Anlar ve Anlamlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anlar ve Anlamlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Aralık 2010 Çarşamba
ANKARA RÜZGARI
20 Kasım 2010 Cumartesi
BAYRAM SAYIKLAMALARI 3
Nisbeten erken bir saatte gittiğim için alışveriş merkezi tahminimin aksine oldukça tenhaydı. Birkaç mağazaya girip çıktıktan sonra yemek katına geçtik birşeyler atıştırmak için. Yanımızdaki birkaç masaya 12-13 yaşlarında erkek çocuklar oturmuşlardı, önce ilgimizi çekmedi, sonra saç modellerine takıldık. Hemen hepsinin saçları bolca jölelenip şekillendirilmişti ve aynı elden çıkmış gibiydi. Daha dikkatli bakınca bir kısmının Down sendromlu, bazılarının ise konuşma özürlü olduğunu anladık ve başlarındaki görevli genç kızla muhtemelen müstahdem olan adamı farkettik. Belli ki bir yurdun öğrencileriydiler ve bayram nedeniyle gezmeye getirilmişlerdi. Görevliler biri dışında hepsine Coca Cola ve döner dürümden oluşan yiyecekler alıp dağıttılar. Sadece bir tanesi önüne konan 3 sefertasındaki yemekleri son lokmasına kadar sıyırarak yedi. Muhtemelen özel bir diyeti vardı, sonra anladık ki yemek sonrası sinemaya götürülecekler. İçlerinden yaşça biraz daha büyük göstereni yemek sonrası diğerlerine kağıt peçete kullanarak ağızlarını nasıl sileceklerini gösterdi. Sakin sakin karınlarını doyurdular kendi aralarında kendilerine has dilleriyle sohbet ederek ve biz içimizde ince bir sızıyla ayrıldık yanlarından. O kavruk görünüşlü, basit giyimli, yalnız yavrular düzen içinde yemeklerini yiyip o kadarcık şeyle mutlu olmaya çabalarlarken etrafta dolaşan onlarca süslü çocuk ailelerine şımarmakla meşguldu. Hayat hiç adil değil ne yazık ki.
Aklımız o bir grup çocukta, kalan alışverişi de tamamlayıp bayramın son saatlerini geçirmek için gelenlerle iyice kalabalıklaşan AVM'yi terkettik. Yukarıdaki fotoğraf Erdil Yaşaroğlu'nun bir mağazanın vitrinine yaptığı yılbaşı konseptli düzenleme...
Not: Galiba sonunda bayram bitti:))
26 Eylül 2010 Pazar
BU İNCECİK BİR VEDA HAVASIDIR...
Göllerde bu dem bir kamış olsam"
dizeleri dilimde son hazırlıkları tamamlamak için ayrıldık parktan.
5 Temmuz 2010 Pazartesi
İŞ-GÜÇ, YERLEŞME, HÜZÜN, KEYİF HEPSİ BURADA...
Bugünün en önemli işi getirdiğim çantalar dolusu eşyayı uygun yerlere tıkıştırmaktı. İnsan evinden 3-4 aylığına ayrılınca, üstelik bu ayrı geçen süre içinde mevsim değişiklikleri oluyor ve öncesinde özel giysiler gerektiren davetlere katılma zorunluluğu doğuyorsa hamallık katsayısı yükseliyor. Dündenberi nasıl yerleşecek diye umutsuz gözlerle süzdüğüm valizleri nihayet boşalttım. Herşey farklı bir dolaba yerleşti yer bulunduğunca, umarım nerede olduklarını unutmam. İşte bu sırada gördüm onları, az kullanılan bir dolaba az kullanılacak giysileri asmaya çalışırken: Annemin iki elbisesi. Ölümünden sonra eşyalarını dağıtırken hatıra olarak ayırmış ama o zamandan beri bir türlü eve götürecek yürek olgunluğuna erişememiştim. Oracıkta, askının en sonunda, yakaları ve omuzları hafif tozlanmış, kalın kışlık giysiler arasında ayrıksı bir incelikle asılı duruyorlardı. Dokunmakla dokunmamak arasında kararsız baktım kaldım bir süre. Elimi sürecek cesareti topladığımda omuzdaki tozları silkeledim önce sonra kolllarını okşadım annemi içindeymiş gibi hayal ederek. Bir ümit kokladım ama uçup gitmişti annemin kokusu kendisi gibi, yakasındaki çiçek biçimindeki iğneyi çıkarıp yakama taktım. Annemi o elbisenin içinde hayal ettim, aldığımız günü düşündüm, ilk giydiği günü (kardeşimin nikahı), gülen yüzünü, telaşlı hallerini. Çok yadırgadım bir an, beynim annemin ölümünü reddetti, içinin boş oluşuna şaşkın gözlerle baktım. Sonra toparlandım, kapattım dolabın kapağını, çaktırmadan gözlerimi sildim ve yanımda olanların sağlığı için bir dilek yolladım Tanrıya, uzaklaştım oradan.
