.

.
.
Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2013 Cumartesi

CUMANIN ERTESİ

Yine uykusuz bir gecenin geç kalkılmış sabahında bayat simit ve örgü peyniriyle kahvaltı yapıp keyif kahvemi elime aldıktan sonra güne kâr kalanlar şunlar oldu:



Gecikmeli olarak "Hannibal" izlemeye başladım. İtiraf edeyim öyle bir niyetim yoktu, dün blogcu kızkardeşlerimden biriyle Madds Mikkelsen üzerine yaptığım küçük bir yazışma sonrası tavsiye üzerine niyet ettim. Biz Hannibal'in Anthony Hopkins olanı ile büyüsek de tebdil-i aktörde ferahlık vardır. Esasen ben psikopat Anthony'lerden "Sapık" nâmıyla meşhur Perkins'i tercih ettiğim için Hopkins'in yerine bu yakışıklı mı, sevimsiz mi, soğuk nevale mi olduğuna bir türlü karar veremediğim Mikkelsen'i koymakta beis görmedim. Günde bir ya da iki bölümle en fazla 10 günde birinci sezonu tamamlamayı planlıyorum.


Gündüz Vassaf'ın yazdığı, bir nevi köprü destanı olan "Mostari"yi çektim kitaplıktan. Dün dünya tatlısı bir miniğin (kendisi en birinci arkadaşım olur) hediyesi olan fincanda bir kahve yaptım kendime ve iki köprüyü karşılıklı yerleştirdim. Alaycı bakışlarla incelediler birbirlerini iki benzemez yapı. Bizimki; modern zamanların uzun bacaklı, havalı ve şehirli hatunu burun kıvırdı, konağından pek çıkmasa da geleni gideni bol, cami yıkılsa da mihrap yerinde, asil ve ketum Boşnak güzeline. Boşnak güzeli bıyık altından güldü, "sen daha toysun, ne gördün ki" dercesine. Bir dizi estetik operasyonla yenilenmiş omuzlarını silkip döndü arkasını. Adı üstünde Boğaz Köprüsü, boğazından geleni tutamaz, cevap vermek üzereyken atladım üstüne, alıp götürdüm mutfağa. "Söylen kendi kendine, yarışamazsın Mostar Köprüsü'yle" dedim, "kırk fırın ekmek yemen gerekir daha". Döndüm geldim, şefkatle okşadım Mostar'ı, savaş yaralarını onarmak istercesine, ilk 60 sayfasıyla döktü içini.


Ve sonra bu küçük dev adamın ölüm yıldönümü olduğunu hatırladım ve bir şiir okudum onun için;

Çok merak ediyorum kendimi
Başıma birşey mi geldi
Öldüm mü kaldım mı
Hiçbir haber yok kendimden

Bu sabah kapımı çaldım
Kapıyı açan kendim
Bir süre kendime baktım
Bu güleç yüz bendim

Oh ne güzel bir sabah
Bugün de yaşıyorum demek
Benden başka yok kimsem
Beni merak edecek. 

Aziz NESİN

Anısına bin saygı...
Haftasonunuz güzel geçsin.





24 Haziran 2013 Pazartesi

"İLKİN SAKİN KİRAZ BAHÇELERİDİR ANDIĞIM ESKİ GÜNLERDEN"*


Biz gündemle hemhâl olurken dalları kiraz basmış


*"İlkin sakin kiraz bahçeleridir andığım eski günlerden"
Bahçe Görmüş Çocukların Şiiri/Sezai Karakoç
".......
O yıllar savaş yıllarıydı geceleri karartma
Gündüzleri fırın önlerinde birikirdi halk
Biz çocuklarla büyükler arasındaki fark
Bir yanda şehir, bir yanda kiraz bahçeleri"


30 Mayıs 2013 Perşembe

AĞACIN UTANDIĞI ÇIĞLIĞI ŞİİR FISILDAR*

 

Bir yaşındayken evimizi vuran korkunç sel baskınından annemle beraber bir atkestanesi ağacının dallarına sığınarak kurtarmıştık hayatımızı. O günden beri kardeşimmiş gibi bakarım atkestanesine ve tüm ağaçlara...


*AĞAÇLAR GAZELİ

inadına aşk, inadına özgürlük, inadına yaprak…
ağacın utandığı çığlığı şiir fısıldar
ne batıda ne doğuda tek yaprağını görmedim
kırgınım felsefeye yer vermemiş ağaca bir bilge olarak
şiirle ağacın köleri aynı: ya sabır ya aşk!
insanın hızla terkettiği anıların gölgesi olmak
yavaş git ruhum yetişemiyor sana, dedim, içimden
kopan yolcuya, dursaydı, ağaçların gözyaşını dinletecektim
ruhun sendeyse hâlâ bir ağaca emanet et onu
dünyaya yalnızca hayvanların ve ağaçların itirazı var
ey ağaçlarla konuşmadan insanlarla konuşmaya çalışanlar
Adilin ağaçlarını dinleyin, susmakmış o kayıp dil
zeytini dinledim beklemeyi öğrendim, akasyadan gitmeyi,
vuslatı ceviz ağacından, limonun dediği ayrılığı ve aşkı nardan
ağaçlar komşumuzun evidir, ruhumuz gülümsüyor avlusundan

Haydar ERGÜLEN

 

15 Nisan 2013 Pazartesi

GÖRMEMİŞİN LEYLAĞI OLMUŞ


Sonunda...
Artık benim evin vazoları da leylak yüzü gördü. Henüz tam açamamış olsalar da tomurcuğunu veren Allah çiçeğini de verir elbet :) Dün bahçeden gelen eşim koca bir poşet dolusu leylak getirdi, bendeki sevinci tahmin edersiniz. Öyle ki bu sabah ne deli gibi indiren yağmuru, ne ardından gelen doluyu, ne kapkaranlık gökyüzünü, ne şimşekleri gördü gözüm, ne güm güm gürleyen gökgürültüsünü duydu kulağım. O vazodan o vazoya hopladım ben...


