edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2024 Çarşamba

Diğer Ev

                                  Rachel Cusk adını nerede gördüm hatırlamıyorum ama ilk kez okumak üzere iki kitabını satın aldım. Diğer Ev kendimden çok şey bulduğum kitap oldu. Aynı kitaptaki kahraman kadının ünlü bir ressamın sergisini gezmesiyle aydınlanması gibi. Ressam L. 'nin sergisine giriyor, yapıtlarını tek tek inceliyor, otoportresiyle karşılaşıyor ve kendi üvanlarının -eş, anne vb.- oluşturduğu güvenli ve esir edici yaşamında ki karanlık baskıyı net görüyor ve şöyle diyor; 

                 '' L.'nin tablolarından çıkan ve bana kendini böylesine açık seçik ifade eden neydi diye merak edeceksin. Şuydu: Buradayım.''

Biz kadınları düşününce hayatın her aşamasında hangi konumda hangi coğrafyada olursak olalım benzer sorumluluk kodları yüklenmiş, yapması gereken şeylerin önceden belirlenmiş olduğunu görüyorum.Kendi hayatımda da ergenlik ve gençlik yıllarımın varoluş ve yer ediniş savaşıyla geçtiğini, evlilik yoluna da tamamen kendi isteğimle girdiğimi, iş ve eş olma durumunda da bir çok insanla benzer zorlukları yaşadığımı, küçük çarklarımızda dönüp durduğumuzu, yılların hızlıca eridiğini görüyorum. Bir de çocuk olunca adanmışlık hali ikiye katlanıyor. Evlilik neyse de bir de çocukla özgürlüğün artık kendimden uzaklaştığını hissediyorum. Kitabın sonlarında özgürlüğü bu kadar sorgulayan kadının çocuğuyla bunu tamamen yitirdiğini yazıyor.

              Şimdi bakıyorum şu noktada yani elli yaşına gelmişken artık bir çok dalganın yerini sakinlik almış, çocuğumuzu büyüttüğümüz o yirmi yıl boyunca çok çabalamış ve yorulmuş, heyecanlarım, tutkularım, hayallerim bile dinmiş buluyorum kendimi. Ee tabi gençliğin verdiği o freşlik, tazelik yavaş yavaş sona ererken vücutta bunca değişime ayak uydurmakta zor olmaya başlıyor.


                         Kitapta ki kadın benim gibi ellili yaşlarda, büyüttüğü yirmili yaşlarda kızı, ikinci eşiyle uzak bir kasabada yaşıyor. Eşi -yine benim ki gibi- kendi ketum dünyasında yaşıyor, sevdiği işlerle ilgileniyor, kadının tüm çalkantılı ruhuna sessiz kalıyor sadece varlığıyla destek oluyor. Gelgitlerin olduğu okyanus kenarında ki evlerinde yaşıyorlar. Evlerine yakın başka bir evleri de var, buraya hiç tanımadıkları insanları misafir olarak davet ediyorlar, uzun uzun kalıyor insanlar. 15 yıl önce resimlerini görüp bağ kurduğu ressamı bu yazlık evine davet ediyor ve geldiği ilk günlerde ressamla şöyle bir şey yaşıyor;

“Hafif şakacı bir ifadeyle bana baktı. ‘Ama sizi gerçek anlamda göremiyorum’ dedi. ‘Neden göremiyorsunuz?’ diye sordum. Bu sanıyorum ruhumun en dibinde yatan sözdü, hep sorduğum ve hâlâ da sormak istediğim çünkü henüz bir cevap alamadığım şeydi.”

               Kadının yaşadığı durumu bir hesaplaşma ya da özgürlük peşinde gibi görmemek lazım. İnsanın ya da sorgulayan insanın her daim içinde yer verip büyüttüğü bir şey bu. Ölene kadar süren, ne olduğunu ne istediğini anlamaya çalışması, insan olma savaşı bence. Kitabın bir yerinde şöyle diyor; ''Zihnimizde kurguladığımız şeylerin içinde neden bu kadar acı çekerek yaşarız? Kendi yarattığımız şeyler niçin bu kadar acı verir? Bunu anlıyor musun, Jeffers? Bütün hayatım boyunca özgür olmak istedim ama küçük ayak parmağımı bile özgürleştirmeyi başaramadım.''

Eşini, çocuğunu, ailesini yani hayatını sorgulamayan yoktur. Kimimiz acımasızca, kimimiz bir çok şeyin üzerini örterek, inkar ederek kimimiz kabullenerek yaparız bunu ama kafamızda ki kaos bitmez. Çocuğa, evlada ait hesaplaşma en acı verendir, kendimize sert vuruşlar yaptığımız alandır belki de. Yine kitaptan not aldım;

''Çocukluktan sonra tam kendimi toplayıp en sonunda o çukurdan sürünerek çıktıktan ve güneşi yüzünde ilk kez hissettikten sonra, o bulunduğun noktayı, senin çektiklerini çekmeyeceğinde kararlı olduğun bir bebeğe vermen ve evladın bütün o acıları çekmesin diye tekrardan, bu sefer de fedakarlık çukuruna doğru sürünmen gerektiği gerçeğini bir türlü kabullenemedim.''

Evlerine konuk ettikleri ünlü ressam üzerinden hayatını sorgulayan, sanat ve gerçeklik arasında kalan, hangisinin daha değerli olduğuna karar vermek için deneysel bir ortam hazırlayan anlatıcı kadının düşüncelerini izlemek oldukça faydalı geldi bana. Zaten edebiyat bir anlamda yaşamı katlanılır kılan, yolunu bulmana yardım eden, yaralı ruhuna şifa veren bir şey değil mi? Sayfa sayfa okuduğum kitapta ki kadın ruh hali ve sorgulamalarıyla bana çok tanıdık geldi, durgunlaşmış yaşamımı değerlendirmemi başka bir açıdan etkiledi. Böyle kitapları okurken hiç bitmesin isterim, sonunda sanki aradığım cevapları bulacakmış gibi umutlanırım. İşte böyle bir kiitap, yolunu arayan, bu zor hayatta nefesi sıkışanlara bir soluk!

13 Temmuz 2023 Perşembe

Yaşlılık Yalnızlığı

                        Fournier kitaplarını uzun zamandır etrafta görüyor, her okuyandan övgüler aldıkça merakım artıyordu. Kütüphanelerde aradım ilk olarak ama yoktu. Kitapsever  arkadaşlara -ki onlarda bir elin parmağını geçmez- soruyordum ama ne okuyan vardı ne elinde olan. Tek bir arkadaşın bir gün paylaşımında görünce hemen istedim. Daha o vermeden başka bir arkadaşın evine gittiğimde kitaplığına bakarken ince bir Fournier kitabı gördüm. Tek Yalnız Ben Değilim..

Bir günde okuyup bitirdim kitabı ki zaten sayfalarda çok boşluk vardı. Neden sevildiğini anladım, Karl Ove gibi içten yazıyor, esprili bir dili de var. Yaşlılık gibi insanların bir çoğunun eninde sonunda Allah ömür verirse içine gireceği ama hiç düşünmediği alanı yazmış, acı gerçekleri yüzümüze vurmuş. 

Yaşlı olmasam da şimdilik, çevremde, filmlerde gördüğüm o sert hayat dönemi beni rahatsız eder, o insanlara karşı büyük bir merhametle dolar, hatta kendimi suçlu hissederim. Hayatımda ki yaşlılara karşı hep bir vefa duygum vardır, devamlı ziyaret eder, edemesem telefonla arayıp sorar, ilgilenirim. Fournier kitabında yaşadığı yalnızlığı yazarken herkesin bunu tadacağını söyler. Geçen gün bir radyo programında Avrupa'nın en yaşlı ülkelerinin İtalya, Yunanistan ve Polonya olduğunu söylüyordu. İnsanlar ailelerinden kopuk, hayat arkadaşlarını kaybetmiş dört duvar içinde tek başlarına yaşıyor bu ülkelerde. Pandemi de hatırlayınız Avrupa'nın yaşlılara tutumunu. Fransa da bazı belediyeler yaşlılarla ilgilenme birimleri açmış. Fournier buraya kayıt olduğunu, belediyeden gönüllü bir kızın her hafta kendisini ziyaret ettiğini, sohbet edip bazen de bir yerlere gittiğini yazıyor.