Hüzünden çıkma faslıdır, kalkalım kitapçıları bir kolaçan edelim, yokluğumda neler olup bitmiş, Ankara sokakları varlığımla şenlensin hem değil mi? Görüşmek üzere...
Etiketler:
Anımsamalar,
Anlar ve Anlamlar,
Gündelik Yaşam
3 Temmuz 2010 Cumartesi
NE KALIR YARINA
Tatil bitti, yola çıkma zamanıdır...
Yaşanan yaşandı, geriye küçük anı kırıntıları kaldı kişisel tarihe kayıt düşülecek. Şunlardır Didim/Akbük çekmecesinden yangında ilk kurtarılacaklar:
-Gümüşî ışıltılı yaprakları, boğumlu kavî gövdeleri ve minik yeşil meyveleriyle tanrıların bilge ağacı zeytinler,
-Arkalarından vuran güneşle şeffaflaşıp pembe bir duvak gibi salınan begonviller,
-Bozbük koyunun berrak denizinin kıyısına birikmiş renk renk çakıltaşları,
-Haydar Koyu'nda sularda alevden bir top gibi eriyerek kaybolan akşam güneşi ve denizin huzurlu sakinliği,
-Pespembe bir şeytan minaresinin içine yerleşmiş, duyargalarının üstünde iki mavi noktayla gözlerimin içine içine bakan pespembe minik yengeç,
-Balıkçı teknelerinin yanaştığı küçük iskelenin dibindeki iki tombul palmiye ağacı,
-Bafa Gölü kıyısında zeytin ağaçlarının altına terkedilmiş, boyası dökük, tahtası çürük, hüzünlü mavi kayık,
-Ormanın doyumsuz çam ve toprak kokusu,
-Her akşam şerefe kaldırılan kırmızı şarap kadehleri,
-Medusa'nın toparlak yüzü, dolgun dudakları, dalgalı saçları,
-Ayaklarıma vuran çırpıntılı, küçük dalgalar,
-Gecenin ilerleyen saatlerinde, hafiften el ayak çekilmişken dalgaların sesini dinleyerek kumların üstünde oturmak, yukarıdaki muhteşem gökyüzünü ve yıldızları seyretmek,
-Ve ince bir sızıyla denizde boğulan yaşlı kadının üzerine örtülen örtünün altından görünen bembeyaz eli.
Gündelik hayata açtığımız kısa parantezi kapatırken yaşamın hayhuyunda tekrar görüşmek üzere...
-Gümüşî ışıltılı yaprakları, boğumlu kavî gövdeleri ve minik yeşil meyveleriyle tanrıların bilge ağacı zeytinler,
-Arkalarından vuran güneşle şeffaflaşıp pembe bir duvak gibi salınan begonviller,
-Bozbük koyunun berrak denizinin kıyısına birikmiş renk renk çakıltaşları,
-Haydar Koyu'nda sularda alevden bir top gibi eriyerek kaybolan akşam güneşi ve denizin huzurlu sakinliği,
-Pespembe bir şeytan minaresinin içine yerleşmiş, duyargalarının üstünde iki mavi noktayla gözlerimin içine içine bakan pespembe minik yengeç,
-Balıkçı teknelerinin yanaştığı küçük iskelenin dibindeki iki tombul palmiye ağacı,
-Bafa Gölü kıyısında zeytin ağaçlarının altına terkedilmiş, boyası dökük, tahtası çürük, hüzünlü mavi kayık,
-Ormanın doyumsuz çam ve toprak kokusu,
-Her akşam şerefe kaldırılan kırmızı şarap kadehleri,
-Medusa'nın toparlak yüzü, dolgun dudakları, dalgalı saçları,
-Ayaklarıma vuran çırpıntılı, küçük dalgalar,
-Gecenin ilerleyen saatlerinde, hafiften el ayak çekilmişken dalgaların sesini dinleyerek kumların üstünde oturmak, yukarıdaki muhteşem gökyüzünü ve yıldızları seyretmek,
-Ve ince bir sızıyla denizde boğulan yaşlı kadının üzerine örtülen örtünün altından görünen bembeyaz eli.
