Ağaç Evi çok seviyorum. Okumak, yazmak, yorum yapmak, diğer yorumları okumak, yeni bloglar keşfetmek... Her yönüyle çok şey katıyor insana. Bu hafta konuyu seçme şansı benim oldu :)
Haftanın soruları şöyle:
1) Kimsin sen? Kendini ne kadar tanıyorsun?
2) Sahi, nasıl tanırız kendimizi? Nasıl buluruz hayattan ne istediğimizi?
3) Ne kadar gerçekten "ben" olabiliriz acaba?
Daha önceki özgürlük konusunu çağrıştırıyor ama şöyle düşünebiliriz belki: Tut ki toplum baskısı yok. Sen biliyor musun kim olup ne yapmak istediğini? Yani bazen insan daha ne istediğini, kim olduğunu bilmeden tüm suçu topluma ve toplum baskısına atabiliyor. Bence birçoğumuz bilmiyor hayattan ne istediğini. Yani toplum "Hadi, buyur! Yap istediğini!" dese ne yapacağını bilemeden öylece mal gibi pardon şaşkın bir halde kalabiliriz çoğumuz.
Hadi beraberce düşünelim şimdi kim olduğumuzu.
1) Kimim ben?
33 yaşında evli barklı, çoluklu çocuklu bir kadınım.
Evlenmek için sevgilisini 6 yıl beklemiş bir kızdım, şimdi birlikte yapacağımız bir şeye 10 dk geç kalmaya dayanamıyorum.
3 dil biliyordum, Dünya'yı gezecektim. Netflix olmasa İngilizce'yi bile unuturum ki İngilizce öğretmeni olduğum halde!
Eskiden kitap canavarıydım. Kitap kurdu değil, bildiğin kurabiye canavarı gibi yalar yutardım bir günde 500-600 sayfalık kitapları. Şimdilerdeyse kitap okuma özürlüsüyüm.
Yazardım, şairdim. Sayfalarca, dizelerce yazardım. Şimdilerde bölük pörçük, sonu olmayan hikayeler anlatıyorum sadece.
Peki tüm bunlar yeterli mi "beni" tanımlamaya? DEĞİL!
2) Sahi, nasıl tanırız kendimizi? Nasıl buluruz hayattan ne istediğimizi?
Mr. Kaplan'ın
şu yazıya yaptığı bir yorumu buraya taşımak istiyorum.
"Kendimizi nasıl tanırız Mrs. Kedi? Koklayarak? Hayır, anlamsız. Tadımıza bakarak? Komik :) Görmek suretiyle? Eh, ne kadar tanıyabilirsek? Ayna ayna güzel ayna, söyle bana benden güzeli var mı dünyada? Aynalar da aldatabilir bazen bizi, taktığımız maskelerle.
Dokunmak? Zannetmem. Kendi sesimizi dinlemekle tanır mıyız kendimizi? İç sesimiz değil bu, dikkatinizi çekerim :) Yok, bu da mümkün değil. O zaman bütün bu duyu organlarının merkezi olan beynimizde tanımak zorundayız kendimizi. Hiçbir organımıza ihtiyaç duymadan, aracısız, doğrudan. Düşünerek, aklımızı kullanarak sadece. O da yetmiyor işte!"
Keşke kavun gibi koklayarak anlayabilsek, tanıyabilsek kendimizi. Ama ne mümkün!
Kendimizi ne zaman tanırız biliyor musunuz? Başkalarını uzaktan izleyip eleştirdiğimiz bir durumda bulunca tanırız! İşte tam o anda gerçek yüzümüz, gerçek benliğimiz ortaya çıkar. Hiç bilmeden ahkam kestiğimiz şeylerle burun buruna gelince işler değişir. Örnek vereyim.
Kızım 2 yaşına girene dek bizzat ben baktım 7/24. Ama 2 yılın ardından evden kaçacak hale gelmiştim ve işe girdim. O sıralar henüz bebek sahibi olmayan bir arkadaşım "Ayy, nasıl kıyacaksın bebeğine? Ben bırakamam kreşe falan, kendim bakarım." demişti. Sonra çocuğu oldu ve bam 6. ayda işe başladı. Tabi ki yüzüne vurmadım ama kendisi "Rüya, hiç öyle sandığım gibi değilmiş. İşe gitmesem deliririm." dedi. Gördüğümüz üzere farazi varsayımlarla "mükemmel" olmak, her koşulda "doğru" olanı yapmak kolay ama iş başa gelince pek de öyle değil.
Daha önce bir yazımda bahsetmiştim. Sevmediğimiz bazı kişilerde -her zaman ve herkes için demiyorum- ya kendimizden bir parça vardır, inkar edip görmezden geldiğimiz ya da olmak isteyip de olamadığımız bir hal. O kişiyi eleştirir dururuz. Ama elimize fırsat geçse tam da o kişinin yaptığı/yapacağı şeyi yapma olasılığımız çok yüksektir aslında.
İyi günümüzde tanıyamayız kendimizi. İhtiyaç da hissetmeyiz. İşin sırrı kötü günde ne yaptığımız. Hani bir söz vardır, "Birini tanımak için onunla ya alışveriş etmeli ya yola gitmeli." diye. Kendimizi tanımak için de yolculuğa çıkmamız, kendimizle bir alışveriş yapmamız gerekir. Şimdi "ben"den mevcut yaşam koşullarımı, imkanlarımı alsam, dımdızlak sokağa bıraksam beni, ne olur? Ne kalır geriye ve o kalan nasıl devam eder hayat yolculuğuna? diye düşününce tanıyabiliriz kendimizi bence. Ama tek bir kural var: "Dürüstlük" Kimseye anlatmasak bile sadece kendimize karşı dürüst cevaplar vermeliyiz.
3) Ne kadar gerçekten "ben" olabiliriz acaba?
İşte geldik en zor kısma. Hadi tanıdık kendimizi, hayattan ne istediğimize de karar verdik. Peki bunu gerçekleştirecek cesaretimiz var mı? Bu aşamada yol çatallaşıyor. Bana göre 3 yol var.
1) İstediklerimizi elde edip kendimiz olmak için elimizden geleni yapmak,
2) Cesaretimiz olmadığını, "Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak" istemediğimizi kabul edip k.çımızın üstüne oturmak.,
3) Kaçak oynamak. Yani hem durumdan şikayet etmeye devam etmek, hem de komple değiştirmeye yanaşmadan sistemin açıklarından faydalanmaya çalışmak. Bu üçüncü seçenek en zoru. Çünkü her sistemin bir kırılma noktası var.
Ben kendim olmakla ilgili halihazırda uzun uzun yazdım. Onu da
Şuraya bıraktım.
Dipnot: "Müzik önerilerine açığım. Acilen çıkmam gerek, siz yazın ben ekleyeyim." dedim ve bu şahane şarkı geldi sevgili DBE'den :) kalp... kalp... kalp...