Daisypath Happy Birthday tickers
Lilypie Second Birthday tickers

28 Aralık 2010 Salı

Yeni dönem: Konuşmayı söken Ahmed

Ah ah neler yazasım var. Bir türlü kafamı toplayacak kadar kalamıyorum bilgisayar başında. Oysa son aylar öyle keyifli ki. Anlat anlat bitmez türünden. Hepsini beynime kocaman harflerle kazıyayım istiyorum ama uçup gidiyorlar. Ahmed artık 26 aylık kocaman bir oğlan. Boylandı iyice. Arka arkaya birkaç kez o hastalandı biz hastalandık derken, bu ay biraz daha sütliman herşey. Bu ay gelişimi inanılmaz hızlı. Yakalamıyorum desem yeridir.

Artık dili çözülmek üzere kuzumun. Kelime hazinesi acayip arttı. Ben Türkçe, baba Arapça konuştuğu için iki dilde birden kelimeler çıkıyor artık ağzından. Bu iki dili aynı anda öğretme işi başlı başına bir konu. Baştan biraz düşündük aslında. Ne yapmalı diye. Sonunda eğer şimdi babasından öğrenmezse ileride öğrenmesinin zor olacağına kanaat getirdik. Açıkçası çocukların çoklu dil öğrenimine açık oldukları fikrini benimseyenlerdenim. Bunun bir çok başarılı örneğini de yakın çevremizdeki bizim durumumuzda olan arkadaşlarımızdan gördük. Yine de anadil olmasa öğretmeyi düşünmezdim. Yani hadi ingilizce konuşalım kulak dolgunluğu olsun diye uğraşmazdık. Benim için İngilizce öğrenmesi elzem değil ama Arapça anadil olmasa da babadil olduğu için önemli. Bunun bir dezavantajı var tabi. Hele de diller birbirine çok farklı ise, konuşmayı geciktiriyor (ya da ben Ahmedin geç konuşmasını yani hala doğru düzgün konuşmamasını buna bağlıyorum). Ben Türkçe hikayeler okurken baba Arapça hikayeler okuyor. Alfabeler çok farklı. O yazıları sağdan sola okuyor ben soldan sağa, bizde kitabın başı arapçada sonu gibi. Sayfalar başka yönlerden çevriliyor. Benim ayı dediğime babası başka bir şey diyor. İkimizin farklı lisanlardan konuştuğumuzu anlamış elbet, herşeyi sorarken eğer ikimizde yanındayken bir bana bir babasına sorup ikimizden de duymak istiyor.

Kafası karışıyor mu bilmiyorum ama Ahmedim hem Türkçe hem Arapça konuşmaları anlıyor. İşine gelen dilde cevap veriyor. Hayır kelimesini öğretemedik örneğin. Arapça karşılığı olan "le" (bu kelime 2 yaş depresyonunda olan evladım için pek kıymetli. Teyze le, anne le, baba le, nenni le, mama le, dada le diye bildiği bütün kelimelerin sonuna azimle ekliyor sağolsun.) tercihi ya da yeter demiyor "bes" diyor onun yerine. "Al"ı Türkçe, "ver"i Arapça söylüyor. "Kalk" Türkçe "otur" Arapça mesela. "Gel" Türkçe "git ya da yürü" Arapça :) Eğleniyoruz biz. En kolayı saymak sanırım. İki dilde de en kolay öğrendiği şey sayılar oldu. Kafasına göre sayıyor o ayrı. "bir altı kokuşşş on" şeklinde. Bazen dokuzdan sonra kaç gelir diye sorunca altı diyor. İkiden sonra hep altı. Susam sokağı izleyip de hatırlayan var mı? En sevdiğim sayı altıdır altı şarkısını. Bizimkinin en sevdiği sayı altı.

Bu işin bir avantajı da var tabi. Sayesinde dil öğrenme özürlü annesinde yeniden bir umut doğdu arapça öğrenebileceğine dair. Bakalım ya nasip diyorum babasını çok heveslendirmemek adına. Kendimi geçtim, Ahmed sayesinde bakıcı teyzesinin bile azımsanmayacak bir sözcük dağarcığı var artık.