Gündelik hayata açtığımız kısa parantezi kapatırken yaşamın hayhuyunda tekrar görüşmek üzere...
Etiketler:
Anımsamalar,
Anlar ve Anlamlar,
Görülesi Yerler,
Tatil
19 Nisan 2010 Pazartesi
ZAMAN TÜNELİNDE
Sabah şişmiş, kızarmış, çapaklanmış bir sol göz ve bir tutam hüzünle uyandım. Diş ağrımsa yokolmuştu. Artık yatarken aldığım kuvvetli ağrı kesici midir sebep yoksa kendiliğinden mi geçti bilmiyorum, bu saate kadar sesi çıkmadığına göre ağrı kesicinin bu işte fazla bir rolü olmasa gerek. Gözüme gelince; bahar polenlerini, tozlarını ve mikroplarını toplayarak sıkı bir tekme attı anlaşılan. Hüznümün gözümle alakası yok, gözümün de hüznümle. Hüzün doğaçlama gelişti, hani olur ya bazen sebepsiz çıkıverir bir yerlerden "Cee" der, bu da öyle oldu işte.
Normalde ben onun "Cee" diyen dilini koparıp arkasına da baharın gözüme attığı tekmenin daha kuvvetlisini sallayarak defederdim ama dolaplarda birşey ararken elime geçen bu kutu hüznümü şımarttı. 20 yılı aşmış bir sürecin uzun zamandır aklımdan çıkmış birikimlerine rastlayıverdim; kartlar, kartvizitler, mektuplar, notlar, bazı eski belgeler. Döktüm önüme tek tek elden geçirdim.
Anneannem her yılbaşı, her bayram öncesi şaşmaz bir düzenle kumlu gri pardesüsünü sırtına giyer, PTT binasının önünde açılan tebrik kartı tezgahlarına gidip eşe-dosta yollayacağı kartları seçerdi. Sonra da okuma-yazma bilmediğinden beni yanına oturtur, önce yollayacağı kişilerin bir listesini yaptırır, ardından da kutlama sözcüklerini söyleyip kartların arkasını ve zarfları yazdırırdı. Postaya verme işini de yine bizzat kendi yapardı. Ben evlendikten sonra bu görevi kızkardeş devraldı, nitekim evde bulduğum, üzerinde Kâbe resmi bulunan kartın arkasındaki "Sevgili torunlarım" diye başlayan sözcükleri de o yazmış. Ölene kadar hiç aksatmadı bu alışkanlığını, keşke ondan gelen bütün kartları saklayabilseymişim.
Kimileri de güldürdü beni, hüzün bulutları biraz dağıldı böylece. Bir öğrencimden gelen, hiç sevmediğimi bildiğinden inat olsun diye gönderilmiş, üzerinde eli yanağında bir Ferdi Tayfur fotoğrafı olan kart mesela. Kızkardeşten gelenler de çok eğlenceliydi. Yıllar sonra bir bankada işlem yaptırıp çıkarken arkamdan koşarak gelip "Hocam" diye boynuma sarılan eski bir öğrencimin üniversiteye başladığında yolladığı kart da duruyormuş, sınıfımın en yaramazlarından birinin mezun olduktan sonra Öğretmenler Günü'nde yolladığı mektup da. Kısacası 20 yıllık bir zaman tünelinde dolaştım durdum öğle sonrası. Sonra kalkıp toparladım, tıktım kutunun içine ne varsa gerisingeri, içimde hüzünle karışık bir sevinçle kaldırdım yerine. Gidip aynaya baktım, kanı biraz dağılmış, şişliği hafiflemiş göz neler görmüş neler dedim. Şükrettim gördüklerine...