Eşini 10 yıl önce kaybetmiş Fournier isyan ediyor kitabında yalnızlıktan;
“Yalnız olmaktan bıktım artık, bıktım her geçen gün daha yalnız, daha yaşlı, daha çirkin olmaktan. Bunların başıma geleceğini bilseydim yaşlanmazdım.” diyor.
Hani derler ya seçilmiş yalnızlık güzeldir, kabul ettiğin için olmasını istediğin için varlığı acıtmaz çünkü sıkılırsan hemencecik çıkarsın içinden. Fournier'in bahsettiği yalnızlık başka bir şeydir. Çoluk çocuğun olsa da uzaktır artık onlar, yıllarını geçirdiğin eşin yoktur artık ve yerinde kocaman boşluk vardır. O boşluk hiç bir zaman dolmaz, içinde yuvarlanır gidersin..














6 Mart 2023 Pazartesi

Bir Hayal, Bir İstek..

 

                    * ''Geleneksel Hint bakış açısına göre, bir insanın hayatı dört kesin ve net mevsime ayrılır, her birinin kendi meyveleri, hakları ve görevleri vardır.

                     Birinci mevsim, çocukluk ve ilkgençliktir, bu eğitim döneminde sonradan işe yarayacak her şey alınmalıdır. İkinci mevsim olgunluktur; o dönemde erkek koca, baba olur; aile sorumluluğunu sırtlanır ve bununla da topluma katkı ve süreklilik sağlar. Bu zenginlik haz, ün ve dünyayı tanıma gibi arzuların peşinde koşmanın hoş görüldüğü  ve doğru olduğu mevsimdir. Bundan sonra evlatlar da ana baba olduklarında, kopuş ve 'ormana gidiş' mevsimi başlar. İşte bu kopuş ve çekilişle insan ; neşeleri, kaygıları, başarıları, hayal kırıklıklarını -yani hayatta geçici ve yanılsama olan her şeyi- geride bırakarak daha gerçek ve kalıcı olana yönelir.

-Seçmek isterse- sonuncusu da her şeyden bağların koparıldığı , basit bir dilenci olunan mevsimdir; insan sinyasin olur; arzular dahil olmak üzere geçici olan Ben'in sahip olduğu her şeyi simgesel olarak yaktığı ateşin renginde bir giysi giyer ve artık yalnızca makşayı, yani değişimler dünyası , hayat ve ölüm okyanusu olan samsaradan kesin olarak özgürleşmeyi arar.


                       Modern Batı dünyası da -hepsi maddesel olan- kendi amaçlarını emeklilik dönemiyle gerçekleştirir. Altmış ya da altmış beş yaşında çalışmaya son veren kişi ; balık tutmak, resim yapmak ya da bir zamanlar olmuş olduğu şey  - müdür, şef, avukat, kasiyer- olmadığı için sıkıntıdan patlamak için para alır. Pek çok kişi bu nedenle kalp krizi geçirir ve herhangi bir şey olma ihtimalini kesin olarak yitirir.''
                     Dönemlerimi adım adım geçerken hayatımızın şekli de bakış açımızda çok değişiyor. Herkesin hayatı bir sona doğru evriliyor farklı şekillerde. Hayatımı irdelemediğim, kendimi tanımaya çalışmadığım bir zamanım dahi olmadı.Çocukken dahi kafamda deli sorular vardı. Sorular seçimlerinizi etkiliyor. Şu an bir çok insana emekli olup bir kenara çekilme isteğim anlamsız geliyor. Aslında daha çalışabilirim, aslında bu kadar gençken işe devam etmeliyiz, aslında çocuklarımızı okutup evini arabasını almadan işimiz bitmiş değildir, aslında aslında..
Tamam işim kutsal, son 8 senesinde köyde yaparak yıllardır almadığım hazzı aldım ama yine de sizi sıkan, onaylamadığınız bir çok durumun içinde suyunuzu sıkan , fare çarkında dönüp durduğunuz duygusunu içinizden atamadığınız bir yaştasınızdır. 
Şimdi başka bir mevsime geldiğimi hissediyorum. Yukarıda yazılanlar gibi..Ormana gidiş..Bir çok şeyden kopmak istiyorum. Yıllardır çoğalan eşyalarımı, giysilerimi, hatıraları, biriktirdiklerimi atmak, rahatlamak istiyorum. 50 metrekarede yaşamak, az eşya, az insan, az teknoloji istiyorum. 
*Atlıkarıncada Bir Tur Daha 
kitabından

12 Aralık 2022 Pazartesi

Biri Hiçbiri Binlercesi

 

               '' Peki ya ötekiler? Ötekiler benim içimde değil. Dışarıdan bakan başkaları için , benim düşüncelerim , duygularımın bir burnu var. Benim burnum. Bir çift gözü var, benim gözlerim, benim görmediğim, ama başkalarının gördükleri. Düşüncelerimle burnum arasında ne gibi bir bağ var? Bana göre, hiçbir bağ yok. Peki ya ötekilere göre? İçimde ki düşüncelerimi göremeyen , dışarıdan bakınca burnumu gören başkalarına göre? Başkalarına göre , düşüncelerimle burnum arasında öyle çok bağıntı var ki, eğer düşüncelerim, tutalım çok ciddi , burnumsa biçim olarak çok gülünçse, gülmeye koyulurlar.

Başkalarının bende , benim bildiğim ben olmayan birini, ancak dışarıdan bakarak tanıyabilecekleri birini gördükleri düşüncesi, benim içimde olduğundan, onlara göre benim ( bana göre benim olmayan bir ''benim'' ) olduğundan , benim olmayan, bana kendi gözümde yabancı kalmaya yazgılı bir görünüş veren gözlerle. Yalnız onlara göre benim olduğundan içine giremeyeceğim bir yaşam düşüncesi rahat huzur bırakmadı bende.''

               Luigi Pirandello  Biri, Hiçbiri, Binlercesi kitabını okurken bana hiçte yabancı olmayan bu fikirlerle karşılaşınca heyecanlandım. Aynada kendime baktığımda gördüğüm kişi, varlık, canlı vb. bende büyük bir yabancılaşmaya neden olur. Ayna da kendime bakarken bu gördüğüm de kim, niye şu göz diğerinden farklı, burun bir tuhaf, kaşlar artık düşmeye başlamış, dudak çevremde ki çizgiler belirgineşip aşağıya doğru düşmeye başlamış bile diye sanki bir uazaylıya bakıyormuşum garipliğiyle dolup taşarak dakikalarımı geçirdiğim çok olmuştur. Ergenlikte ki kendini bir türlü beğenememe değil bu duygu. Yıllar geçtikçe anlamsızlığı çoğalan, sizi daha çok yabancı kılan içinden çıkılmaz bir şey anlatmak istediğim. Bunu hiç paylaşmadım daha önce ama bu kitapta ki kahramanın söylediklerini ne çok yakın buldum tahmin edemezsiniz. Fiziki varlığımız kendi irademiz dışında oluştu, hatta farklılaşmaya devam ediyor. Bizi biz yapanlar arasında bedenimiz, cinsiyetimiz, bedensel özelliklerimiz ne kadar önemli?

Kitapta ki kahraman bir sabah  aynada ki yüzünde burnunun eğriliğini farkediyor ve başından aşağı kaynar sular dökülüyor. O andan itibaren maddi gerçekliğini sorgulamaya başlıyor. Aynada gördüğü kişi insanların onu gördüğü kadar çok ve çeşitli. Ben hangisiyim diyor, İnsan bir midir, hiç midir yoksa binlerce midir ?