Bunun haricinde enteresan bir lisanı var. O dilde konuşup konuşup duruyor ama anlayan yok. Teyzesi test etmiş, aynı soruya aynı anlamadığımız cevapları veriyormuş. Yani kendince manalı bir şeyler söylüyor ama hangi dil olduğunu sökemediğimizden fransız kalmaya devam ediyoruz biz duruma.




Titiz annenin kokar evladı olurmuş sözünü çok kullanır annem. Bu da bu savın tersi. Kokar ananın temiz çocuğu. AVMlerde bile temizlik yapıyor hızını alamayıp.



Eski tavlacılardan kim kaldı? Bir oğlum bir de anası :P



Ali babanın çiftliği Ali babadan hikaye (ehkaye) dinlerken



Oğlum diye demiyorum bir hamarat bir hamarat.
Oklava bulamadık kurşun kalemle açtı yufkaları.


Veee saçlar yine gitti. İlk defa babası değil gerçek bir berber kesti saçları.



Bu aralar yeni keyif bu. Mutfak eşyalarıma musallat oldğundan bu yana arıyorum düzgün bir set. Her girdiğim dükkanda pembe mutfak aletleri görmekten hevesim kırılmıştı ki bunu bulduk. Artık akşamları yemek sonrası o kahveleri pişiriyor. Tek kusuru şeker hastası. Hayali şekerlerden herkese beşer onar koyuyor :) Biz ailece içiyoruz.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Paris Aktivitesi - Center Georges Pompidou

Ne zamandır yazamaz oldum yine. Sebebi malum Ahmed beyler tüm dikkatleri her an üzerlerinde isterler. Sanıyorum benim gibi çocuk kurbanı çok blog var. Bebeler hareketlendi annelerin vakti azaldı :) Bari epey zaman önce yazdığım ama bir türlü koyamadığım bir yazıyı paylaşayım. Tam sayılmaz ama bilgi arayana kafi şey var gibi.

-----------------------------------

Center Georges Pompidou aslında bir kültür merkeziymiş. Ben sadece modern sanat müzesi kısmını gezdim. Tam bilet fiyatlarını hatırlamamakla beraber, tüm geçici sergi ve müzeye giriş ve çatıya çıkma 12 euroydu. Ayın ilk pazarı ücretsiz olan müzeler kapsamında değil bu müze.

1977 yılında kullanıma açılan bu binanın tasarımı Renzo Piano ve Rıchard Rogers isimli iki mimara ait. Açılan yarışmada birinci olmalarının bir sebebi bina tasarımıysa diğer sebebi de kullanmaları gereken alanın yarısını kültür merkezi olarak kullanmaları ve diğer alanı boş olarak bırakmaları. Binayı yaparken bir çok boruyu içeriden değil de dışarıdan geçirerek binanın iç hacminden yememeleri. Alanın boş kalan diğer yarısında ise merkezin önünde insanların oturması, dinlenmesi, sokak sanatçılarının performanslarını görmelerine olanak sağlayacak bir kısım oluşturmaları.

Bir şeyi takdir etmeden geçemeyeceğim. Fransada devlet başkanlarının topluma kalıcı bir eser bırakması önemli bir gelenekmiş. Kültür merkezi de o dönemin devlet başkanının ismi o yüzden.

Tabi modern sanat müzesini barındıracak olan binanın da modern yapılanması beklenir ama tasarım halk tarafından pek yadırganmış, beğenilmemiş ve çokça eleştirilmiş. Parisin tarihi dokusuyla hiçbir şekilde örtüşmediği söylenmiş. Doğru mu doğru.




Mavi borular hava, yeşil borular su, sarı borular elektirik ve kırmızı borular da asansör sistemi içinmiş. Mekanın içinden tasarruf sağlamak adına yürüyen merdivenler bile binanın dışında. Düşünce olarak süper ama görüntü kötü bence.




Müze Avrupanın en büyük modern sanat müzesi. Binanın 4. ve 5. katlarında bulunuyor. 4. katta girer girmez bu afişlerle karşılaştım. Yazılanları okuyunca biraz şaşırdım, biraz üzüldüm. Kadının toplumdaki konumu üç aşşağı beş yukarı dünyanın her yerinde maalesef aynı. İster Avrupada ol, ister sanatçı ol yine de kendine yer edinebilmek için karşı cinsinden daha çok çabalamak zorundasın.