15 Nisan 2010 Perşembe
ÇİÇEKLER NEYİ SÖYLER?
"Dört Yanımız Bahar Bahçe" diye bir film izlemiştim yıllar önce. Antalya tam da öyle şimdilerde; yaprak, çiçek bol. Vazolar hiç boş kalmıyor. İki çiçek salınmakta suyun içinde bu aralar; bana çağrışımlar yaptıran, uzun zaman önce okuduğum iki kitabı anımsatan.
Biri bu; "Hüsnüyusuf" hanım, isminde "Yusuf" geçiyor diye bey olamayacak kadar hoş, edalı ve zarif. "Şair karanfili" ya da "İzmir karanfili" de deniyor bu güzele. Ben özellikle "Şair Karanfili" adını çok tuttum, incelikli bir yanı var sanki. Farklı şekillerde anılsa da bana hatırlattığı hep aynı: Ayla Kutlu'nun "Hüsnüyusuf Güzellemesi" isimli öyküsü. Yazarla tanışmamı sağlayan kitaptan hiç unutamadığım, "zehir-zıkkım öyküler"den biri (Ayla Kutlu'nun Zehir-Zıkkım Öyküler adını taşıyan bir kitabı da var). Kahramanı Emine; yoksulluğun ışığını soldurduğu, sefaletin yaşama sevincini uçurduğu, özentinin yanlış yollara ittiği bir genç kız. Anası "Çamaşırcı Taşaklı Fatma", bu isme sebep boynundan sarkan kavun büyüklüğündeki guatr yumrusu. Emine'nin çaresizlikten evlenmek zorunda kaldığı 4 çocuklu, veremli Ökkeş, Ökkeş'in son demlerinde doğan beklenmedik oğlan çocuğu; hayata sıfırdan başlamak zorunda olan ve hep sıfır kalacak Hüsnü ve öykünün fonunda kayıp, karamsar hayatlara atılmış tek renkli fırça darbesi: karanlık, izbe, nemli odaların açıldığı ışıklı bahçede açan, herşeye rağmen sulanması ihmal edilmeyen hüsnüyusuflar. Ve öyküden zehir-zıkkım birkaç cümle:
"Yalan yanlış bir duvak taktılar. Yalan yanlış bir gelinlik giydirdiler. Ökkeş'in ölen karısının gelinliği ve duvağı ne kadar güzeldi diye düşünmeden edemedi. Ökkeş, -şimdi durumum bozuk- dedi diye, gelinliğin altına tabanları kauçuk, topukları kırık, kara, eski ayakkabısını giymek zorunda kaldı."
"Yalan yanlış bir duvak taktılar. Yalan yanlış bir gelinlik giydirdiler. Ökkeş'in ölen karısının gelinliği ve duvağı ne kadar güzeldi diye düşünmeden edemedi. Ökkeş, -şimdi durumum bozuk- dedi diye, gelinliğin altına tabanları kauçuk, topukları kırık, kara, eski ayakkabısını giymek zorunda kaldı."
24 Şubat 2010 Çarşamba
ŞEMSİYEMİN UCU KÂRE
Yağan yağmurun altında herzamanki güzergahımdan ilerliyorum. Yağsın ne beis, ben arkadaşlarımın hediyesi, pembe zemin üstüne mor lale desenli şemsiyemin altında erken bir baharı yaşamaktayım. Arasıra şöyle bir çeviriyorum şemsiyeyi kendi ekseni etrafında, dudaklarımda sessiz bir türkü: "Şemsiyemin ucu kâre/Yok mu şu derdime çare"
Eski bir öğrencimle buluşuyorum sonra yıllardır görmediğim. Artık arkadaşız, öğretmen-öğrenci yok. Uzun bir sohbet gerçekleştiriyoruz çaylı-kahveli. Ben yeni mezun, gencecik bir öğretmen oluyorum yeniden, bulup çıkarıyorum sınıf arkadaşlarının isimlerini zihin çekmecelerimden. Nedense son dönem öğrencilerimden ziyade ilk yıllarda okuttuklarım daha canlı hafızamda. Onları daha çok sevip benimsediğim kesin. Sarılıp ayrılırken "İşte bu" diyorum, "şu üç saatlik içten sohbet, saygı bohçasına sarılmış candan sevgi 28 yıllık emeğin faizi".