“Hiç birimiz diğerlerinde kendi içimizdeki dünyayı, sanki dış dünyaymış gibi zorla kabul ettirmeye çalışıyor, diğerlerinin de onu ille de bizim bildiğimiz biçimde görmesi gerektiğinde ısrar ediyor ve böyle yapmadıkları taktirde var olamayacaklarını iddia ediyoruz.”

                  Sahip olduğumuz özellikler için kaygılanmak, böbürlenmek, bunalıma girip nefret etmek ne kadar anlamsız. Olması gereken şeyler hakkında inat etmek, kategorize etmek, değer biçmek ne kadar anlamsız. Ruhumuzun ete kemiğe bürünmüş haline onca yıl geçse bile alışamamak, hatta gülünç bulmak ise ne acıklı..

            “Bir pencereye yanaşırsınız ; dünyaya bakarsınız ve dünyanın size göründüğü gibi olduğuna inanırsınız.”

Gördüklerimiz hakkında farklı bir yönden düşündüren kitaptı. Pirandello önemli bir italyan yazar , okumanızı tavsiye ederim. 


               Hastalıkla geçen 8 günün yarısında okumaya başlayınca film seyretmeyi de kafam kaldırmaya başlayınca Eric Rohmer filmlerine de başladım. Six Moral Tales yani Altı Ahlak Hikayesi serisine bitirdim. Evlilik, sadakat, cinsellik, ikili ilişkiler konularını baz alarak filmlerinde hatırı sayılı diyaloglara yer veren Rohmer'in Dört Mevsim Hikayelerine de başlayacağım. Aralık ayındaysak Kış'tan başlamak isabet olacaktır.








 

22 Ağustos 2022 Pazartesi

Gölge ve Meridyen

                      İnsanların güzel bir manzara, yapı, sanat eseri ya da doğa görünce hemen fotoğraf çekmek istemelerinin nedenini çok merak ederim. Hatta niye her seferinde aslında çekilmesi gereken kareye  kendimizi koymak isteriz diye de merak ederim.  Bazen ben de kendimi bu kareye dahil eder, başkalarına fotoğrafımı çektiririm. Nereye gidersek gidelim  insanlar devamlı  fotoğraf çeker etrafta. Belki de orada olmanın ispatını yapıyoruz böylece.  Yaşamı belki de dondurmak istiyoruz, bu kadar hızlı geçmesine bir karşı koyuş gösteriyoruz. Bakış açımızı ortaya koyuyoruz her çektiğimiz kareyle. 
               Güzel bir kitabın heyecanını paylaşmak isterim burada da. Arkadaşımın verdiği Gölge ve Meridyen kitabının yazarı Paolo Maurensig. Elinde ki makineyle fotoğraflar çekerken hayatı inceliyor, sorguluyor. Fotoğraf çekmeyi seven biri olarak keyif aldığım bir kitap oldu Gölge ve Meridyen. Çektiği görüntü bastığı karanlık odayı anlatırken eskilere gidiyorum , biz de yıllar önce siyah beyaz fotoğraflar çekerek basardık. Öyle kıymetli bir aşamaydı ki bu, hala unutamıyorum. 
               Maurensig'in satırlarında o heyecanı buluyorum;
                 "İnsan gözü ile fotoğraf makinesinin objektifi arasındaki benzerlik, bu mesleğin ana ilkelerini bilen biri için gayet açıktır. Ancak karanlık odada çalışıldığında söz konusu olan bu benzerlik, tabiri caizse, genişlemeye başlar; gözlerimin önünde meydana gelen olay, içimizde, beynimizde gerçekleşen sürecin aynısıdır. Her ne kadar bu işlemi yıllardır yapıyor olsam da, görüntülerin kâğıt üzerinde belirdiğini her görüşümde ürpermeden edemiyorum; sanki boğulmuş birinin bedeninin suyun dibinden bana doğru yükseldiğini görüyorum."



                  * O yıllarda ricoh marka makinemle çekilen sonra da karanlık oda da kendi bastığım fotografım

                   Karanlık oda, agrandizör, film sarmak gibi kelimeleri artık yeniler bilmiyor. Sanki tarih öncesi bir zamandan kalmış gibi hissediyorum. Halbuki şunun şurasında en fazla yirmi yıl önce elimizde tuttuklarımız yokken, biz kocaman makinelerle en fazla 36 poz fotoğraf çeker sonra da karanlık odaya giderdik. Film pahalı, ilaçlar , fotoğraf kağıtları pahalı, hele karanlıkta film sarmak oldukça zor bir işti. Durmadan kopardı benim ki. Artık hocaya sardırıyordum çektiğim filmleri. Ama sonrasında ilaçlı suda kartlarda çıkan görüntünün o loş ışıkta belirmesi yok mu!  Yazarın yazdığının birebir aynısı.
               Vay be, güzel zamanlarımız olmuş!
            


13 Haziran 2022 Pazartesi

Sessizliğin Yanıtı

                      Nereden bilirdim bu yaşımda  Max Frisch ile tanışacak , her kitabını okuma isteğiyle dolacak, uzun uzun düşünecek ve bir şeyler yazma ihtiyacımın doğacağını. Bazı yazarlar böyledir, hayatınıza bir girer aslında bilmediğiniz bir şey söylemez size ama sizi anlatır her satırında. Homo Faber'den sonra internetten Sessizliğin Yanıtı'nı alıp okudum . Dün gece bitince kucağımda kitapla, yarım saat etkisiyle düşündüm. Kitabın kahramanı otuz yaşında bir dağcı. Geçmişini, bugününü, içinde bulunduğu hayatı sorgulayan, toplumsal rolleri (eş,meslek vb. ) en iyi şekilde yerine getiren ama hep içini kemiren bir duyguyla sorgulayan insan. Max Frisch bu romanı yazdığında 25 yaşındaymış, kendinden bir şeyler kattığı ikinci kitabı. Kurguladığı otuz yaşında ki Dağcı üzerinden yaşam felsefesini okuruz. 
                     İnsanın hayatını yaşaması kendine aittir der Frisch. Yaşamını kurgulayan insandır, kadere, aileye, genlere suç yüklemenin anlamı yoktur der. Her şeyi yönlendiren bir kader , yazgı yoktur, insan yaşamının baş oyuncusudur diye savunur. Ama hayatın bunca çabaya, olaya karşılık anlamı nedir diye kafa yorar Max Frisch. 
'' Bir bayrak yarışı gibi, diyor gülerek ; amacı ve sonu olmayan bir bayrak yarışı; yaşamı elimize tutuşturup söylenen şu ; Koş bununla , yirmi ya da yetmiş yıl. İnsan elinde ne olduğuna bakmaksızın koşar, koşar ve bayrağı bir diğerine verir. Biri bunun amacını soracak olursa söyleyecek neyi vardır? İnsan bile yapabilir tabi, birini kolundan tutup kenara çekebilir ama elini açarsa bulacağı bir hiçtir. Bunun için mi koşuyoruz, kuşaktan kuşağa? Tam bir sirk bu, çemberin etrafında dönüp durmak, belki de çemberin ortasında sevgili Tanrı oturuyordur ve eğlencesi bitmesin diye bizi yüzlerce tutkuyla kırbaçlayıp karnı ağrıyıncaya kadar gülüyordur.''
               Dağcının bir tek günlük aşkı İrene adında ki rehberlik yaptığı kadınla yaşaması, sevgilisi Barbara'yla ilişkisi ve bunları geride bırakarak kimsenin cesaret edemediği  o muhteşem dağa tırmanışa geçerek sırra kadem basması. Frisch dağcının tırmandığı dağ olarak Nordgrat'ı seçmiş. Kitabın yayımlandığı 1937 yılı dağın en gözde olduğu zamanmış. Hitler buraya çıkmayı başaran ilk kişinin Alman olmasını istiyormuş. 1934 yılında ilk girişim ölümle sonuçlanmış. 1935'te iki kişilik, 1936 yılında halatlarla bağlı dört kişilik bir takım bu dağda yaşamını yitirmiş. Bu yüzden buraya ''ölüm duvarı'' denmeye başlanmış.