Her odada leylak dolu bir vazo, bardak, sürahi. Tadını çıkarıyorum, bir daha zor elime geçer çünkü.



Ve leylağın rengini isim olarak alan ama ona yakışmayacak kadar hüzünlü olan bir kitap okuyorum: Eren Aysan'ın babası Behçet Aysan için hazırladığı "Bir Eflatun Ölüm"ü. 

"Giderken kazağını unutma sakın
Ölüler de üşür, ölüler de
Son konuşmamız bu
Güz geldi, düştü yaprak..."

"kozalak yaktım ben de
sessizlikte-
ömrümün kozalaklarını
küllere sıvanmış
baştan başa dolaşıp
ağrıyan ormanı.

yağmur dindi sevgilim bak dinle
her şey dindi, acıysa dinmemiş halde."

14 Nisan 2013 Pazar

PAPATYA


Narın morlaştığı yerdeyiz yine
Aynı kutsal mavinin yüreğindeyiz
Sevdanın zor kaçaklığına karşı
Yeşeren bir dal
Ve kırılan bir zincir sevincindeyiz

Sen yine sonsuz düşlerinde suların
Her şafak vakti
Bin sabahı birden sunuyorsun
Saçının her telinde bir nehirle
O şiir dünyasını yeniden kuruyorsun

Tanrılar rengarenk açmış bu kez
Apollon bir papatya beyazı sanki
Zeus taze bir gelincik kızılı
Bütün tapınaklarda aynı özlem
Bütün sütunlarda aşk yazılı
Posedion yine masmavi bir öfke
Suların göğsüne tığlarla kazılı 

..................

Adnan YÜCEL


Bu ilkbahar gününde Pazar'ınız şiir kadar güzel olsun... 

Bu şarkı da bonusu : Papatya


22 Mart 2013 Cuma

ŞİİR BİR İNATTIR*

 

Malumu âliniz dün Dünya Şiir Günü idi. Buradan hareketle Antalya'da geleneksellleşmiş bir etkinlik daha gerçekleşti. 16. Antalya Altın Portakal Şiir Sempozyumu başladı ve dün akşam da "16 Altın Şair" sergisinin açılışı ve takiben  Şiir Dinletisi yapıldı. Şiirden ziyadesiyle hoşlanan bir Leylak Dalı olarak böyle bir etkinliği kaçırmam mümkün değildi tabii ki. Nitekim başlama saatinden önce mekanda yerimi almıştım bile. 

Sergi açılışından sonra kokteyle geçildi. Racona uygun olsun diye aşağıda asker gibi sıralanmış kadehlerden bir tane edinip 16 yıl boyunca ödül almış şairlerin fotoğraf ve şiirlerinin yer aldığı posterlerin arasında dolaşmaya başladık.



Ben en çok Birhan Keskin posterinin önünde oyalandım, kadehimi O'nun ve şiirlerinin şerefine kaldırdım. Salonda aralarında Altın Portakal Şiir Ödülü jüri başkanlığını yapan Doğan Hızlan'ın da bulunduğu pek çok şair ve yazar vardı; Ahmet Telli, Cevat Çapan, Şükrü Erbaş, Mahmut Temizyürek, Latife Tekin gibi...


Kokteyl sona erince şiir dinletisinin yapılacağı salona geçtik. Dinleti başlamadan Doğan Hızlan Eray Canberk'in kaleme aldığı "Dünya Şiir Günü" bildirisini okudu ve 2013 Altın Portakal Şiir Ödülü'nü kazanan şairi açıkladı: Bağbozumu Şarkıları isimli kitabıyla Şükrü Erbaş.  Sonra da dinletiye geçildi. İlkin Ahmet Telli bize kendi şiirlerinden üç tanesini okudu sonra da Şenol Morgül'ün udundan dökülen nağmeler eşliğinde Sezai Sarıoğlu'nun dağarcığındaki şiirleri dinledik. Şiir aralarında Şenol Morgül "Kanatları gümüş yavru bir kuş" ile başlayıp "Ömrün şu biten neşvesi tam olsun erenler" ile biten olağanüstü güzellikte şarkılar söyledi. Hasılı çok güzel bir akşamdı.

 

Ve programın sonunda bu yılın Altın Portakal Şiir Ödülü'nü alan Şükrü Erbaş 21 Mart'ın aynı zamanda Aşık Veysel'in ölüm yıldönümü olduğunu belirterek O'nu anmak adına kısa bir anekdot nakletti: Aşık Veysel'e hayran bir hemşehrisi onun gibi şair olmak ister, sık sık ziyaretine gider fakat bir türlü meramını açık edemezmiş. Sonunda bir gün yine bir mecliste sohbet muhabbet sonrası Aşık Veysel'i yatağına götürme bahanesiyle yalnız kaldıklarında "Usta, ben de senin gibi ozan olmak istiyorum, ne önerirsin bana" diye sormuş. Aşık Veysel şu cevabı vermiş: "Gözel sev". Anısına saygıyla...