Keyifliyim...
Eski bir öğrencimle buluşuyorum sonra yıllardır görmediğim. Artık arkadaşız, öğretmen-öğrenci yok. Uzun bir sohbet gerçekleştiriyoruz çaylı-kahveli. Ben yeni mezun, gencecik bir öğretmen oluyorum yeniden, bulup çıkarıyorum sınıf arkadaşlarının isimlerini zihin çekmecelerimden. Nedense son dönem öğrencilerimden ziyade ilk yıllarda okuttuklarım daha canlı hafızamda. Onları daha çok sevip benimsediğim kesin. Sarılıp ayrılırken "İşte bu" diyorum, "şu üç saatlik içten sohbet, saygı bohçasına sarılmış candan sevgi 28 yıllık emeğin faizi".
Keyifliyim...
28 Ekim 2009 Çarşamba
BİR FİNCAN KAHVE OLSAM...
2 Eylül 2009 Çarşamba
ANLIK MUTLULUKLAR
Perde yıkamak ve cam silmek gibi hiç hazetmediğim domestik işlerle uğraştıktan sonra günü kurtaran aşağıdaki görüntüler oldu.
Bunlar dün gece girdi bizim mutfağa. Emekli olduktan sonra bilhassa eşimin büyük bir çabayla uğraştığı Antalya yakınlarındaki bahçemizin ürünleri. Bazısı komik denecek görüntüde ve miktarda da olsa bizi mutlu etmeye yetti. Ortadaki 2 adet (evet, yazıyla da yazıyorum iki adet) ceviz evvelki sene büyük uğraşlarla Kahramanmaraş'tan getirtilmiş, "Maraş 12" adı verilen, üzüm salkımı gibi meyveler veren yeni bir ceviz türünün bizim bahçede verdiği ilk ürün. Kuşlar kalanlarını halletmiş ama halletmese de en fazla 10-15 tane olacaktı. Henüz ergenlik çağında bile değil ağacımız, çocukluktan çıkmaya çalışıyor. O yüzden bu iki ceviz bizim için çok değerli. Aslında bahçede badem ağaçları dikili, henüz çok küçükler, ürün vermeye başlamadılar, sağ tarafta görülen bademler bahçede eskiden kalan 2 ağacın ürünü, dalından yeni kopmuş ve henüz kurumamışlar bile, insanı baştan çıkaracak kadar da lezzetliler. Tarhana ağacımız yok tabii ki bahçede, o akraba kontenjanından. Çok yeni yapılmış, o yüzden Tijen Hanım gibi serdim ben de kurutmak için. Akşama pişirip tadına bakacağız.
İşte böyle Nazım, ben mutluluğun resmini yapamam ama fotoğrafını çekebilirim. Elimde kitabım, yanımda bir fincan kahve olduktan sonra da senaryosunu yazıp filme bile alabilirim.
Zaten ayrıntılar değil midir hayata renk katan?
31 Ağustos 2009 Pazartesi
YILDIZLI SEMALARDAKİ HAŞMET NE GÜZEL ŞEY
Akşamüstü elimde kitap uzanmıştım kanepeye, ben okuduğumu sanıyordum ama sızmışım. Kulağıma dolan bir arya sesiyle uyandım, bir an nerede olduğumu hatırlayamadım, TV'nin ışığı kendime getirdi, müziğin kaynağı da anlaşılmış oldu.
Balkona çıktım kendime gelmek için, hava harikaydı; insanı üşütmeyen bir serinlik, berrak bir gökyüzü, ay parlıyor. "Yaz bitiyor" diye düşündüm, gözüm yıldızları aradı ama tek tük parlak ışıktan başka birşey göremedim, muhtemelen onlar da uyduydu. Şöyle bol yıldızlı bir gökyüzü hayal ettim ve Aspendos'ta bir konserde olmak istedim. Yıldızların altında, limonata gibi bir havada, tarihi koklayarak, o muhteşem tiyatroda mesela "Carmina Burana"yı, özellikle "O Fortune" bölümünü dinlemek, dinleyip gökyüzüne karışmak istedim.