"Kadınlar modern sanat müzesine girebilmek için illa çıplak mı olmalılar?"

"Modern sanat bölümlerindeki sanatçıların %3ten daha azı kadın fakat (eserlerdeki) nü çalışmaların %83 kadın."




Bu afiş de Oscar kazananlarına bir eleştiri. Oscar heykelciğinin beyaz ve erkek olması gerektiğini yazmışlar. Sebep; çok açık. Şimdiye kadar en iyi yönetmen ödülünü alabilmiş bir kadın yok(muş). Senaryo ödülleri %92.8 gibi bir oranla hep erkeklere gitmiş ve şimdiye kadar (bu çalışma hazırlandığında diyeyim- son yıllarda siyahi sanatçıların daha çok ödül aldığını gözlemledim ben) beyaz tenli olmayan ödül alan sanatçıların oranı sadece %5.5.

















Müze iki kat dört bölümden oluşuyordu. Modern Sanat Müzesinde kadınlar, modern tasarımcılardan biri için ayrılmış bir bölüm, 1950ler öncesi modern sanat ve iki de geçici serginin olduğu bir bölüm. 1950 öncesi bölümde Picasso ve Matissein bir çok eseri var.



Modern tasarım örnekleri





















Müzenin en üst katından aşağıya bakış


21 Kasım 2010 Pazar

Ben bugün bunu gördüm

Dün uzaklardan gelen misafirler tüm gün Eyüpte gezdirilmiş. Ahmed beyler de bundan nasibini almış. Günün yorgunluğu ile akşam sekizde sızmış. Annenin takdirini kazanmış. Hazır tatilken laf lafı da açmışken biraz geç yatılmış. (Geç dediysem hepi topu bir ama biz de yorulmuştuk.) Veee sabah olmuş....

Sabah gözlerini yarı açabildiği için durumun vahimliğini farketmeyen canım kocamın "İlknur kalk bir, Ahmed bir şeyler yapmış galiba" cümlesi ile gözlerimi araladım. Aralamamla gözlerimin yuvalarından çıkması üstüne bir de yerinden fırlamam bir oldu. Uykusunu tastamam alan Ahmed beyler sanıyorum sabah 7 gibi uyanmış. Biraz yatakta debelendikten ve anne-baba horul horul uyurken fırsat bu fırsat deyip yatak odasında keşfe çıkmış. Her zaman kendisinden özenle sakladığım makyaj çantamı bulmuş. Aslında bundan sonrasını anlatmama lüzum var mı bilmiyorum. Hikaye klasik. Eşşek yüküyle para dökülmüş makyaj malzemeleri anneden özellikle bayram sebebiyle bol bol görüldüğü şekliyle uygulanmış. Yerlerini pek tutturamamış yalnız. Rujlar alına sürülmüş. Daha doğrusu boca edilmiş. Araya biraz da siyah göz kalemi karıştırılmış. Diğer renkli göz kalemleri ağız bölgesine uygulanmış. Artanlar yatak çarşafının aşağı kısmına uygulanmış. (Eğer gözüm dönmemiş olaydı resmini de çekerdim de, neyse başka maceralara artık)

Bu ne kötü makyaj, olmamış Ahmed bey diyerek 3 puan verdim kendisine. Yok aslında böyle de olmadı. Çığlığı bastım. Elimde ıslak mendili kaptığım gibi yüzünü temizledim, bir de sağlam azarladım. Bunların tamamını sanırım bir iki-üç dakika içinde yaptığımdan zavallı çocuğum hiç bir şey anlamadı. Boş boş bana ve yaptıklarıma bakakaldı. Annesi aynılarını yapıp sokağa çıkabiliyor ama kendi yapınca neden beğeni toplamadığını sorgulamıştır muhakkak. Ben bunları düşünüp beyin süzgecimden geçiremeyecek kadar uykusuz ve sinirli olunca olan ona oldu.

