmeme, okumama ve hatta bazılarının ingilizcelerini okumama vesile oldu. Geçenlerde Günün Çorbası blogunun sahibi Yeliz, bu kitabı yazdığında yeniden Siddartha'yı okuma aşkım depreşti ve elimde olmadığından acaba internette var mıdır diye bakınca çok şükür buldum ! Öyle sevindim ki anlatamam ilaç gibi geldi. Son iki haftadır falan diğerlerine ek olarak aynı anda arada bunu okuyorum, kitabın içinde kayboluyorum, bitsin istemiyorum ama neredeyse bitecek.

Bu bir pdf dosyası sanırım bilgisayara kaydedilebilir fakat bana telefonda kayıt seçeneğini sormadı


Bu kitabı ararken aynı yazarın daha önce okuduğum başka bir kitaplarını da buldum, onları da ekleyeyim sonra okurum. 

Çarklar Arasında

Masallar

Keyifli okumalar.

18 Ocak 2012 Çarşamba

Kitap Tavsiyesi: Çocuklarda Beden Dili

Ocak 18, 2012 6 Comments
Daha hamileliğimin başlarında sevgili Zozi'nin gönderdiği paketten çımıştı Samy Molcho'nun kitabı. Okuduklarım arasında bunu öyle çok sevdim ve faydalı buldum ki, kitaptan bazı kısımları alıntılamak istedim. Hamile arkadaşıma tavsiye ettim o da alıp okudu, eşim de okuduğunda çok yararlı buldu.

Kitap 4 çocuk yetiştirmiş bir babanın gözlemlerine dayanarak yazılmış. Bir metot kitabı gibi değil de daha samimi, resimlerle örneklendiği için kolay anlaşılır, okuması zevkli bir kitap. Tabi çok kalın olmadığı için tüm beden dili ifadeleri için bir açıklama sunmuyor, daha çok okuyanda bir öngörü-bilinç oluşturuyor diyebiliriz. Kitabı okuduktan sonra gözlemlediğimde, çevrede çocuklara çok yalnış davranıldığını, tepkilerinin yanlış yorumlandığını farkettim. Diğer yandan kitapta sadece çocuğun beden dilini anlamak değil, anne-babanın beden dilinin nasıl olması gerektiğine dair fikirler sunuyor.

Kitapta doğum öncesi, bebeklik, çocukluk (okul öncesi ve sonrası) dönemlerine ait ipuçları var. Buraya alacaklarım daha çok bebeklik dönemlerinden yazılar olacak.

Çocuklar işittiklerine değil, gördüklerine tepki verirler. Çocuklar için anne babanın beden dili, konuşmalarından çok daha etkili ve anlamlıdır. Bebekler ve küçük çocuklar, anne babalarından kendi beden dillerini anlamalarını beklerler. Anne baba onu anlamayı başaramadığında, çocuk gereksinimlerini ve duygularını açıkça ifade ettiğini, ancak anne babasının onları dikkate almak istemediğini düşünür.

Ne kadar hazin değil mi? Oysa anne babalar her zaman en iyisi için çırpınıyor. Mesela bir örnek

İlgili anne bebeğine biberonu verir, bebek de annesine minnetle bakar, biberonu emer. Bebek birden minicik ayağını kaldırıverir ve adeta fren yapar. Anne bu harekete dikkat etmez. Bebek küçük elini biberonu tutan annesinin eline koyar ve azıcık iter. Anne bebek ona dokunduğu için sevinir ve gülümser ama bebeğin ifade etmek istediği şeyi anlamamıştır. Çocuk öksürmeye başlar.Biberondan fazla süt geldiği için süt boğazına kaçmıştır. Anne ise buraya kadar çocuğun söylemek istediğini anlamamıştır.

Anne karnında sallanmaya alışkın olan bebek doğduktan sonra bu sallantısız ve dünyayı yatay pozisyonda algılamaya zorlanır.
Bebek birisi tarafından sallanmadığı takdirde paniğe kapılabilir. Panik olmuştur. Birşeyler yolunda gitmiyor duygusu hakimdir. Bu durumda annenin ona yaşadığını ve sağlıklı olduğunu göstermesi gerekir. Bu sebeple sallamak onu rahatlatır.Sallanma hareketi bildik bir sinyaldir, bebek artık "sakin olabilirim,gözlerimi kapatabilir uyuyabilirim, annem beni sallıyor, herşey yolunda" diye düşünür.

Ancak kitapta sallanmanın ritminin doğru olmasına da vurgu yapılıyor. Ritm annenin normal yürüyüşündeki ritm ile aynı olmalı, aksi halde daha çok panik yaratabilir.

Sallanma ritminden başka, bebek anne karnında iken annenin kalp atışlarının ritmine de alışkın hale geliyormuş. Doğduğunda ise bunun yerini tutması için ninni söylemek öneriliyor.

Doğumdan sonra bebeklerin uzaydan gelmiş gibi olduklarını görüyorum. Onlar için hala her şey büyük bir "ben"dir. Henüz ben ve ben olmayan arasındaki ayrımı yapamaz. Bir yenidoğanın sırt üstü yattığını, henüz kımıldamadığını fakat gözünün önünde birşeylerin belirdiğini varsayalım, bir el, bir yüz. Henüz bebek gözünün önünde beliren bu elin kendi eli mi, yoksa yabancı bir el mi olduğunu ayırt edemez. Gördüğü, hissettiği herşey "büyük ben"e aittir.

Büyük ben evresinin farkında olmak şu açıdan önemli imiş. Bebek dışardan ve içerden gelen hoş olmayan uyaranları (soğuk,sıcak, açlık,gaz vs) topluca benden geldiğini sandığı için bunları ayırt edemiyor ve panikliyor.