Roma'lı Mimar Zenon'un MS 2.YY'da inşa ettiği bu muhteşem tiyatro bunca yıldır nasıl kendini koruyarak günümüze gelmiş hayret ederim. Her seferinde kaptırır giderim kendimi, sahneye gladyatörlerin çıkmasını, aslanlarla dövüşmesini, imparatorun locasında onları alkışlamasını hayal ederim. İktidarın vahşete düşkünlüğüne akıl erdiremem, o mekanda yüzyıllardır neler yaşandığını düşünür dururum. Tarihin gündelik yaşamla içiçe olması çok güzel. Gelgelelim her konser asırlara direnen bu yapıya zarar vermekte; yüksek volümlü ses düzeninin verdiği hasarın yanısıra bilhassa duyarsız halk perişan etmekte. Şimdilerde daha özen gösteriliyor ama yine de belirli ölçüde bir zarar sözkonusu.
Opera ve Bale Festivalinin ilk yıllarında daha sık giderdik gösterilere. O zamanlar otopark sorunu tam çözülmemişti, Antalya'da belirli noktalardan kalkan otobüslere tıkış tıkış doluşur, öyle ulaşırdık Aspendos'a. Yer bulabilmek için erken gitmek zorundaydık, çok kalabalık olurdu temsiller, konserler, hala öyle gerçi. Bu kadar erken gidince doğal olarak yiyeceğimizi yanımıza almak zorunda kalırdık. Yiyecek dediysem sandviç tabii ki ama halkımız sandviçi yemekten saymayabiliyor. Nelere şahit olmadık ki, tam tekmil sofra düzeniyle gelenler mi istersiniz, sepetine şişesini ve ayaklı kadehlerini yerleştirip batan güneşe karşı şaraplarını yudumlayanlar mı? Ben görmedim ama bir arkadaşım anlatmıştı, kadıncağızın biri küçük tüp getirip üzerinde tavuk haşlamış. "Yuh" dediğinizi duyar gibi oluyorum ama milletçe boğazımıza düşkümüz ne yapalım, konser izleyeceğiz diye yemek düzenimizi mi bozalım. Turistler, bilhassa Alman turistler bira şişeleriyle birlikte gelirler ve konser boyu bira içerlerdi. Hatta bir tanesi iyiden iyiye kafayı bulmuş, etrafı rahatsız edecek saygısızca tavırlara girmiş, uyarılara rağmen bu duruma devam edince de arkadaşları tarafından yaka paça götürülmüştü. Kendimize fazla haksızlık ettiğimizi düşünmüştüm o zaman ya da yabancıları fazla gözümüzde büyüttüğümüzü. Saygısızlığın, eğitimsizliğin milliyeti yok ne yazık ki.
Gösterilerin bedavacıları da çoktur. Ahbabından, dostundan davetiye bulup gelenleri bir süre sonra tanırsınız, her konserin şaşmaz izleyicileridir çünkü onlar. Bir de antik tiyatro çalışanlarının yakınları vardır ki onlar tam "İlahi maşaallah" denilecek türdendir. Sırf meraktan, vakit geçirmek için gelirler çalışanların yaşadığı komşu Belkıs köyünden, nasılsa davetiyelidirler. Altlarında çubuklu pijamaları, üstlerinde atletleriyle geçerken şöyle bir uğramış gibidirler. Gürer Aykal'ın yönettiği bir konserdeydik. Zihnim beni yanıltmıyorsa Beethoven'ın "5.Senfoni"si seslendiriliyordu. Aradan sonra 2. bölüme geçildi. Orkestra üyeleri yerini aldı, 1. keman ses verdi, Gürer Aykal bagetini havaya kaldırdı, koca tiyatroda çıt yok. Derken bir ses duyuldu: Şıpıdık, şıpıdık, şıpıdık... Herkes, Gürer Aykal ve orkestra üyeleri de dahil sesin geldiği yöne başını çevirdi, görüntü şuydu: En önde göbekli ve kasketli bir amca, arkasında 5-6 kişiden oluşan aile üyeleri ayaklarında plastik terlikleriyle yüksek taş merdivenlerden seke seke inerek ortamı terk etme mücadelesi vermekteydiler. Şefimiz sabırla onların merdivenlerden inmesini bekledi, tam sahne hizasından geçerlerken de bagetini o tarafa doğru doğru sinirle birkaç kere sallayarak "defolun" demeye getirdi. Halkım klasik müziğe ancak bu kadar sabır gösterebilmişti ama tiyatroyu terketmek için neden verilen arayı değil de ikinci bölümün başını şeçmişti çözemedik.