Azarlamam o kadar işe yaramış ki bu olaydan aşağı yukarı bir iki saat sonra, ben kahvaltıyı hazırlarken, babası da biraz çalışırken, ben babasının yanında babası benim yanımda sanarken, teyyyy amerikalardan getirilmiş, bugüne kadar özenle saklanmış vücut kremi de çamaşır makinasının ön yıkama gözüne boca edilmiş. Bu sefer babası benim ilk olaya verdiğim tepkiden korktuğundan aldı eline kaşığı itina ile doldurdu kremleri yerine :) ardından da Ahmed yaramazlaşmaya başladı farkında mısın dedi. Farkındayım ama yaramazlığının değil büyüdüğünün farkındayım. Ne mutlu bize büyüyor diye özlü sözler ederek sabahki kötü annelik eksi puanlarını hem oğlan hem de babasının gözünde artıya çevirmeye uğraştım bir de :P

8 Kasım 2010 Pazartesi

Anne çocuk blogları mimi

Sanırım bir yılı aşkın bir süre geçti bu blog bir mim yüzü görmeyeli :) Sağolsun Yelizin aklına gelmişim ve benim de artık nur topu gibi bir mimim var. Hemen cevaplıyayım istedim ama araya bir şeyler girdi. Geçiştirmek de istemedim çünkü aslında vereceğim cevaplar bilimsel bir amaca hizmet edecek. Bu yazı aynı zamanda annebabacocukbloglari@gmail.com adresine gönderilecek ki bizim de çorbada bir tuzumuz olsun. Çok geç cevapladığım için herkes cevaplamıştır diye kimseye paslamıyorum ama ola ki okuyupta ben de yazmak istiyorum diyen annelere selam olsun.

1. Bir zamanlar “bebek günlükleri” vardı. Sizce bloglar onların yerini aldı mı?
Tersten sorarsak, “eğer blog diye bir şey olmasaydı, ben bebeğim için günlük tutar mıydım?”

Eğer blog diye bir şey olmasaydı ben günlük maalesef tutmazdım. Ömrüm boyunca günlük tutma özürlü oldum ben. Bloglar benim gibi kağıt kalemle yazıp çizme özürlüler için büyük nimet oldu sanıyorum. Günlük tutanlar için belki yerini almış olabilir bloglar ama benim gibi çocuğunun anılarını yazmayacak olanlar içinse ileriye yönelik şahane bir anı saklama yolu.

2. Blog yazarlığı ebeveynlik tarzınızı etkiliyor mu? Nasıl?

Hem evet hem hayır. Ebeveynlikle ilgili daha bloglarla tanışmadan evvel aklımda bazı düşünceler vardı. Etrafımdaki anne-babaların kendimce iyisini doğrusunu tartıp kafamda bir yol tutturmuştum aslında. Bunun yanında her daim akıl göstericilerim kitaplar vardı. Okuyup yolumu bulmaya çalışacağımı biliyordum. Bunlardan vazgeçmiyorum hala ama bazen öyle anlar oluyor ki kendimi çıkmazda hissediyorum. Yapmak isteyip beceremediklerim, kitapların söylediğine uymayan oğlumun halleri beni zora sokuyor. Kayboluyorum annelikte. İşte bu noktada bloglar ve blog anneleri imdada yetişiyor. Bazen paylaştıklarıma yazdıkları en ufak yorum, bazen de kendi tecrübelerini yazmaları yol gösteriyor bana. Yalnız olmadığımı hissettiriyorlar bana.

Blog annelerinin ürün tavsiyeleri kitap tavsiyelerini de dikkatle takip ediyorum. Beni sanki daha iyi biraz daha bilincli bir anne yapıyor gibi geliyor bloglar ve blog anneleri.

3. Anne-baba-çocuk blogları blog dünyasını etkiliyor mu? Nasıl?

Blog dünyasının başını sonunu çok bilmiyorum aslında. Ben genelde anne-baba-çocuk kısmı ile çok ilgiliyim. Nasıl bir yüzde kaplıyor bizim bloglarımız ondan çok emin değilim ama anne-baba olmak beraberinde üretkenliği de getiriyor onu gördüm. Anne-çocuk bloglarından öyle üretken anneler çıktı ki amaçları blog dünyasını etkilemek değilse bile etkilediler diye düşünüyorum.

4. Çocuk büyütmekle ilgili olarak, bloglar olmasaydı kesinlikle farklı davranırdım dediğiniz bir şey var mı?