                     Dağcının sorduğu sorulara cevap bulacağı yer olarak Nordgrat'ı seçmesi, buraya tırmanması, o eşsiz yücelikte ki dağların zirvesinde ki o keskin sessizlik, Tanrı'nın sessizliğini en çok hissettiği o doruklar.. Dağlara tırmanmayı, o sessizliği dinlemeyi, yalnız kalmayı , olağan dünyadan soyutlanmayı çok sevdiğimden hatta İsviçre^ye bir iki kez gidip o harika Alplerin tadını aldıktan sonra bu kitabı okuduğumda Dağcı'yı öyle iyi anladım ki. Dağlara yapılan bu ölümcül yolculuk, karşılaşılan o ilahi sessizlikle cevaplar bulundu mu peki?  Aklıma nedense Bergman'nın ''Tanrının Sessizliği Üçlemesi'' filmleri geldi ve tekrar izlemek istiyorum. Hala seyretmediyseniz mutlaka diyorum.














23 Mayıs 2022 Pazartesi

Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk

                   ''Annem evliliğinden bıkıp usandığı bir dönemde bir bahçe ve bir ev istiyordu, ikisi de olmayınca iki çocuk yaptı ,ablamı ve beni.''
                   Diyordu Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk kitabının kahramanı Gerhard Walrich. Cümleyi okuduğumda bir aydınlanma yaşadım sanırım çünkü bahçeli bir evimiz olmasına rağmen elimizde ki bağda yeni bir ev isteyen bendim. Tekrar bir çocuk yapacak neşesi ve enerjisi olan bir kadın değilim. Yıllardır ısrarla kentten uzak, insandan tecrit bir yaşam istememin nedenini bir kitap cümlesinde bulmam ne garip. Romanın erkek kahramanın ruh halini kendime yakın bulsam da okuduğum son iki kitapta ki  ( diğeri Homo Faber ) kahramanlar evlilik gibi bir düzene karşılar. Nedense kadınlar da her daim hizmetlerine amade. Erkeklerin hala kadınları genel isteklerine, ihtiyaçlarına karşılık olarak görmelerinden aşırı rahatsızım. Böyle erkeklerin peşini bırakmayan, üsteleyen, onları kafese sokmaya çalışan kadınlar var mıdır yahu diye sorarım hep. Çünkü tam tersiyim, burnundan kıl aldırmayan erkek mi var etrafta, hiç işim olmaz.



                   Neyse konumuz bu değil. Bir cümleyle içinde bulunduğum hayatı sorgulamama neden olan, artısını eksisini hesaplatan, düşünmeye sevk eden kitapları severim. Bana bu yazarı öneren Vnf  ye selam olsun. Yine Homo Faber gibi bu kitap 'işte bu aynı ben' duygusunu yaşattı. Kahramanı genelde erkek olur böyle kitapların. Onlardır özgürlüğüne düşkün, hayatı her şeyiyle sorgulayan, en sevdiklerini bile sırtında külfet olarak gören. Gerhard Walrich bir türlü halinden, işinden, sevgilisiyle yaşadığı uzun ve güven dolu ilişkisinden tatmin olmayan biridir. İnsanların yaşadığı evlilik, sonrasında çocuk sürecinde girdiği girdaba girmemeye çalışan biridir. Gündelik yaşamında bile her şey iç sıkıcıdır. Çok yakın buldum dersem şaşarsınız tabi, bunca sevgi, umut satırları yazmışken daha önce . 
Ama ruhumun karanlığını, insani var oluş acılarımı dindirme yöntemim içimde ki sıkıntıyı yok saymadır. 
                        Evet uzun bir evliliğin iç sıkıcı , olağan getirilerini ben de yaşıyorum ama eğer bu elimde olmasaydı daha mı iyi olurdu diye düşündüğümde karşılığını koyuyorum rahatlıkla. Her yaşanılan durumda bir süre sonra tatminsizlik başlayacaktır insanın doğası gereği. Böyle kitaplarla sıkıntılarım hafifliyor çünkü yalnız değilim diyorum bu dünyada. Kim çözmüş ki bu gelgitleri de ben çıkayım içinden diyerek kabullenişlik içine giriyorum. Bazıları beğenmez bu kabullenişi , savaşır durur hayatı boyunca ama sonuçta mutsuzluk yakasını bırakmaz bence. 
Gerhard, insanların mutsuzluklarının incelikli bir hayatı nerede arayacaklarını bilmemelerinden kaynaklandığını savunuyor. Yoksa hepimizin uzun sürmüş ilişkilerinin sonucunda sıradanlaşmış, tek düze hayatları var ama kökleşmiş bir hayatın inşasında ki kıymet başka türlü oluşmazdı.
                    Romain Rolland'ın dediği gibi;
                "Yaşadıklarımla kötümserim, irademle iyimser." 


6 Nisan 2022 Çarşamba

Sezai Karakoç Okuma Saati *

                        Enis Batur'un Pervasız Pertavsız kitabını okurken geldiğim bölümde Sezai Karakoç'la ilgili yazıya rastlayınca aylar öncesi aklıma geldi. Çünkü kıymetli yazar, şairimiz kasım ayında vefat etmişti hatırlarsanız. Ülkemizden bir yıldız kayıp gidince o ay olmasa da , gelen ayda vefat eden hakkında bir çok şey yazılır çizilir. Özellikle dergiler o ayın konusu olarak bu dünyadan göçüp giden sanatçıları seçerler. 

Özellikle dikkat ettim, Sezai Karakoç'u siyasi ve dünya görüşüne yakın medya dergileri yer verdiler. Ama belli başlı büyük dergilerden ses çıkmadı, içinde ki yazarlarından da değinen fazla olmadı. O ay dergiye tema olarak ısıtıp ısıtıp önümüze sürdükleri Dali, Kafka vb. yazıları devam etti. 

Acaba bu durumu kafaya takan ben miyim yalnızca diye düşünmedim değil. Çünkü bizden olan, kıymetli ve gerçek sanatçılara vefa, ölümünde bile görüş farklılıkları süzgecine takılıp kalmıştı. Çok çok kızdığım bir konu bu, sanat, bilim vb. bir çok konu da ortak değerlerimizde bile ayrışmamız, sahip çıkmamamız.


                            Dün Enis Batur okurken şu paragrafa rastlayınca gerçekten de doğru analiz yapanlar da var bu ülke dedim. Şimdi okuyalım;

             '' Yirmi yıl olmuş, edebiyat dünyamızda iki ''cephe'' nin biribirine sağır kalışını eleştiren yazılar kaleme almıştım peşpeşe. Şüphesiz, o dönemde de bu ayrışmaya yüz sürmeyen iki avuç has şair, yazar vardı, şimdi de olduğunu gözlemliyoruz; ama önyargılar , dünya görüşü ya da hayat anlayışı farklılıklarının körüklediği kafa çevirişler okur çoğunluğunu hep etkiledi, sonunda kaybedenlerin kendilerinden başkası olmadığını bile algılayamadığı insanlar. Bu körelme, gün geldi, ait sayıldıkları ''cephe'' lere bakışlarını da miyoplaştırdı kaldı ki: Görmemeye alışmışlardı. 

               Kimi ilgilendirir bilemem ama , anımsatmak isterim. Benim Sezai Karakoç'la ortak yönüm çok fazla olmasa gerektirir - aynı kuşaktan değiliz, dünyagörüşümüz ve hayat anlayışımız neredeyse iki ayrı uçtadır; onun yeri cennetse benimkisi  besbelli cehennemdir, konumuz burada şiir olduğuna göre; Gün Doğmadan'ı okumadan , ince eleyip sık dokunmadan olmaz derim.''