*Alıntı



1 Eylül 2012 Cumartesi

BARIŞ NEDİR SEVGİLİM


 barış nedir sevgilim
biliyor musun
bir köprü müdür üstüne gölgeler düşünce çöken
halka açılamadan batan bir şirket
iki savaş arasında verilen çay molası mıdır barış
yoksa
hurdacıya söylediği son sözler mi
bisikleti vurulan bir çocuğun
söyle sevgilim
Einstein'ın Roosevelt'e yazdığı mektup mudur barış
Lozan'dan gelen telefon mu Mustafa Kemal'e
çöplerini bilimin süpürdüğü bir sokak mıdır barış yoksa

söyle sevgilim
de ki
tünediği balkon uçuruma düşen yavru bir kuştur barış
saatçiyi hapse attıkları için kurulamayan bir meydan saati
ayağımızdaki paslı çiviyi bacağımızı keserek çıkaran bir melek
de ki
aptalların türküsü
oyuna getirilenlerin ülküsüdür barış
dişleri sökülmüş Asya kaplanıdır kapitalizmin sirkinde

de ki sevgilim
içine bayat pil konmuş el feneridir barış
fosforlu izleridir bayrakların üzerinde gezen salyangozların
barış düşsel beyaz buluttur bir kaleye çarpıp dağılan
kör bir toplumun tehdit dolu yazılarla kirlettiği bir defterdir
barış
kendinde bulamayıp başkalarında aradığıdır insanın
barış
halkının üzerine devrilen bir devlettir zor dönemeçlerde
açılmadığı için posta kutusunda ölen bir mektuptur barış
patlayıp seyircileri öldüren bir futbol topudur son dakikada

bunların hiçbiri
hiçbiri değilse barış
söyle sevgilim
savaşın düş kurduğu yerlerde
hangi yüzsüzün uydurduğu bi' sözcüktür
şu dillerden düşmeyen barış

Akgün AKOVA

Herşeye rağmen, hâlâ, ironik de olsa umutla; "Dünya Barış Günü"nüz kutlu olsun...

22 Ağustos 2012 Çarşamba

GÖĞE BAKALIM


"Yorgan yitti, kavga bitti" derdi annem, bayram bitti rutine döndük biz de şükür. Öncesi ve ilk günü telaş ve yorgunlukla sonrası rehavetle geçen günlerden geriye seyredilmiş üç Makhmalbaf filmi ve yarılanmış Sandor Marai kitabı kaldı. Bu bayram da bunlarla hatırlanacak. Şimdi artık Turgut Uyar okuyup "göğe bakma zamanı"dır. Ölüm yıldönümünde ustaya saygıyla:

"İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım
...........
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım"


Göğe bakalım...

3 Mayıs 2012 Perşembe

İĞDE


İğde; Yenimahalle, çocukluğum, ilk gençliğim, okuduğum okulun arka bahçesi, kaldırıma taşan çiçekli dallar, altında oturduğumuz taş duvar, Tayfun'un çaldığı gitar, "Çarşamba'yı sel aldı" türküsü, esriten koku, Ulukışla, dedemin bağevi, koca bahçeyi dolanan çitler, arıktan akan suya düşen kırmızı meyveler, dudaklara yapışan unlu tat, damağa batan sivri çekirdekler, yerken çalıştığım dersler, vazoda baharı müjdeleyen demet, dışarda  Hıdrellez coşkusu...

Çiçeklenmiş bir ağaç bunca şeyi nasıl hatırlatır insana?

Sokaklarda düş gibiyim
Ne içerde bir karanlık
Ne dışarda yalnızlığım
Küçük çocuk elleriyle
Bir sele çakıldakta
Pamuk sağar aydınlığım

Ağaçlarda sıcak iğde
Çekirdeği kıpkırmızı
Yılan gözü akar sanki
Akşam iner yüreğime 

Özer ARABUL

5 Nisan 2012 Perşembe

HERCAİ


Buralarda bahar coştu, ortalık çiçek, böcek, ot, çöp kaynıyor:) Ama en çok bizim balkondaki nane coştu, uzadıkça uzuyor, gürleştikçe gürleşiyor, balta girmez ormana döndü. Yakında tüm mahalleye yetecek bir nane ağacı dallarını uzatacak balkondan:) Zambak soğanlarımızdan biri sizlere ömür, çürüyerek kendini imha etti, diğer ikisinin keyfi yerinde, filizlenip 3 santim kadar büyüdüler, merakla bekliyoruz açmalarını. Bizim balkon çok şeye gebe bu aralar, içinden yavru kumrular çıkacak 2 yumurta, 2 saksı zambak soğanı, orman gibi nane. Beklemedeyiz bakalım zaman ne gösterecek.
Dün İdefix'den ısmarladığım kitaplarım geldi, evdeki Babil Kulesi'nin üst katına yerleşti:
-Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi/Derviş Şentekin
-Tirza/Arnon Grunberg
-Yalangezen/Mahmut Temizyürek
-Yeryüzünü Gezen Atlı/Mahmut Temizyürek
-Kırlangıcım Paranoya/Mahmut Temizyürek
Son üç tanesi şiir kitabı. Bugüne kadar hiçbir şiirini okumadığım, bu yılın Altın Portakal Şiir Ödülü'nü alan Mahmut Temizyürek'e ait. Çok sevdim şiirlerini, külliyatını toparlayıverdim. Elim değdikçe bir-iki tane okurum şifa niyetine. Buyrun bir tane yazayım size:

"Dünya! diyor dostum, tuhaf oluşlar diyarı
Örneğin papirüs, diri, dolgun bir yaprak
Kuruyunca kıymet oluyor ölüler gibi
Tekerlek örneğin, dönüyor üstüne kapanarak
biz ona ilerliyor diyoruz
uğunuyor değil de,
yuvarlanıyor diyoruz dilimiz sürçerek
bilerek, evet bilerek
Örneğin Fidayda
kabuğu yırtılmış bir yaradan
fışkıran çığlık, oyun havasına dönüşüyor
Bir uğultu, bir koku, bir baş dönmesi
Atların yeraltına çekilmiş nal seslerinden kalan
fesleğen, kekik, yarpuz, yayla çiçeği

ve böylece mucizeler
sıradanlaşıyor hayatımızda
ömrümüz uzun bir zikir ayini."