Hayatımızda olan herşey bize iyi ya da kötü mutlaka birşeyler katıyor. Kesinlikle farklı davranırdım ama ne olduğunu bilemeyeceğim. Ahmedin doğumundan önce bile bloglar, tarzını sevdiğim, ben de olsam aynen böyle yapardım dediğim anneler vardı. Bloglar birçok konuda gözümü açmamı sağladı. Etrafımdaki negatif yorumlara daha kolay kulaklarımı kapatabildim. Yalnız olmadığımı hissettirdi bloglar bana. Bloglar olmasa etraftan gelen yorumlara bu kadar dayanabilir miydim? Sanki rüzgara kendimi daha kolay kaptırabilirdim.

5. Anne-Baba olmak meslek mi yoksa üstlendiğimiz toplumsal rollerden biri mi?

İkisi de değil bana göre. Meslek olarak asla görmüyorum. Toplumsal rol olarakta düşünmüyorum. Ben anne olmaya karar verirken topluma sormadım ki :) ama bu ikisine alternatif bir şey de bulamadım. Bir ünvanım da anne artık. Annelik benim hayalimdi. Kendimi hazır hissettiğimde anne olmak, bir bebeğin büyüyüp yetişmesine, tek başına hayata atılabileceği zamana gelene kadar ona yol göstermeye talip olmaktı. Fakat şimdi görüyorum ki ben ona hayatı öğrettiğimi sanırken o bana öyle dersler veriyor ki :)

6. Anne-baba-çocuk blogları, babaları nasıl etkiliyor?

Hmm. Zor soru. Benim kuzunun babası namı diğer eşimin pek bloglarla ilgilenecek vakti yok. Daha doğrusu ilgisini çekmiyor ama benim okuyup etkilendiklerimi onunla paylaştığım için o da etkileniyor bir şekilde. Sorsam şikayetçi olabileceği tek şey büyük ihtimalle benim "ya falanca blogta şunu gördüm, çok yararlanmışlar, hadi bizde alalım" diye başlayan bir cümlemin kredi kartına yapacağı etkidir.

7. Bloglar yoluyla gerçekleşen bilgi ve deneyim aktarımı büyükanne-büyükbabaların bilgi ve deneyimini değersizleştiriyor mu?

Hayır, yılların bilgi birikimini asla yadsıyamayız ama bloglardaki bilgi paylaşımı bazen hurafeye dayanan, tavsiye/uyarı aman olmazsa olmazlarının önünü kesiyor.

8. Anne-baba-çocuk blogları sözkonusu olduğunda, blog yazmayı daha ne kadar sürdürmeyi düşünüyorsunuz?

Gönlümden geçen, yıllar sonra Ahmed beylerin ilkokul maceralarını da paylaşabilmek ama nedense blogger o zamanlara kadar dayanamazmış gibi geliyor. O yüzden gittiği yere kadar diyorum.

9. Yazdığınız blog kapansa ya da kapatılsa bloglar yoluyla kurduğunuz sosyal ilişkiler devam eder mi?

Aslında çok sosyal sayılmam ben blog aleminde. Genelde tüm arkadaşlarımla "seviyeli" bir birlikteliğimiz var :) Bunda ilk zamanlar lojistik olarak zor bir yerde oturmamız sebep olmuştur sanırım. Sonra ardından benim yurtdışı maceram derken yeni yeni arkadaşlar edinebilecek gibi duruyorum. Bir iki buluşma denemesi şimdilik sonuçsuz kalsa da. Bunun yanında bloglardan önce sanal yolla tanıştığım ve ikimizin de blogu olduktan sonra da devam eden, dostum diyebileceğim ender insanlar da var ve bloglar kapansa görüşeceğimizden (en azından ısrarla telefon arkadaşlığı yapacağımızdan eminim.) Çok severek takip ettiğim ama hiçbir iletişim bilgisi bende olmayan anneleri belki kaybedebilirim.

Bloglar kapansa da nurturia var artık diyerek bitireyim :)

3 Kasım 2010 Çarşamba

Döndüm

Annelerin Dünyasına...

Çok istemiştim yazmaya devam etmeyi ama kuzuyla zorunlu ayrılığımız, konuların annelikle ilgili olması beni yazamaz hale getirmişti. Sonunda kafa izni almakta bulmuştum çareyi. Artık hasret bitti. Annelik hallerini anlatmaya devam... Bu hafta annelerin seçtiği filmler var annelerin dünyasında.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Kitap okuyoruz...