                   Büyük üstadı rahmetle anarken Enis Batur'un da işaret ettiği bu muazzam şiirle bitirelim .


                                ŞEHZADEBAŞINDA GÜN DOĞMADAN
Yerleşecek yer aramak
Camiinin avlusunda
Soğuk bir taşa oturmak
Gün doğmadan şehzadebaşında
Başı avuçlara almak
Kuşların kanatlarını toplamak
Gecenın çatı katından
Gün doğmadan şehzadebaşında
Yoldan geçen birkaç çocuk
Kubbeyi tutan aydınlık
Mezarlarda yeni sesler
Gün doğmadan şehzadebaşında
Lale gibi çeşmeleri
Menekşeden sebilleri
Türbeleri bir şelale
Gün doğmadan şehzadebaşında
Külahıyla yunus Emre
Sarığıyla Akşemseddin
Kavuğuyla Mimarsinan
Gün doğmadan şehzadebaşında
Tek başına veli ağaç
Dallarıyla taşır göğü
Köklerine bağlı Toprak
Gün doğmadan şehzadebaşında
Kafdağından daha yüksek
Çin Seddinden daha uzun
İçimizde med ve cezir
Gün doğmadan şehzadebaşında
Gün doğmadan şehzadeler
Ellerinde meşaleler
Şehzadebaşını gezerler
Gün doğmadan şehzadebaşında
Cin Halkından kafıleler
Katır sırtında geçerler
Kıra kıra kemanları
Gün doğmadan şehzadebaşında
Kızaran ufka selam
Süleymaniyeden beyazıttan
mutlaka olmak isterim
Gün doğmadan şehzadebaşında
Gün de doğar gün de doğar
Bir gün mutlaka gün doğar
Gün doğmadan neler doğar
Gün doğmadan şehzadebaşında

Fotoğraf ve şiiri buradan aldım
* Pervasız Pertavsız  - Enis Batur












7 Mart 2022 Pazartesi

Yazma Güdüsü

                       Okuma ve yazmayı sevme doğuştan gelen, zamanla çoğalan ve gelişen, hiç bir zaman dinmeyen bir istek ya da özellik. Evimizde bana model oluşturacak biri yoktu okumayı sevmemde. İlkokuldan itibaren ne bulduysam okudum, genelde fazla da bulamıyordum. Sınıf kitaplığını oluşturan camlı dolapta ki bir kaç sıra olan kitapları  tekrar tekrar baştan okuyordum. Ne kadar istesem de babam yalnızca bir kitap ( Gülten Dayıoğlu ) hediye etmişti çocukluk yıllarımda. Akranlarımla mahallede oynarken bazen yerde bir gazete vb. parçası bulup elime alıp okuduğumu hatırlıyorum. Öyle bir tutkuydu işte bu. Yoksa hangi çocuk oyunu bırakır ve böyle bir şey yapar? Okuma güdüsü kuvvetli şekilde vardı içimde, bunu doyurmak hala mümkün olmadı. 

                      Yazmayı çok sevmedim, sadece günlük tuttum bazı dönemler. Yazmanın da aynı okuma aşkı gibi içten gelen, gerçekleşmediği sürece insanı rahatsız eden bir şey olduğuna inanıyorum. Tove Dıtlevsen'in Çocukluk ve Gençlik kitaplarını bitirdim dün. Yazarı merak ederek araştırdım internette. Yaşam öyküsünü okuduğumda yalnızlık ve sevgisizlik ile büyüyen yazarı ilk olarak fiziken merak ettim. Gençlik ve orta yaşlı hallerine baktım uzun uzun. Nedense çok üzüldüm, çünkü 4 çocuğu olmasına, her fotoğrafında gülümsemesine rağmen çocukluğunda yerleşen acının tüm ömrü boyunca sürdüğünü düşündüm. Çünkü sonunda psikolojik hastalıklardan, bağımlılıktan kurtulamamış ve intiharı seçmişti.

                    


                                                          Foto buradan  

                            İlginçtir ki acısını, sevgisizliğini, yaralarını saran sadece yazma eylemi olmuş. Şiir yazmak.. Kuvvetli bir güdü olarak çocukken başlamış ve hayatına şekil vermiş. 

                         Yazma dürtüsü böylesine kötü bir aile ortamında nasıl filizlenir eğer bu güdü olmasaydı? Şiir yazmanın kadın işi olmadığını söyleyen babayla bir kız olarak tek derdinin zengin bir koca bulmak olması gerektiğini savunan anneye rağmen içinde yazma eylemi günden güne çoğalan Tove Ditlevsen. Olumsuz hayat şartlarına rağmen bu isteği hiç sönmemiş. İnsan bir şeyi çok istedi mi dünyada ki yollar ona açılıyor. 18 yaşında karşılaştığı bir erkeğe öylesine sorduğu '' Sence şiirleri mi yayınlayabileceğim mi? '' ile bir editörün adresini vermesiyle bu yola giriyor, dünyada en sevdiği şeyi yapıyor böylece.

                           Yazmak ve okumak arzusu bir insana verilen en büyük lütuf bence. Beni etkileyen hayatıyla Tove Ditlevsenin arkadaşıyla gittiği orta yaşlı , yalnız yaşayan Bay Krogh'nun evinde ki kitapları gördüğü zaman ki duygularını çok iyi anlıyorum. Bu mutluluğu ancak bilen bilir. 

                         Yazma işi aynı zamanda sancılıdır. Belki de içinde bulunduğu olumsuz şartlar onu besledi. Gün geçtikçe çoğalan yazma duygusunu bir türlü yola sokamayan Tove Ditlevsen'in iyi yazabilmesini  çok sevdiğim yazar Thomas Bernhard 'ın şu sözünde bulurum ;

'' Galiba hayatında herkes bir yerlerden bir tekme ama okkalı bir tekme yemeli.''

                    Erken yaşlarda hayattan yediği tekmelerle bu güdüsünün peşinde oldu yıllarca. Ama bir çok bu güdüye sahip olanlar gibi o da mutsuz oldu.

        







14 Aralık 2021 Salı

Karasevdalılar


                    '' İnsan aşık olduğunda ya da daha doğrusu kadın aşık olduğunda ve ilişki henüz başlangıç safhasındaysa ve aşk ilişkisi hala karşılıklı itiraf etmenin çekiciliğini koruyorsa , genellikle biz kadınlar sevdiğimizin ilgilendiği ya da sözünü ettiği her konuya ilgi gösterme  mahareti sergileriz. Salt onu memnun etmek, fethetmek ya da pek kırılgan konumumuzu sağlamlaştırmak için öyleymiş gibi yapmayız, bilakis gerçekten ilgi gösterir ve o ne hissederse hissetsin ve ne aktarırsa aktarsın bize bulaştırmasına izin verir, isterse coşkunluk, açgözlülük, sevgi, korku, endişe hatta takıntı olsun bu. ''

                  Gerçekten de düşmedik mi biz bu tuzaklara zamanında. Marias yine tam isabet gözlemleriyle Karasevdalılar  kitabında bakın nasıl devam ediyor.




                  '' Ömür boyu asla durup düşünmediğimiz konuların hararetli bir taraftarı kesiliriz birden, beklenmedik çılgınlıklar ediniriz, normalde algımızın ömrümüzün sonuna dek ihmal edip üzerinden atlayacağı ve fark etmeden es geçtiğimiz ayrıntılara dikkat kesiliriz, bizi ancak bir büyülenmenin ya da bulaşıcılığının etkisiyle dolaylı olarak etkileyen sorulara enerjimizi yoğunlaştırırız,  sanki bir ekranın, bir sahnenin ya da bir romanın içinde hayatımızı sürdürmeye karar vermişiz gibi, bizi içine çeken ve kendi gerçek dünyamızdan daha fazla eğlendiren yabancı kurmaca bir dünyanın içinde yaşamaya karar kılmışız ve bu arada gerçek hayata kısa bir mola vermişiz gibi..''