1 Nisan 2012 Pazar

ADAÇAYININ AŞKI*


Yeni kızımız mor elbiseli Sabriye. Öyle söyledi pazarda çiçek sergisindeki çocuk, cin bakışlı toraman bir oğlandı. Ben mor çiçeklerine tav olup adını sorunca "Sabriye" dedi:)) Yalan söyleyecek değil ya, aldık koltuğumuzun altına getirdik, yerleştirdik yeni evine, "adını çiçekçinin tombul oğlu koydu, ömrünü tabiat ana versin Sabriye" dedik. Sonra Gugıl amcaya sorduk asıl ismi nedir diye, Salvia imiş ve bir çeşit adaçayıymış. "Fesleğen ektim gül bitti"nin tersi oldu, "çiçek aldım ot çıktı" bizimkisi. Olsun biz otu da severiz, hem güzel hem faydalı. Cukka'yı göreceği şekilde pencere önüne koydum saksısını, arada muhabbet ederler. Hem kumru görünce kendini doğal ortamında zanneder mor perçemli Sabriyemiz. Sonra da adına yazılmış şiiri okudum, sevinsin garip. Onur Caymaz'a selam olsun...

Adaçayının Aşkı

orada akşamın kıyısındayım
sarışın ezgisinde çiçeğimin
-benim aklıma lodos geliyor, senin-
orada mavinin ürperen teninde 
usul bir şarkı söylüyorum periler
-saçlarımı okşamıyor artık gece-
kadehimin elime acıdığını bilirdim
rüzgâra bırakılmış deniz kabukları
-bir çocuk nedir acaba göğe bakarken-
bağında üzüm saksısında karanfil
mektubumu meltem getiriyordu orada
-kimin eli bu güz ile güzel arasında-
çimenlere uzandığım bir zaman da oldu
yani türkümü yalnızca çocuklar bilir
-mutluluk, her şeyin yanından geçiyordu-
en iyisini yaşlı balıkçılar söylerdi ama
kekik, bin yıldır âşıkmış fakir kız adaçayına
-gün olur da gidersen, kırık bir plak…-
beride Bizans’ın surları vardır işte
kimsesiz bir istasyon, öksüz tren yolları
-ne yapalım, hepsini bağışladım, kendimi de…-

*Adaçayının Aşkı/Onur Caymaz-Yaz Tarifesi'nden

17 Mart 2012 Cumartesi

BAHARIN UCU ŞİİRLE GÖRÜNDÜ


Birkaç günlük evde kapalı kalma halinin acısını çıkardım bugün güneşi ve güzel havayı görünce. Hafif bir rüzgar esse de gökte güneş parlıyordu ve sıcaklık da tam kıvamındaydı. "İstikamet Park, marş marş" diyip çıktım evden, önce parka kadar, sonra parkın içinde uzun bir yürüyüş yaptım. Dağlar karlarını hâlâ eritememişken şehre bahar yavaş yavaş gelmekteydi. 


Çıplak ateş ağaçlarında çiçekler açmaya başlamış bile, bir de yapraklanırsa değme mücevher halteder yanlarında.


Yürüyüşe ara verip Kültür Merkezi'ne daldım ve 2012 Altın Portakal Şiir Ödülü nedeniyle açılmış şiir sergisini gezdim.


Bugüne kadar Altın Portakal Şiir Ödülü'ne layık görülmüş 15 Altın Şair arasından Birhan'ımı seçtim.


Diğer sergi "El Yazması Şiirler" adını taşıyordu. Fahri Özdemir arşivinden derlenmiş ünlü şairlere ait kendi elyazılarıyla yazdıkları şiirler sergileniyordu. Yukarıdakiler sırayla; Fazıl Hüsnü Dağlarca, Gülten Akın, Murathan Mungan, Cemal Süreya, Lale Müldür, Behçet Aysan, Cahit Sıtkı ve Sunay Akın'a ait elyazmaları.


Ve bunlar da çok sevdiğim Turgut Uyar ve Füruzan'a ait...

2012 Şiir Altın Portakalı Mahmut Temizyürek'e verildi bugün törenle. Aşağıda "Boşlukta Bir Akarsu" şiirinden birkaç dize:

"Boşlukta bir akarsuyum
Bir uçtan bir uca geçen boşluğu
Zaman oynaşır içimde
Güneş emer, toprak sorar
Göz kamaştıkça o tatlı yanılmalar
Oysa ne başlangıcım ne sonum
Akan bir gümüş madeniyim gece
Gündüzüm elmas uyku


Sesim var kuşlara şaka
Gövdem uzanır yıldızlara
Ki varlığım boşluğa damla damla sızıntı"


Bu yazı bir bahar çiçeğiyle bitsin...