Süt çocuğu her rahatsızlandığında bağırır ve bağırdığında bir cevap alır. Süt çocuğu bağırma ve cevap alma arasındaki ilişkiyi anladığında, cevap almak için bağıracaktır.

Bebek, sinyal vermenin olumlu bir geri dönüşümü olduğunu anlar. Bağırıyorum ve açlığım gideriliyor, korkmama gerek yok.

Burada iki faktör önemlidir, eğer anne onu rahatlatacak bir tepki vermeden önce uzun süre bağırtıyorsa, bu süt çocuğu için şu anlama gelir; bir cevap alabilmek için uzun ve yüksek sesle bağırmalıyım....

...Bunu bilirsek ve bu nedenle bebeği daha ağlamaya başlamadan ve ilk rahatsızlık belirtilerinde emzirirsek, bebeğe ufak kıpırtı ve seslerle de iletişim kurabileceğini göstermiş oluruz. Çok fazla ağlamasına gerek kalmaz. Eğer bebeği ağlatırsanız, fazla sesli olmayan kıpırtıların yetersiz olduğunu düşünüp ağlamaya alışacaktır.

Kitapta çok güzel daha birçok konu var ancak yazı oldukça uzuyor. Bu yüzden dikkat çekici son bir örneği daha ekleyip bitirsem iyi olacak. Kitapta soğuk eller sendromu olarak dile getirilmiş olan iki farklı istenmeyen durumda çocuğun tepkisini anlamaya yönelik bir örnek.

Örneğin anne ellerinin soğuk olduğunun farkında değildir ama her alt değiştirdiğinde bu soğuk eller bebek için yeni bir şoktur. Bu durumda süt çocuğu iki farklı şekilde tepki verebilir. Ya annesi ona yaklaştığı her seferde ağlamaya başlar ve anne bunun sebebini bir türlü anlayamaz, ya da süt çocuğu ağlamaya korkar, çünkü eğer ağlarsa o soğuk ellerin kendisine dokunacağını bilir. Bebek için hangisi daha kötüdür? Islak popo ile kalmak mı, yoksa soğuk elleri hissetmek mi?

18 Nisan 2011 Pazartesi

Şah ve Sultan

Nisan 18, 2011 9 Comments
Son yazımda kitap okumalarımın tavan yaptığından bahsetmiştim. Şu an elimde bitmesine kıyamadığım, okurken tüylerimin kabardığı, edebi dilinin içinde eski hatıralarımı canlandırarak, büyük bir keyifle okuduğum bir kitap oldu bu. Bitmesini istemiyorum ama merak da ediyorum. Tüm kitaplarımı birilerine verir dağıtırım ama bunu paylaşmak istemiyorum, beni o kadar etkiledi ki son zamanlarda okuduğum kitaplar içinde "işte bir kitap böyle yazılır" diyebileceğim kadar güzel kaleme alınmış.

Elbetteki bu düşünce kişiye göre değişir. Çok okuduğumdan en ağır kavramsal kitapları, en edebi betimlemelerle dolu kitapları dahi sıkılmadan okuyabiliyorum. Hepsinden zevk almayı, neyi nasıl okuyacağımı öğrendim. Son zamanlarda ablamlarla tartışmalarımız da bu yönde. Okuduğum bazı kitapları sıkıcı, ağır, gereğinden fazla uzatılmış bulabiliyorlar. Ama bana hiç öyle gelmiyor ki bu dünya klasiklerini okumuş olmamdan sanıyorum.

Şah ve Sultan da divan edebiyatından manzumeler içeren, sıcacık bir anlatım diline sahip, ama edebi yönden nesir kısımları da oldukça kuvvetli. Divan şiirlerini ne kadar da özlemişim, Yavuz Sultan Selim'in şiirlerini ne kadar az biliyormuşum diye düşünüyorum okurken. Lise yıllarımda çokça haşır neşir olduğum edebiyatla, bilimsel kimlik kazanmamla birlikte uzaklaşmışım ama anladım ki yok ben hala aynı derecede edebiyatı seviyor, iyi yazılmış şeyleri farkedebiliyorum.

Okul yıllarımda her ama her dersi ilgi ve sevgiyle öğrendim. Şimdi binbir zorla ders çalışmak isteyen yeğenlerimi anlamakta güçlük çekiyorum. Benim için resim de matematik de aynı öneme sahip oldu her zaman. Resim benim için kolay bir ders değil, kendine has tekniklerinin olduğu, sürekli öğrendiğim bir dersti. Matematik zevkliydi, fen merak uyandırıcı, beden bedenimin sınırlarını keşfettiren, coğrafya hayaller kurduran... Benim için hepsi çok güzeldi. Şimdi düşünüyorum da, şu anki mesleğim biraz kader ama buna tamamen zıt bir meslek de olsa yine aynı şevkle yapardım.

Ve İskender Pala, öncelikle itiraf etmeliyim ki, yazarını tanımadığım için ve hatta Muhteşem Yüzyıl dizisinin çıkmasıyla rafta çoğalan Osmanlı tarihiyle alakalı kitaplardan biri sanıp çekimser davrandığım için özür dilemeliyim. Ardından Moonish'te tavsiyesini görüp, hiç düşünmeden aldım ama Moonish başlarda pek keyifli bulmamıştı. Bense daha ilk bölümün manzumesinde tav oldum. Okunacak ve kütüphanede yer alması gereken kitaplardan. Ve Çaldıran Savaşı'nın tarih derslerinde verilen yeri ve zamanı bilgisiden çok daha fazlası olduğunu öğreten kitap. Elimdeki üçüncü baskı belki ben çok geç kaldım ama okumayanlara şiddetle tavsiye olunur.