                       Sevilen kişiyi hayatın merkezi yapma bu olsa gerek. Onun sevdiklerini, söylediklerini, düşündüklerini önemseyerek sanki hayatında bunlar da hep varmış gibi göstermeye çalışmak. Aşk biraz da olsa insanı kendi olmaktan çıkarıp farklı bir kişi gibi hatta sevilenin seveceği biri gibi olmaya itmiyor mu? 

                    '' Belki bunu böylece ifade etmek biraz aşırı olacak ama, sevdiğimiz kişinin hizmetine ta baştan gireriz, en azından elinin altında bulunuruz ve genellikle bunu büyük bir saflıkla yaparız, öyle ki günün birinde yerimizi sağlamlaştırıp güçlendirdiğimizde , anlattığı konular değişmemiş, ilginçliğini kaybetmemiş olsa da, vaktiyle bizde heyecan uyandıran şeye dikkatsiz yaklaştığımızı, bundan sıkıldığımızı görmenin onu hayal kırıklığı ve şaşkınlıkla dolduracağını göz ardı ederek yaparız bunu. Başlangıç aşamasında ki  heveskar sevme çabasını bir kenara bırakmamızdır bunun yegane nedeni, yoksa ta baştan itibaren rol yapmamız değil.

              Burada etkisi altına giren, rol yapmaya bilinçli olmadan gönüllü olan taraf genelde kadınlar mıdır acaba? 
             Yoksa her ilişkinin bir yönü olan güçler savaşında pasif olan tarafın doğal hali mi?







21 Eylül 2021 Salı

Münzevi Bir Yaşam

                        Sabahları köye gitmek için arkadaşımın arabasını beklemek üzere ara bir cadde olan köylere giden tarafa gidiyorum. Caddenin iki tarafına parkeden arabaların çokluğu bir yana gidiş dönüş yolunun sabah saat 8 de ki yoğunluğunu gördükçe çocukluğumun  yine bu yolda geçen sakin günlerini kalbim sızlayarak anımsıyorum. Yolun yoğunluğu kadar o saatte ki insan selini de bir görseniz. Bu yüzden sakin hatta tecrit edilmiş yaşamlara özel bir ilgim var. Bunu yapabilir miydim ama kesinlikle denemek isterdim. Şehir insanı değilim artık. Böyle yaşayamıyorsam en azından bu tür kitapları okumayı seviyorum.
                       İkinci kez aldığım ve tekrar okuduğum Michael Finkel Kitabı Ormandaki Yabancı'da 27 yıl bir gölün kenarında saklandığı sığınağında ki yaşamı benim için çok ilgi çekici. 
J.J.Rousseau ''İnsanlardan uzaklaştım '' diyor
''Çünkü bana göre en berbat yalnızlık bile sırf ihanet ve nefretle beslenen kötücül insanlardan oluşan bir toplumdan daha edilebilir bir durumdur ''
Jean - Jacques Rousseau şimdi ki insanları görseydi kimbilir ne derdi. 




                                        Kitapta münzevilerin bile nitelikleri yönünden üç gruba ayrıldığını yazıyor. Bunlar ; Protestocular, hacılar, takipçiler. Kendimi protestoculara yakın hissediyorum çünkü onlar dünyanın geldiği halden nefret ettikleri için inzivaya çekilen münzevilermiş. Bir kısmı gerekçe olarak ya savaşları ya çevresel yıkımları ya suçları, ya tüketiciliği ya zenginliği, ya yoksulluğu gösteriyor.  Bu münzeviler çoğu kez dünyanın geri kalanının nasıl da bu kadar kör olabildiğine, kendimize neler yaptığımızın nasıl farkında olmadığına akıl erdiremiyorlar. 
                                Yalnızlık üzerine yazılmış ilk büyük eser Tao Te Ching , Lao Tzu adlı münzevi tarafından Çin'de yazılmış. Kitaptaki 81 aforizma , toplumu terk ederek mevsimlerle uyuım içinde yaşamanın hazlarını anlatır. Tao Te Ching arayıştan çok inziva, eylemden çok eylemsizlik yoluyla erdem sahibi olunabileceğini anlatır. '' Az şeyi olanlar hayatından memnundur .'' der. Günümüzde de Japonya^'da  1 milyon civarında münzevi var. 
                                 Orta çağda da Yunanca da geri çekilmek sözcüğünden türemiş  Ankorit'ler varmış. Genellikle bir kilisenin dış duvarına eklenen küçük karanlık hücrelerde tek başlarına yaşarlarmış. Burada 40 yıldan fazla yaşayan Ankoritler bile olurmuş.
                             İslam dininde ömür boyu kendini kapama, tecrit etme olayı yok. Yalnızca Hz. Muhammet Hira dağına belli bir süre kapanmış ve burada vahiy gelmiştir. Her ne kadar inziva olayı, toplumdan ayrılma bana sempatik gelse de inancımdan dolayı bu engelleniyor. Çünkü islamda topluma, insana hizmet makbul olandır. Saatlerce yapılan ibadetten çok bir insana faydalı olmak üstün tutulur.
                        Henry David Thoreau tarafından yazılan Walden Gölü'nü okumadıysanız tavsiye ederim. Burada 2 yıl insanlardan ayrılarak yaşamış, sonrasında tekrar dönmüştür. 
Sizlerinde tavsiye edecekleriniz varsa memnuniyetle alırım. Kafayı  bu konuya çok taktım , hayırlısı :)






















15 Eylül 2021 Çarşamba

Dinliyor, İzliyor ve Okuyorum

                              Günlerin yorgunluğunu atmam için mutlaka okumam, müzik dinlemem ve biraz da keyiflenmem için seyretmem gerekiyor. Okumadan bir gün geçirirsem kendimi eksik ve rahatsız hissediyorum . Haftasonu sipariş kitaplarım gelince oldukça mutlu oldum. Kütüphaneye gitsem , kitap alsam aslında daha mantıklı ama bazı kadınlar çanta , ayakkabı alışverişinde ayarsız olurlar ya, işte bende kitap konusunda böyleyim. Depresyonumun yoğunlaştığı zamanlarda ilacım bu alışveriştir. 
Bu cumartesi gelen kitaplarımın içinde aslında bir zamanlar satın aldığım bir kitabı tekrardan sipariş etmiş olduğumu gördüm. Neyse bende hediye ederim dedim , ama yeniden okumalıyım diyerek başladım. Konu zaten tam benlik. Ormanda 27 yıl yaşamış bir münzevinin hikayesi. 1986 yılında 20 yaşındayken evinden ayrılıp ormanda yaşamaya başlayan Knight'ın öyküsü. Ve inanılmaz, 27 yıl yaşamış bir insan bu. Bu süre içinde hiç kimseyle görüşmemiş, konuşmamış. Milli bir parkın içinde kışıyla yazıyla 27 yıl yaşamış. İnsanın aklı almıyor değil mi?