29 Şubat 2012 Çarşamba

ANKARA'YA ÖZLEM


Tekmil ufuklar kışladı
Dört yön, onaltı rüzgar
Ve yedi iklim beş kıta
Kar altındadır.
........
Duvarları kara sabır taşından
Kar altındadır varoşlar,
Hasretim nazlıdır Ankara,
Dumanlı havayı kurt sevsin
Asfalttan yürüsün Aralık,
Sevmem netameli aydır.
Bir başka ama bilemem
Bir kaçıncı bahara kalmıştır vuslat
Kalbim, bu zulümlü sevda,
Kar altındadır.

Gecekondularda hava bulanık puslu
Altındağ gökleri kümülüslü
Ekmeğe, aşka ve ömre
Küfeleriyle hükmeden
Ciğerleri küçük, elleri büyük
Nefesleri yetmez avuçlarına
-ilkokul çağında hepsi-
Kenar çocukları kar altındadır.

Hatıp çay'ın öte yüzü ılıman.
Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir'de
Karanfil sokağında gün açmış
Hikmetinden sual olunmaz değil
"mucip sebebin" bilirim
Ve "kâfî delil" ortada...

Karanfil sokağında bir camlı bahçe
Camlı bahçe içre bir çini saksı
Bir dal süzülür mavide
Al-al bir yangın şarkısı,
Bakmayın saksıda boyverdiğine
Kökü Altındağ'da, İncesu'dadır.

Ahmed ARİF

Bu fotoğrafı kızkardeş yolladı, dün çekmiş, oradaki babaevimizin çok yakınındaki Kurtuluş Parkı'ndan. Her ne kadar şu aralar Antalya'da olmaktan memnunsam da Ankara özlemim depreşti. Çok sevdiğim şair Ahmed Arif'in Ankara'yı en güzel anlatan Karanfil Sokak şiiriyle birlikte koyup bir nebze hasret gidereyim dedim. Hem bu fotoğraf sevgili Endişeli Peri'nin olsun. Kurtuluş Parkı'nda ayak izlerine rastlar belki...

26 Şubat 2012 Pazar

MOR


Yazısız

11 Şubat 2012 Cumartesi

SONUNDA EVDEN DIŞARDA


Bugün nihayet kendimi sokağa atabildim. Hava gayet güzeldi, uzun uzun yürüdüm. uzun uzun yürürken uzun uzun telefon konuşmaları yaptım. Ameliyat olana geçmiş olsun dedim, konser etkinliğini planladım, bir arkadaşın hatırını sordum, kızkardeşle günün dedikodularını geçtim. Arayıp cevap alamadıklarım da oldu. Sonra parka girdim; güneşin denize düşen ışıltılarına, Beydağlarının zarif silüetine, göğün maviliğine milyonuncu kere hayran oldum. Fotoğraf çektiren gelinler, yorulduğu için kuş olup uçmak isteyen çocuklar, uzun bir masanın etrafına yerleşmiş gözleme yiyip çay içen takım elbiseli, kravatlı adamlar gördüm. 


Her seferinde kendimi eski Marmaris girişinde hissettiğim Benjaminli yoldan geçerek yürüyüşe devam ettim, burada da poz veren kürk etolüne bürünmüş bir gelin ve damat vardı. 


Otoparkın etrafındaki okaliptüsleri fırtınayla dalları kopup araçların üstüne düşmesin diye sıfır numara traş etmişler. Gökyüzünden bir tuvale resmedilmiş soyut bir tablo gibi göründü gözüme, bayıldım.


Park alanının bir bölümüne Doğan Hızlan adına bir kütüphane binası yapıldı, 17 Şubat'ta, Kitap Fuarı'nın 2.günü Doğan Hızlan'ın katılımıyla açılacak. Bu arada söylemiş miydim, ayın 16'sında Antalya Tüyap Kitap Fuarı başlıyor, 4 gün boyunca Cam Piramit'te devam edecek, pek mutluyum:)


Ve yürüyüşün sonunda menzilime ulaşıp Kültür Merkezi'ndeki Perge Salonu'na yerleşiyorum. Konuşmacı C.evat Ç.apan, söyleşi konusu "Benim Şairlerim".  Etkinlik başlayana kadar ön sıradaki hanımlara kulak kabartıyorum.  Biri hayli yaşlı, iyice ağarmış saçlarını düzgünce taramış, temiz pak giyinmiş, elinde C.evat Ç.apan'ın şiirleri, arasında notlar. Hazırlıklı gelmiş belli. Diğeri ona göre biraz daha genç, edebiyat üzerine sohbete başlıyorlar. Çok yaşlı olan, C. Ç.apan'ın iyi bir şiir çevirmeni olduğunu, şiir çevirisinin çok zor bir iş olduğunu anlatıyor, diğeri meraklı ama belli onun kadar bilgi sahibi değil. Konuşmaya katılmak istiyor ama yetersiz kalıyor. Yaşlı hanım Apollinaire'nin "Mirabeau Köprüsü" şiirinin değişik kişilerce çevrildiğini ama hiçbirinin çok iyi olmadığını söylerken diğeri "Evet, Drina Köprüsü güzel romandır" diyor. Sonra Konstantin Simonov'un "Bekle Beni" şiirinden, onun çevirisinden ve savaşta herkesin cebinden çıkan tek şiir olduğundan bahsediyor yaşlı hanım, epey donanımlı anlaşıldığı gibi. Yanındaki hanımsa, "Vah yazıık, şiir mi yazmış askerler" diye cevap veriyor. Arkalarında bu sohbeti dinlerken kendimi zor tutuyorum verilen ilgisiz cevaplara gülmemek için neyse ki C.evat Ç.apan gelip söyleşiye başlıyor da dikkatimi ona yöneltiyorum. "Dünyanın en anlayışlı insanları iyi edebiyat okurlarıdır" diye başlıyor konuşmasına ve sevdiği şairleri, onlarla tanışmasını, yazım özelliklerini anlatıp, şiirlerinden örnekler sunuyor. Sohbeti harika, huzur verici bir sesi var, insan başka birşeye ilgisini yöneltmeden dikkatle dinleyebiliyor. Şiir okuyuşu için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim ama ilerlemiş  yaşına rağmen gözlüksüz kitap okuması ve çayır sıklığındaki gür saçları ilginç. Nazım'ı, Oktay Rıfat'ı, Melih Cevdet'i, Necatigil'i, İlhan Berk'i, Can Yücel'i, Metin Eloğlu'nu, Turgut Uyar'ı (Açlık Çoğunluktadır şiirini okurken benim sabahtan beri birşey girmemiş midem gurulduyarak fon müziği yapıyor, duyulmasın diye kabanımı mideme bastırıyorum:), Edip Cansever'i, Cemal Süreya'yı, Onat Kutlar'ı anlatıp şiirlerinden örnekler veriyor ve konuşmasını istek üzerine kendi şiirlerinden birini okuyarak bitiriyor. Hepimiz memnunuz.

