24 Ağustos 2011 Çarşamba

Hayat bazen arabesk şarkılar dinletebilir insana



Blog yazmaya başladığım zamanlarda eşe dosta yalvarır küçük kağıtlara adresimi yazar okuyun nolurrr derdim.

Tabii okuyan olmazdı işte neden aramızdan yazar çıkmadığının en iyi kanıtlarından biri sana. Ama şimdi diyorum ki iyi ki okumuyorlarmış ya, hani insan bazen şuraya iki çift aile dedikodusunu yazamayıp içini dökemeyecekse ne yapsın ? Otursun mum yaksın derdine baksın derim. Zaten yazmayan insan bence depresyona girer. Ben de girmedim mi zamanında sadık okuyucularım bilir bir ayağı kırık çöp konteyneri için nasıl ağladığımı. Bir de eş, dost, akraba okuyunca soracaklar "Sen bunları nerenden uyduruyon kız?" Neremden uydurucam ki hani desen yaşadın mı çoğunu yazdıklarının bazıları var yaşamadığım belki de fantezilerim onlar yaşamak istediğim evrene mesaj yolluyorum secret -sıkrit- yapıyorum hani gerçekleşir belki diye. 

Şimdi vakit öğleden sonrası sokağımda tek tük anasının elinden kurtulup sokağa çıkmış bir iki veletten, pet şişe toplayıp satıp internete gitme derdindeki 11-12 yaşlarındaki oğlan çocukları ve bayram hazırlığı için yıkamacaya verilen halıları götüren arabalardan başka kimseler yok. Varoş burası demiş miydim daha önce. Hatta bazen "halı kenarına overlok yapılır" diye anons yapan arabalarda geçebilir. Ortama uyayım diye ne dinlediğimi sorsan cevabıma şaşmazsın Bergen dinliyorum. Liseden çıktıktan sonra düzgün bi iş bulana kadar tezgahtarlık yaptım Kemeraltı'nda Şadırvanaltı denilen yerde. Bir de o tezgahtarlık yaptığım dükkanların atölyelerine giderdik eleman az olunca. İplik temizlemeye, paket yapmaya. Çalınan şarkılar değişmezdi arabeskin en acılı sesleri eşlik ederdi orada dikiş makinasındaki kızlara, yaz sıcağından bunalıp beyaz atletleriyle çalışan erkeklere. 

Ne anlatıyordum ben ha evet benim için terapi olan bu yere yazdıklarımı okuyanlara hayat dersi vermek değil ki amacım, kendimi eğlendiriyorum ben burada. Varsa benimle eğlenen parmak göstersin derim. Çevremde çok fazla arkadaşım yok oysa bu kadar arkadaş canlısı, herkesle iyi anlaşabilecek biri gibi dururken. yıllarca hep çalıştım o yüzden iş yerindekiler oldu arkadaşlarım benim. Çay molalarında, iş çıkışlarında, öğle yemeklerinde anlatılanlarla tanıdık birbirimizi hep. Ama çok şey paylaştım arkadaşlarımla. Her arkadaşımda paylaşabileceğim farklıydı konularım. Kimi eşinden, kimi sevgilisinden dert yanardı kimi annesine babasına kızar yada çok severdi. Benimde bunlara göre olurdu diyeceklerim. Aslında öyle çokta sıkıntılı konulara gelemiyorum ben. Karşımdakinin anlattığı derdine göre ettiğim laf çoğunlukla "Takma kafana, sen kendin ol, sıkma canını hasta etme kendini" gibi cümlelerle sınırlı olsa da çoğu zaman bunlar benimde işime gelmiyor. Ne çelişki dimi ? Hem sıkıntı sevme hemde sıkıntılı olanın ben olmam. Beynimde çok konuşurum ben, dır dır yerim bitiririm kendimi hani eşimle bile bu kadar konuşmam mesela. Yüz üstü sıkıntımı anlatır cevap beklerim. Eşimde aynı benim arkadaşlarıma ettiği lafları sıralar ama bilir benim içimde kendi kendimi yediğimi. O yüzden biraz ettiği lafa diklenecek olabileceğim ihtimalinden fazla deşmeden çeker gider. O'da haklı ne diyim. Aslında sevdiği biri hakkında dert yanan birine sevdiği kişinin çok fazla eksi yönlerini göstermeye çalışsam da biliyorum ki, pozitif yönleri baskın geliyor. 
Genelde hep böyle değil miyiz?

Yazdığım yazının ana fikri,mesajı falan yok. Sadece içimden geldi yazdım. Şu ıssız sokakta dertleşip kafamı dağıtacak biri yok en azından vakit öldüreyim dedim. Hani yazıyı okuyup ne yorum atsam ki diyecek olursanız şayet ondan diyim dedim.