                         Kuyruksuz Kedi son yazısında hangi radyoları dinliyorsunuz diye sormuş. Radyo dinlemek benim için oturup dinlendiğim zamanlara eşlikçi bir iş. Her cumartesi ve  pazar sabahları kahvaltı saatinde - diğer aile bireylerine biraz eziyet olsa da- Radyo Tell dinliyorum. Bu radyoyu telefonuma yüklediğim aplikasyon olan Radyo Garden ile ulaşıyorum. RadyoTell bir İsviçre radyosu ve devamlı Alpler müziği yapıyor. Öyle seviyorum ki anlatamam, her dinleyişimde oralarda yaşadığımı hissettiriyor bana. Yalanda olsa güzel bir his. Tabi bu isteğe sahip aile de ki tek kişi ben olunca diğerleri için eziyet oluyor. 
                        Blog yazarken mutlaka Radyovoyage dinliyorum. O sakin müzikler kafamı toplamam için olanak sağlıyor. Aslında sabah yayın yapan Radyo Karavanın yayınlanmış programlarını da daha sonraları elimde bir örgü, nakış falan yaparken dinliyorum. Gerçi Ayça Şen'in bir çok düşüncesi bana ters ama o arayış içinde oluşu, kendini ve bir çok şeyi   eleştirmesi, başlarda küfürlü konuşması rahatsız etse de dobra oluşu hoşuma gidiyor, bütün gün dolan kafamı boşaltmakta bir numara. Bunun yanı sıra mutfakta yemek hazırlıkları yaparken mutlaka podcast dinlerim. Nilay Örnek en çok dinlediğim. 
                       YouTube da seyrettiğim bir çok şey de var. Mymecra'da ki dini yayınlar kısa kısa hap gibi geliyor. Hamimommy, Girl in Calico, Her 86m2, Liziqi, Living Big in Family, Kris Harbour Natural yaşam şekilleriyle hayranlıkla seyrettiklerim. Bir kaç tane karavancı hesap var bir de seyrettiğim.


                               


                        Belgesel seyretmek en sevdiklerimden. Dün gece seyrettiğim bir belgeselden bahsetmek istiyorum. Yıllardır dinlediğim , sesini sevdiğim Cohen'in hayatı. Daha doğrusu Marianne'le olan ilişkisi. Hiç bilmediğin sevdiğin ozanın hayatından kesitler etkileyiciydi ama bir şey var ki bu sanatçıların hiç bir ilişkisi düz bir çizgide olmuyor, onlar göklerde uçan özgür kuşlar. evlilik, iş , çocuklu hayat gibi cenderelerin içine girecek insanlar değil. Bir de onlarla hayatı kesişmiş insanlar var, onlarında yönünden hayatları incelemeye değer. Sonunda ağlamaktan harap oldum o ayrı. 
bence izlemelisiniz.
                       Sizlerin sevdiği, izlediği , dinlediği şeyler neler? Farklı şeyleri öğrenmemiz açısından örnek verirseniz sevinirim.












28 Haziran 2021 Pazartesi

Acı Bir Başlangıç Bu

                            Tekrar Marias okumaya başladıysanız yoğun bir edebi lezzet aldığınız  kitabın bitmesini istemediğiniz günlerdesiniz demektir. Kitabın daha çok çok başındayım ne de olsa dört yüz küsur sayfa ama yazarın dili, anlatımı en başından sardı beni. 2014 yılında yazılan Acı Bir Başlangıç Bu  İspanya iç savaşını ve kırk yıllık Franco diktatörlüğünü zemine oturmuş ama kahramanların ilişki analizleri, dünya görüşlerini yansıtmasıyla yine Marias farkı diyorsunuz. Ünlü bir yönetmen yanında işe giren yirmili yaşların başında ki kahramanın şimdi ki zamanlardan olayı anlatmasıyla öğreniyoruz her şeyi. Anladığım kadarıyla büyük bir düğümün içine gireceğiz, yönetmen sayesinde bir çok yönünü göreceğiz yaşamın. 

                    Yazarın katman katman insan psikolojisinin içine girerek yazmasını  seviyorum. Belki uzun cümleler başını sonunu kaçırtıyor anlatmak istenenin. Çok kolay değil Marias okumak ama Bernhard okurken ki tadı onunla da alıyorum ya çabalamaya değer.
Kitapta ünlü bir yönetmenin yanında sekreter olarak işe başlayan Juan de Vere ' nin anlatımı var. Yeni seyrettiğim bir belgeselde buna paralel bir konu vardı. Arkadaşım Stanley ünlü yönetmen Kubrick'in şoförü Emilio D'alessandro'nun gözünden hayatına dair . Sadık şoförü olması yolunda neler yaşamışla başlayan belgesel Kubrick gibi bir yönetmenin sağ kolu oluşunu anlatıyor. Hem de hala yaşayan şoförünün ağzından. Dile kolay 30 yıl yanında olmuş. Böylesine farklı insanların yanı başında olmak duygusunu eğer merak ediyorsanız bunlar birer örnek.


                          Ünlü insanların kendisini anlatmalarından çok yanı başlarında duran insanların ağzından onları tanımak farklı geliyor bana. İlginç bir belgesel daha seyrettim. The Life & Death of Marina Abramovich belgeseli. Zaten Marina'nın Body Art sanatının en iyi temsilcisi olarak yaptığı performanslarını bilmeyen yok.  Özellikle sevgilisi Ulay ile  yaptıkları masa başı oturarak birbirlerini uzun yıllardan sonra gördükleri performansını seyredip ağlamayan yoktur. Yalnızca bu değil ister kapı eşiğinde çırılçıplak durmaları, ister çin seddinden 90 günde birbirinden yürüyerek ayrılmaları, ister Balkan savaşlarını lanetlemek için yaptığı tonlarca et ve kemiğin üzerinde oturma performansı olsun Marina'nın her yaptığına hayretler içinde baktı tüm dünya.


                   Bu belgeselde onu otobiyografik anlatan tiyatro çalışması. Başrollerinde kendi var tabi ki. Belgesel bu tiyatronun nasıl yapıldığını, kimlerle çalışıldığını, en önemlisi yetmiş kusür yaşında ki Marina'nın neler hissettiğini anlatıyor. Belgeseli seyredince insan Marina'yı sahnede de görmek istiyor. Tam Abramoviçlik bir çalışma olmuş.
























12 Nisan 2021 Pazartesi

Biraz Nisan Olsun

                           Nisan ayıyla içimize doluşan minik kelebekler, kemiklerimizi ısıtan güneş, ağaçların yemyeşil olmaya başlaması ne kadar güzel, değil mi? Ama bu yıl nisanın ortasına gelmemize rağmen böyle olmadı, öyle soğuk ki hava acaba şubatta mı kaldık diyorum. Şair Eliot 'yu haklı buluyorum nisanın zalimliği hakkında. İlginçtir şair bu şiiri bir zamanlar dünyayı şimdi ki gibi esir alan virüs salgının sonunda yazmış. T.S. Eliot karısıyla birlikte ispanyol gribine yakalanmış. Meşhur şiiri Çorak Ülke oluşmuş bu sıralar. Soğuk havanın etkisini azalttığına inandığım bugün içim bahara yakışır şekilde minik kıpırtılarla dolarak yürümeye çıktım okul sonrası. Öyle ihtiyacım vardı ki uzun uzun yürümeye, serin havayı ciğerlerime çekip biraz ısınan topraktan süzülen buğuyu ciğerlerime çekmeye. Cahit Zarifoğlu fısıldıyor sanki kulağıma, nasıl yapmam diyorum hemen kaldırıyorum başımı yukarı;

                                '' Gökyüzüne bakmayanların kalbi daha çok kirlenir.''

Doğanın güzelliğinin suçları önlemeye, kalbi yumuşatmaya etkisi var mıdır acaba? Ağaçların altında yürürken içini merhamet ve sevgi kaplamayan var mıdır? Ya da benim gibi melankolikler herhalde bu kadar fazla anlam yüklüyor insan dışında olan her şeye. Yoksa Hitler bile Bavyeranın uçsuz bucaksız doğal güzelliğine bana mısın dememiş.1934 yılında Uzun Bıçaklar Gecesi'nin sabahında Ernst Roehm'i öldürmek için Münih'in 70 km ötesinde ki Bad Wiessee köyüne giderken bir ormanın ve bir gölün kenarından geçmiş ama doğa kalbini yumuşatmamış, kötülüğünü yapmıştır.