Fotoğrafta Nazım'ın Piraye için yazdığı "Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni" şiirini okurken görüyorsunuz. Bu çok uzun yazıyı C.evat Ç.apan'ın bir şiiriyle bitirirken diyorum ki keşke zamanında onun gibi bir edebiyat öğretmenim olsaydı, varsın on yüz milyon bin de borcum olsaydı...

TEKNE KAZINTISI

Babam iki tek atınca, 
"Hadi seni karpuzlara götüreyim" derdi.
(Karpuzlar Gebze'de oturan kızlardı.) 
Annem kızarır, kızar
"Bey çocuk daha küçük." 
Diye çıkışır, mutfağa gider ağlardı.
Babam karpuzdan anlardı.

10 Şubat 2012 Cuma

GÜNEŞE ÖVGÜ


Ben mutfakta kereviz pişirme hazırlıkları yaparken açık balkon kapısından süzülüp zemini dantellendiren ve ayak bileğimi yakan güneş, seni seviyorum...

"....................
Bir güneş saatiyim ben kendi halimce
Bir güne bakanım belki de, doğudan batıya dönerim
Alnı gökyüzüne dönük bir güneş çocuğu...
Bu karanlık, bu ıssız gecelerde
Yıldızları bir küpün içinde toplayasım gelir
Benim güneşim bir birikimdir belki de
Yıllarla, aylarla, günlerle açıklanabilir
Mutluluk; onun, onun gözünün içine bakmaktır sevdiğim
Onu bir simge kılmaktır, bir ad vermektir
Ben güneş dedim ona, sen su de, çiçek de
Aksın ömrün yeter ki doğayla birlikte..."

Ahmet ERHAN

22 Ocak 2012 Pazar

HAFTA SONUNA SIĞANLAR

Hafta sonuna Cuma akşamına damga vuran sakarlığımla fırtına gibi bir giriş yaptım. Akşam yemeği için sofrayı hazırlamış, kurufasulye tenceresinden yükselen mis kokuları koklayıp yemeğe oturmaya sabırsızlanarak kuruya yoldaş olması ve zaten mevcut iştahımızı daha da açması için dolaptan 3 kiloluk turşu kavanozunu çıkarıp itina ile tezgaha yerleştirdim. Hem de nasıl bir itina ve hem de nasıl bir turşu; domates püresi içinde 2 aydır olgunlaşıp başak sarısına dönüşmüş acı biberiyeler sırtlarını yasladıkları sarmısak taneleri arasından "bizi seç, bizi seç" diyerek gülümsemekteydiler. Kavanozun cam yüzeyini yeni doğmuş bir bebeğe gösterilen hassasiyetle tutup kapağını yavaşça açmış ve hafifçe eğerek kaşıkla tabağa aktarıyordum ki o gülümsemelerin esasen bir veda gülümsemesi, bir el sallayış olduğunu anlayıverdim. Damağa yaydıkları  acı lezzete rağmen kırılgan bir ruha sahip biberiyelerim bu hayatın çilelerine daha fazla dayanamamış ve tezgahtan aşağı kavanozlarıyla birlikte atlayarak kısa ömürlerine veda etmişlerdi. Bir çeşit toplu intihar vakası yani. Kulaklarıma bomba etkisi yapan şangırtı, kırılıp dağılan camlar, mutfağın tüm zeminini sarı benekli kırmızı bir halı gibi kaplayan turşular ve anında bütün eve yayılan sirkeli-sarmısaklı kokuyla donup kaldım. Kendime geldiğimde yerde yatan biberiyelerin cansız vücutlarına önce çemkirdim: "Noluyoruz la, ne bu toplu intihar ayakları, Jim Jones'un müridi misiniz, nasıl bir entrika çeviriyorsunuz?" Tabii cevap vermediler, çünkü ölüydüler, çünkü canlı olsalar da biberiyeler konuşamazdı. Son bir numara çekip hayatımdan ve hayallerimden ebediyen yokolmuşlardı, bana düşense cenazelerini kaldırmaktı. Lakin bu iş pek zor, pek yorucu, pek kokulu, pek pis ve de pek tehlikeli idi. Her an eli ayağı kesip kan-revan içinde kalınabilirdi. Ayriyeten üzerimdeki eşofman ve ayağımdaki terlikler de bu toplu intiharın kalıntılarından bolca pay almışlardı. Cici kız pozisyonundan sıyrılıp küfür bohçamın düğümlerini açıp havaya savurarak süpürge, faraş, bez, kağıt, vileda, su ve benzeri temizleyicileri temin ettim. Daha hafta başında kendisi de bir intihar girişiminde bulunup üst kat komşum tarafından kurtarılarak tekrar yuvasına gümbedek iade edilen yolluğumun da bu olaya yataklık ettiğinden eminim, zira biberiye cesetlerinin çoğu onun üzerine serilmişti. "O zaman" dedim "Mezarları da sen ol hain Yolluküs Mutfaküs". Sardım sarmaladım ve çöpe yolladım. Bitti, hem yolluktan, hem turşuların büyük kısmından kurtuldum. Eee "eceli gelen köpek cami duvarına pislermiş", bu yolluk bu akibeti haketmişti, işbirliği yaptığı biberiyelerle çöplükte uyusun ebedi uykusunu. Süpürdük, sildik, kalıntıları temizledik, evi havalandırdık ve Cuma akşamının kalan kısmını "Yalan Dünya" ile sonlandırdık.