Hazır bloglarda kitap mimleri dolaşırken, bu da bizden manzaralar.

Malum bizde dil iki olunca kitaplarda iki dilde. Ben kitap konusuna biraz temkinli yaklaşıyorum. Okuduğum bazı şeyler beni nedense uzak tutuyor çok yoğun kitap okumaktan, anlatmaktan. İki boyut kavramı daha tam gelişmediğinden, kitapla göstereceğim şeyleri önce gerçek hayatta göstermek istediğimden çok yıldızımız barışmadı desem yeri. Ara ara okuyoruz ama günümüzün bir rutini değildi kitap okuma. Öyle çok büyük bir arşivimiz de yok aslında. Ahmedin de öyle çok bir ilgisi yok açıkçası. Kitaplarını el altında yerlerde bırakamıyorum mesela. Okunmak yerine yırtılıyor kitaplar.

Fakat son bir haftadır olanlardan sonra sanıyorum benim beceriksizliğimmiş kitap okumak diye düşünmeye başladım. Doğumgünü için babası ona arapça bir kitap almış. Kitap 15 tane masaldan oluşuyor. Resimleri güzel güzel olmasına da sanırım anlatıcı da benden daha başarılı ki Ahmed beyler kitapla epey ilgileniyor.


Ahmed harikalar diyarında


Önce baba anlatıyor ...


sonra Ahmed ama pek heyecanla ...



Hmm kırmızı kraliçe ne yapıyor acaba?

27 Ekim 2010 Çarşamba

İki

25 Ekim itibarıyla iki yaşında bir bücür annesi oldum. İlk doğumgünü maalesef hatırlamak bile istemediğimiz bir sürü olayla geçen kuzuma bu sefer gönlümce bir doğumgünü yapmak kısmet oldu. Küçücük, aile içi çok güzel bir parti yaptık. Çok hoşuna giden balonlarla süsledik bütün evi. Çok sevdiği mum üfleme işini iki defa yaptık. Bol bol şaşırdı, çok çok eğlendi. Onun keyfini gördükçe biz de çok eğlendik.




İki koca yıl, tam 24 aydır (bir kısmına maalesef şahit olamadığım) bana annelik sıfatını veren güzel kuzum. İyi ki doğdun. İyi ki senin annen ben oldum. Hayatımı, hayata bakışımı tümden değiştirdin. Yolun kaderin kısmetin hep açık olsun. O gülen gözlerin hiç ama hiç solmasın.




Bir çocuğa çatal bıçak eğitimi mi vermek istiyorsunuz? Koyun önüne bir dilim pasta bakın nasıl birden eğitiliveriyor kendi kendine :P Mercimeklerle harcadığım zamana yazık :)



Bu da bir gün öncesinden teyzesiyle doğumgünü - pasta provasından :P

7 Ekim 2010 Perşembe

Biz bu aralar


pek bir gurmeyiz, ellerimizi yemeğin içine soksak da


pek aktivistiz :P


sonunda hamurları yemeğe çalışsak da


pek bir şiriniz, arada ağlama krizlerine girsek de



pek bir temiziz, heryeri su yapsak da


pek bir hassasız çevreye,


etrafta nasıl elliyor o pis şeyleri diye bakanlar olsa da



pek bir düzenliyiz


herşeyi yerli yerine koyamasak da


pek bir yağmura hazırız, evin içinde olsak da

4 Ekim 2010 Pazartesi

Hayvan sevgisi ama nereye kadar?

Bende günlük yaşantımı ciddi anlamda etkileyen bir hayvan fobisi var. Çok ama çok korkuyorum hayvanlardan. Hem de hepsinden. Ne zaman köpek görsem yolumu değiştiririm. Yanından geçmek zorunda kalıyorsam ecel terleri dökerim o kadar.

Diğer yandan hayvan sever miyim? Sonuna kadar. Şimdiye kadar zarar verdiğim hayvanlar sadece sivrisineklerdir sanırım. Hayvan belgeselleri delisiyimdir falan ama teorideki sevgi, pratikte bir işe yaramıyor vesselam.