                    Ağaçların güneşe kavuşur kavuşmaz patlatacağı tomurcuklarına baktım. Onlarda benim gbi bekliyorlardı gün ışığını. Coşmalarına az kalmıştı. Bakmak, seyretmek en çok bahara yakışıyor sanki. Özlediklerimizi içeriyor, mutlu olmayı garantiliyor sanki. Eve dönmeden , şehrin kalabalık sokaklarına girmeden önce bu patikadan geçmeliyim, şuradan çiçek toplamalıyım, belki koyunlar da görürüm diye az yürümemişim. Otuz yıl önce de bu bağlarda geziyordum, anneme çiçek topluyordum her seferinde. İşte değişmeyen şükür ki bu sarı , mor çiçekler. Çocukluğumun kanıtı sanki, hala varlar.

                       '' Bu dünyadan bize kalacak olan gözümüzün gördükleri değil , gönlümüzün duyduklardır. ''  

                            diyen İbrahim Tenekeci'yi hatırlamamak olmaz. Gönlümüzü eğitmenin yollarını bulmalıyız, bunun için daha çok bakmalı, farketmeli, merhameti eksik etmemeliyiz . Daha çok yalnız kalmalı, fazla da bel bağlamamalıyız çok sevsek de bazılarını. Hayatı yavaşlatmalı, hep koşmamalıyız günler günler boyu. 

                   '' Uzun sürmenin yollarını arayıp bulmalı insan. Yavaşlamanın.. Hızlıca geçip giden bir şey olmamanın çaresini arayıp bulmalı. Otobüsün penceresinden dışarıya baktığımızda nasıl çizgileşerek kayıp gidiyorsa her şey, öylece kayıp gidiyor hayat ellerimizden, akan yol şeritleri gibi akıyor gözlerimizin önünden '' diye yazınca ne zamandır Gökhan Özcan köşe yazılarını okumadığım aklıma geliyor.

                           Güzel bir yürüyüş sonrası eve gelip kendime bir kahve yaptım. Topladığım çiçeklerin yarısını anneme verdim yarısını da vazoma koydum. Sonra da bunları yazmaya oturdum. Gün içinde içtiğimiz son kahve bugün. Yarın ramazan başlıyor, değişik bir heyecan inananların bildiği bir haz. 



                         Bir zamanlar Cahit Zarifoğlu eşi Berat Hanım'a bir mektup yazmış ve Mutluluk hakkında şunları demiş;

                         ''Bana soruyorsun şu resimdekiler kim diye. Emin ol kim olduklarını çıkaramadım. Görünüşe bakılırsa mutlular.  Fakat insanlara tavsiyem şudur ki nasıl ' zenginin parası parasızın çenesini yorarsa' , başkalarının mutlu görünümü , insanın kendi mutlu olma imkanını, kabiliyetini görmekten  alıkoymamalı. Filmler, resimler birer hayaldir. Başka insanların dış görünümleri de bizi aldatmasın. İnsan kendi mutlu olma imkanını görebilmeli. Mutluluksa filmlerin, romanların içinde değil, kendi yaşadığımız basit hayatın içindedir. Ve önemli olan yaşanılan 'an'dır. Onu ibadet, sabır, anlayış, tevazu ve merhamet ile anlamlı hale getirmek mutluluğun ta kendisidir. ''

                     Öyle beğendim ki mutluluk formülüne Zarifoğlu'nun. Yaşamı anlamlı hale getirmek insandan insana değişir ama bu reçete tam benlik; yılın en anlamlı ayına gelmenin mutluluğunu yaşayan herkese selam olsun. Bereketi, huzuru, nuru evlerimizi doldursun, dualarımızda birbirimizi unutmayalım.

                                Hayırlı Ramazanlar !










30 Mart 2021 Salı

Mutluluk Nasıl Bir Şey!

                    Agnes Varda'nın Mutluluk filmini tekrar seyrettim geçen gece. Bu tekrarı yaptıran filmin başında ki ayçiçeklerinin fotoğrafını bir yazı da görmemdi. Varda'nın ilk renkli filmi olan ''Mutluluk''  bol bol renk cümbüşünde oradan oraya seken iki çocuklu genç çifti konu ediyor. Neredeyse tüm sahnelerde bahar çiçeklerini vazoda olsun doğa da olsun oldukça fazla görüyorsunuz. Gayet mutlu genç çiftimizin hayatına bakıyoruz ilk başlarda. Kendini eşine ve çocuklarına adamış bir eş, aşk dolu anlarından 2 küçük çocuğuna rağmen bir şey eksilmemiş evlilik hayatı, işine gidip eve para getiren bir koca. Ne kadar tanıdık değil mi? Ama bunlar Fransa'da oluyor. Sonrasında erkeğin başka bir kadına aşık olması ve bir ilişki yaşamaya başlaması, yine de evli olduğu kadını ayrı tutması ve ondan da vazgeçmemesi. Ee bu da tanıdık. 

                  Eşine karşı dürüst olup durumu '' Biz çevresi kapalı bir elma bahçesindeyiz ve mutluyuz. Ama bahçenin dışında da farklı ağaçlar var ve ben bunları da tatmak istiyorum'' diye durumu açıklaması  erkek doğasının her coğrafyada değişmez olduğu yönünden önemli. 


                         Hans Fallada'nın Neden Ucuz Saat Takıyorsun kitabında Sevinç ve Üzüntü diye bir hikaye var. Aklıma hemen o geldi. Yine evli genç çift gece gündüz demeden çalışarak bu dünyaya tutunmaya çalışıyorlar. Özellikle kadın çeşitli işler yapıyor, çocuklarına bakıyor, oğullarına tereyağ alabilmek için çamaşır yıkamaya gidiyor ekstradan . Kirayı ödemek için adama para bırakıyor, o da oğlanı bırakacakları kimseleri olmadığı için evde uyutup dışarı çıkıyor.
En fazla iki saati olan adam şehre gidip bu işleri halletmeye yola çıkıyor ama bir anda ne oluyorsa kendini bir barda buluyor. Çocuğu için alacağı tereyağ parasını harcıyor ilk önce. Yol boyunca kendisini kandırmaya çalışan fahişelerden birini masaya çağırıyor ve kendisini eve gitmeye ikna ediyor. Eve gitmek istemeyen fahişeye '' Gelmende bir mahsur yok, bak eşimde seni sevecektir '' diyerek Mutluluk filminde ki adamın pişkinliğini yaşıyor.
                      Birbirinden farklı ülkeler ama  amaçları hep aynı erkekler ve her zaman mağdur olan kadın tiplemeleri.
Mutluluk nasıl bir şey o zaman?



















15 Mart 2021 Pazartesi

Gökyüzü Gibi Mutluluk

                                         ''Dış alemde gördüklerimiz bizi iç alemimizin keşfedilmedik mağaralarına götürmüyor, içimizin daha önce hiç bilemediğimiz  sokaklarına bir ışık düşürmüyorsa , dış dünya da attığımız adımlar içimizde yankılanmıyorsa , gitmek neye yarar? ''
 Kemal Sayar  
Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez 


Ben geldim geleli açmadı gökler;
Ya ben bulutlan anlamıyorum,
Ya bulutlar benden bir şeyler bekler.
Mona Rosa - Sezai Karakoç


Gökyüzü zümrütten dökülmüş bir aynaya benzedi. Üzerine parlak tülden örtü çekilmiş gibi gayet beyaz bir bulut örtmüştü. Öyle ki, güneşin ışığı ince karakterli güzel bir kızın güzelliğinin ışığı gibi dokunduğu yerleri aydınlatır, fakat yakmazdı...
İntibah - Namık Kemal



Üzerimizden seyrek geçen bulutlar güneşi açıp kapadıkça, insan, dünyanın bir an sevinçle, bir an kederle soluk aldığını sanıyordu.”

Zorba -Nikos Kazancakis


TATİL CUMASI

Vee  bitti 💥💥 Bir dönem daha kapandı hayatımızda. Çerkezköy -Çatalca hattında neredeyse bir yıl süren gurbet hayatımız bugün karneleri dağ...