Cumartesi gününün etkinliği bale idi; ben yapmadım tabii, izlemeye gittim. Henüz gösteri başlamadığı halde "konuşmayın" diye bize çemkiren ön sıradaki kokoz hatun ve yanımdaki koltukta oturup sürekli uyuklayan adam dışında arıza yoktu. Tolstoy'un ünlü eseri "Anna Karenina"nın müziğini Tchaikovsky bestelemiş, bizim Antalya Devlet balesinin elemanları da çok güzel sahnelemişlerdi. Dekorlar ve giysiler özellikle çok iyiydi, kısacası  beğendim.


Bugüne gelirsek günün ilk yarısını "Gelecek Uzun Sürer" filmi işgal etti. Bir demlik yeşil çay (Gamsegamse kulakların çınladı mı?) eşliğinde izledim filmi, tek kelimeyle ağır bir filmdi. Hem konu, hem verdiği mesaj, hem çekim özellikleri bakımından. Etkilendim izlerken, "Sonbahar" filminin yönetmeni Özcan Alper çekmiş, o film de hayli etkileyiciydi zaten. İçe işleyen müzikler, ağıtlar ve şiirler dinledik film boyunca. İşte İranlı şair Füruğ Ferruhzad'ın "Bir Başka Doğuş"undan birkaç dize:

"Belki hayat 
Bir kadının elinde sepetiyle hergün geçtiği uzun bir cadde
Belki hayat 
Bir adamın kendini dala astığı bir ip,
Belki hayat
Okuldan eve dönen bir çocuk,
Belki hayat
İki sevişme arasındaki rehavette bir sigara yakmak,
Ya da yanından geçen birine,
Şapka çıkarıp manasız bir gülümseyişle "hayırlı sabahlar" derken görmeden bakmak"

Bu kadar sanatsal ve duygusal ortam sonrası kalkıp aç karnımızı doyurmak üzere kısır yapacağım, bir Pazar klasiği. Sonra "Parfümün Dansı"nı okuyacağım ve geceyi "Behzat Ç." ile sonlandıracağım, bugünkü bölümün senaristi Emrah Serbes imiş yine. Eh, bu uzun yazıyı okuyup tamamlayabildiyseniz ödül olarak gün boyu dilimden düşmeyen, beni üniversite yıllarıma götüren İlhan İrem'den "Anlasana" şarkısını dinlemeyi hakettiniz demektir. Sizi anlayanların çok olması dileğiyle...

18 Ocak 2012 Çarşamba

MUM ALEVİNDE

Dün gece uzun süre elektrikler kesildi, fotoğraflar sıkıntıdan çekilse de iyi sonuç verdi. Ara sıra mum yakıp derdimize yanmakta fayda var...


Gökyüzünde güneş, Beydağları'nda kar var, muhteşem görünüyorlar. Hava cam gibi, güneş sıcak, gölge ısırıyor.


Karşı apartmanın önünde iki motosikletli tüp dağıtıcısı  bağıra çağıra sohbet ediyor. Biri genç ve zayıf, başında Fenerbahçe beresi var. Diğeri hayli toraman ve orta yaşlı, tüp firmasının amblemini taşıyan bir anorak giymiş iyice irileşmiş. Sigara teatisindeler, genç olan Yalan Dünya dizisindeki Nurhayat gibi konuşuyor. Sanırsın ağzında bir avuç çakıltaşı var, kelimeler onlara çarpa çarpa hasar alarak çıkıyor dudaklarından dışarı. Sadece çakmağını uzatmayan arkadaşına ettiği küfrü anlayabiliyorum, gerisi meçhul. Galiba küfür sözcükleri farklı bir yoldan gelmekte.


Sokakta motosiklet popülasyonu arttı. Muhtemelen pizza dağıtan bir görevli, kavruk yaşlıca bir adam, ağzında külü uzamış sigarasıyla üçüncü seferdir apartmanın önünden kapı numaralarına bakarak geçiyor. Pizzalar hem hamur oldu hem de soğudu, vah ısmarlayana...


Muhteşem üst kat komşum geleneksel aylık kuyruk yağı eritme seansına başladı, mahalleyi kokuya boğmak üzere. Balkonda durulmaz, içeri girmek lazım. Öyle kötü kokuyor ki koca bir kazan kuyruk yağını eritip hepsini o yağa batırarak mumyalamak istiyorum.