Sonuç olarak bizim kuzu benim gibi olmasındı tüm istediğim. Becerebildiğim kadar hayvanlarla haşır neşir olsun diye uğraşırım. O da hayvanları pek sever. Sitemizin ufak havuzunda üç ördek var. Her akşam onları besleriz. Kendilerine her market alışverişinde hususi kraker alınır. Çünkü bizim ördekler ekmeği sevmezler. Kuzusu onlara "bıhbıh" der. Bir bıhlara kraker atar, bir kendi yer. Hatta bir keresinde çok yakına gelmişler, oğlanın elinden almaya çalışırken göstermesine bakılırsa parmağını kapmışlar :) Sevgi ilgi tüm hayvanlar için geçerli aslında ama geçen hafta başımıza öyle bir iş geldi ki sanırım bir daha Ahmed beyler hayvanlara çok yaklaşamayacaklar benim yüzümden.



Sultanahmete götürdük onu. Daha meydana yeni adım atmıştık ki bir büfenin yanında kediler. Ben acayip iştahla "Ahmed bak miyam var burada" dedim. Kuzum sevindi. Yaklaştı yanına bakmaya başladı. Kedi Ahmede Ahmed kediye derken, hiç bir şeyde yokken, aniden kedi olduğu yerden sıçrayıp Ahmedi tırmaladı. Evladımın çığlığı hala kulaklarımda. Eline baktık hemen. Çok ince bir çizik var. Biri kolonyalı mendil verdi, ben çiziği sıktım. Biraz kan çıktı. Temizledik ettik ama benim dünyam yıkıldı. Hemen kuduz aşısı yapılacak diye düşündüm. Çocuk doktoru diye hemen kayınpederi aradık. Kedi ısırmadıysa sadece tırmaladıysa temizleyin aşıya gerek yok dedi. İçim biraz rahatladı ama yine de kurt kemiriyor içimi.


İki gün sonra dayanamadım sağlık ocağına götürdüm. Götürürken apartmandan bir amca bizi bıraktı. Kedi tırmığı deyince önce bir güldü sonra başladı azarlamaya. "Bunun için doktora gidilir mi? Başkasının sırasını gasp edeceksin, doktorun vaktini çalacaksın. Bizim zamanımızda götürenle dalga geçerlerdi" diye. Üstüne de nasihat etti. Biraz mikroplara açık yetiştirmeliymişim oğlanı :)

Gittik doktora. Dedim üç gün önce ısırdı. Bu sefer doktordan işittim azarı (O gün benim ayar günümmüş sanırım). "E pek erken gelmişsiniz" dedi doktor da. Durun dedim anlatayım neden gelmedim. Kayınpederin anlattıklarını duyunca bu sefer yumuşadı doktor. Kendinden detaylı bilgi alabildik. Kedi tırmalamasında (büyük ihtimalle köpek için de geçerlidir) iki risk varmış. Biri tetanoz, diğeri kuduz (düşman başına).



Yaşı gereği Ahmed bütün aşıları olduğu için tetanoza gerek yokmuş. Koruyuculuğu devam ediyormuş. Kuduz içinse yaraya baktı. Çok yüzeysel dedi. Kedilerde kuduz çok nadirdir ve ısırma ile risk artar dedi. Yine de yara derin olsa, tırmalamadan önce patisini yalamış olması riskini gözden kaçırmayacaktık. Sonuç olarak iki doktor görüşü, türlü internet makalesi okuması sonucu biraz içim rahat etti (İçim rahat etti dediğime bakmayın, okurken kedi tırmığı hastalığı diye bir hastalık bile buldum, oğlanda belirtilerini aradım bir süre).

Doktorumuz ayrıca kuduz aşısının sağlık ocaklarında yapılmadığını, sadece belirli merkezlerde yapıldığını söyledi. Bize yakın olarak önerdiği yer Hasekiydi.

Bu olaydan bir hafta sonra Ahmedim grip oldu. Dannn.. Bu adını bile anmak istemediğim o hastalığın ilk belirtisi üst solunum yolları rahatsızlıkları. Benim içimin rahatlığı kayboldu gitti. Koştuk hemen doktora. Dayanamadım yine sordum. Elinde yaranın izi zar zor görünüyordu. o sırada. Doktor yine aynı şeyi söyledi. Bu kadar yüzeysel sıyrık yapmaz.

İçimiz tamamen rahatlasın diye bir de gittik kediyi bulduk. On gün sonra. Çok şükür yaşıyor. Sapasağlam.

Ahmed beyler için hayvan sevgisi bir süre anne engeline takılacak maalesef. Ne zamanki tüm hayvanların aşılı olduğunu bileceğim o zaman haşır neşir olmak serbest.

16 Eylül 2010 Perşembe

Aktivite Maduru bir Annenin Hazin Öyküsü

8 aydır ben kavun karpuz niyetine yatıyorum ya çocuksuz çocuksuz. Sandım ki oldum. Olmak bir yana iyice hamlamışım bunu çok acı şekilde öğretiyor Ahmed beyler. Türkiyeye dönmeme yakın bende bir heyecan vardı. Ahmed beylerin kendi kendine yemek yemeyi öğrenmesi, tuvalet eğitiminin verilmesinin başı çektiği onlarca proce ile geldim. Nasıl azimliyim nasıl idealistim kendim bile inanamıyorum :) Oğlan iki yaşına geldi ya, söz anlıyor artık ya. Ben söyleyeceğim o yapacak ben de süper anne olarak gezeceğim ortalıkta. "Valla şekerim bir haftada tuvalet eğitimini hallettik". "Yok yok çorbasını damla dökmeden kendi içer bizimki" diye cümleler kuracağım diye hayaller kuruyorum bir taraftan da. Ne diyeyim Allah insana önce akıl fikir versin. Cahil cesarati dedikleri şey gelmiş bana. El kadar bebekten neler beklemişim haberim yok.

Sonuç, tuvalet eğitimi fos. Daha doğrusu ben her yerde okur dururdum. Çiş eğitimi kolay oluyor da kaka daha zor. Onu kendinden parça sandıkları için yapmazlar falan diye. Külli yalanmış. Oğlan gayet güzel yapıyor kakasını ama çiş diyerek. Gelgelelim çişini lazımlığa denk getirdiğimiz sayılı. Ya kontrol edemiyor ya da etmek istemiyor. Pek anlamadım. Tamam dedim razı oldum. Canı sadece kakasını yapmak istiyorsa eyvallah.

E hadi yemek yeme meselesini çözelim dedim bu sefer. Çatal kullanımı süper. Onda problem yok ama iş kaşığa geldi mi ortalık karışıyor. Kaşığı da çatal gibi dikine ağzına sokmaya çalışınca vermeye çalıştığım sıvı doğruca üst başa. Hadi vazgeçeyim erken diyeyim desem, girmişiz bir yola dönüşü yok. Ben kaşığı bir iki eline verdim ya, velet artık benim hiçbir şekilde yedirmeme izin vermiyor. Hemen tepkisini koyuyor. El Tarzan misali gögsüne vurularak "Ame, Ame" diye bağırılıyor. Meali "Ahmed yapacak". Ne yapsak ne etsek derken, sanırım Nurturiada okudum. Mercimek-fasulye aktivitesi kaşık tutmalarına yardımcı oluyor. Egzersiz oluyor diye. Koştum aldım bir kilo mercimek. Plan şu; iki kap alacağız. Ben birine mercimekleri koyacağım. Doldur çocuğum diyeceğim o da diğerine dolduracak. Alkiş yapacağız. Ben evladımın muhteşemliği ile gurur duyacağım.

Sonuç mu ne oldu? Ben sustum resimler konuşsun...












Bundan sonra daha da çozuttu ki onların resmini çekemedim konu mankeni olduğum için. Mavi kap en son benim kafama geçirilmiş, mercimekler avuç avuç kafamdan aşağı dökülüyordu.

Dip Not: Nehir güzel melek, Elveda. Senin için iki satır yazı yazmak istedim. Yazmadım elim gitmedi. Sana veda için gelmek istedim. Kendi dünyevi meselelerim yüzünden gelemedim. Senin şu anda dünyada olduğundan kat kat iyi bir yerde olduğundan zerrece şüphem olmadığından, bütün dualarım annene-babana, Allah onlara sonsuz dayanma gücü versin, sana tekrar kavuşacakları güne kadar.