Sabah Onur Caymaz'dan mail kutuma düşen Edip Cansever'e ait dizelerle bitsin bu post. "Umutsuz insan haindir" demiş, "hüzünlü, tuhaf günlerde şiire sığınmalı" demiş. Edip Cansever'e bir selam çakıp son dizeleri okuyalım:

"........
çiçekli şapkalar, buğulu yaz tülleri
şimdi hepsi birden - uzaktan uzağa -
bir çocuk ağlaması gibi
her şey bir çocuk ağlaması gibi
her şey, ama her şey
bir çocuk ağlaması gibi
her şey, her şey, her şey"

11 Kasım 2011 Cuma

11.11.11/UMUŞ*


"bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin,
bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen
soluğu sende olan,
yeni bir başlangıç vardır...

parmağını sürsen elmaya,
rengini anlarsın...
gözünle görsen elmayı,
sesini duyarsın...
onu işitsen, yuvarlağı sende kalır.
her başlangıçta yeni bir anlam vardır.

nedensiz bir çocuk ağlaması bile,
çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır..."


Gecelerin sonundaki başlangıçların artık daha iyi olması dileğiyle...

*Umuş/Edip Cansever

9 Mayıs 2011 Pazartesi

YILDIZ İZİ*


Çok keyifli, keyifli olduğu kadar da yer yer hüzünlü bir kitaba başladım Murakami'den bir teneffüs izni alarak. Sivas'ta Madımak yangınında ölen şair Metin Altıok ve felsefeci-eleştirmen Füsun Akatlı'nın kızı Zeynep Altıok Akatlı'nın çocukluğundan beri evlerine girip çıkan sanat , kültür ve düşün adamlarını anlattığı bir kitap bu. Bilge Karasu'dan Metin Eloğlu'na, Ruhi Su'dan Abidin Dino'ya, Nezihe Meriç'ten Salah Birsel'e, Leyla Erbil'den Selim İleri'ye kimler yok ki sayfalar arasında. Bedenleri bu dünyadan göçüp gitmiş bu değerli insanların anılarını okudukça hüzünleniyor bir yandan da tanıma şansına sahip olduğu için Zeynep Altıok'a imreniyorum. Kitabın son bölümleri ise yazarın annesi Füsun Akatlı ile babası Metin Altıok'a ayrılmış. 

"Soluğuna bir küçük kuş tünemiş
Gölgen yıldız dolu, gökyüzünden biçilmiş"
dizeleriyle başlıyor kitap Metin Altıok'tan alıntı yaparak. İlk Bilge Karasu'yu anlatıyor, öyle güzel anlatıyor ki Bilge Karasu'nun amcanız, dayınız, ne bileyim herhangi bir yakınınız olmasını istiyorsunuz. Ve şu güzel satırlar kalıyor belleğinizde:
"Kendi anılarımız, başkalarının bizimle ilgili anıları... Anılardan başka birşey değiliz. Meğer ki bir başka anı yumağı; yani bir çocuk, bir oğul, bir kız doğurmuş, doğurtmuş, büyütmüş olalım. Ya da bir yapıt bırakmış olalım ardımızda. Eylemlerimiz zaten anı olacaktır."

Bir gönül adamı olarak anlattığı Metin Eloğlu'nun:
"Yaşamak istiyorum
Yaşamak istiyorsun
Yaşamak istiyor
Böyle şiir olmaz diyeceksin, biliyorum
Ama böyle dünya olur mu?"
dizelerinden sonra Ankara sevgimi paylaşıyor şu saptamalarla: "Ankara'nın insanlığını, İstanbul'un görkeminin yanında kalplerdeki mağrur yalnızlığını, hüznünü severim."

Tomris Uyar'ın herbiri ayrı bir karakter olan kedileriyle keyiflenip Ruhi Su'nun babasının cenazesinde tok sesiyle söylediği türküyle kederleniyorsunuz:
"Yorulan yorulsun ben yorulmazam
Derviş makamından ben ayrılmazam
Dünya kadısına ben sorulmazam
Kalsın benim davam divâna kalsın"

"Nezim" diye andığı Nezihe Meriç'in kendisine gelen papatyaları su dolu bir çanağa itinayla yerleştirişini öyle güzel anlatmış ki dün akşam bana gelen papatya demetini ben de aynı usulle düzenledim bu çok sevdiğim öykücü için öbür tarafa bir selam göndererek.  "Nişanlım" olarak hitap ettiği Salah Birsel ile "Boğaziçi'nde şıngır mıngır" bir gezinti yapıp Abidin Dino'nun bir deseni üzerine Metin Altıok'un yazdığı bir şiiri okurken soluklandım:
"İnsan dediğin
Saçaktaki güvercinin 
Farkında olacak
Ve bir çiçek açacak 
Kendince.
Bu aşk var ya, bu aşk
Dikkat!
Yangından ilk kurtarılacak."

Kitapta daha çok anı, çok insan, çok duygu var, anlatsam bu yazı uzadıkça uzayacak. Sonuç olarak Yaşar Kemal'in dediği gibi "O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler". Yine Metin Altıok'tan dizelerle bitireyim:
"Nereye baksam gördüğüm sığlık.
Bungunum ve suskun,
Boğazımda yıllanmış bir çığlık."

*Yıldız İzi/Zeynep Altıok Akatlı
Doğan Kitap/Mayıs 2011