Aspendos'ta yaşananlar anlatmakla bitmez ama ben cidden yıldızlı bir gök altında bir klasik müzik konserine fena halde özlem duydum. Bu yıl geçti, seneye inşallah. Yetişip gidebilirsek Altın Portakal Festivali ile gideririz özlemimizi. Kısmet diyelim.
Balkona çıktım kendime gelmek için, hava harikaydı; insanı üşütmeyen bir serinlik, berrak bir gökyüzü, ay parlıyor. "Yaz bitiyor" diye düşündüm, gözüm yıldızları aradı ama tek tük parlak ışıktan başka birşey göremedim, muhtemelen onlar da uyduydu. Şöyle bol yıldızlı bir gökyüzü hayal ettim ve Aspendos'ta bir konserde olmak istedim. Yıldızların altında, limonata gibi bir havada, tarihi koklayarak, o muhteşem tiyatroda mesela "Carmina Burana"yı, özellikle "O Fortune" bölümünü dinlemek, dinleyip gökyüzüne karışmak istedim.
Roma'lı Mimar Zenon'un MS 2.YY'da inşa ettiği bu muhteşem tiyatro bunca yıldır nasıl kendini koruyarak günümüze gelmiş hayret ederim. Her seferinde kaptırır giderim kendimi, sahneye gladyatörlerin çıkmasını, aslanlarla dövüşmesini, imparatorun locasında onları alkışlamasını hayal ederim. İktidarın vahşete düşkünlüğüne akıl erdiremem, o mekanda yüzyıllardır neler yaşandığını düşünür dururum. Tarihin gündelik yaşamla içiçe olması çok güzel. Gelgelelim her konser asırlara direnen bu yapıya zarar vermekte; yüksek volümlü ses düzeninin verdiği hasarın yanısıra bilhassa duyarsız halk perişan etmekte. Şimdilerde daha özen gösteriliyor ama yine de belirli ölçüde bir zarar sözkonusu.
Opera ve Bale Festivalinin ilk yıllarında daha sık giderdik gösterilere. O zamanlar otopark sorunu tam çözülmemişti, Antalya'da belirli noktalardan kalkan otobüslere tıkış tıkış doluşur, öyle ulaşırdık Aspendos'a. Yer bulabilmek için erken gitmek zorundaydık, çok kalabalık olurdu temsiller, konserler, hala öyle gerçi. Bu kadar erken gidince doğal olarak yiyeceğimizi yanımıza almak zorunda kalırdık. Yiyecek dediysem sandviç tabii ki ama halkımız sandviçi yemekten saymayabiliyor. Nelere şahit olmadık ki, tam tekmil sofra düzeniyle gelenler mi istersiniz, sepetine şişesini ve ayaklı kadehlerini yerleştirip batan güneşe karşı şaraplarını yudumlayanlar mı? Ben görmedim ama bir arkadaşım anlatmıştı, kadıncağızın biri küçük tüp getirip üzerinde tavuk haşlamış. "Yuh" dediğinizi duyar gibi oluyorum ama milletçe boğazımıza düşkümüz ne yapalım, konser izleyeceğiz diye yemek düzenimizi mi bozalım. Turistler, bilhassa Alman turistler bira şişeleriyle birlikte gelirler ve konser boyu bira içerlerdi. Hatta bir tanesi iyiden iyiye kafayı bulmuş, etrafı rahatsız edecek saygısızca tavırlara girmiş, uyarılara rağmen bu duruma devam edince de arkadaşları tarafından yaka paça götürülmüştü. Kendimize fazla haksızlık ettiğimizi düşünmüştüm o zaman ya da yabancıları fazla gözümüzde büyüttüğümüzü. Saygısızlığın, eğitimsizliğin milliyeti yok ne yazık ki.
Gösterilerin bedavacıları da çoktur. Ahbabından, dostundan davetiye bulup gelenleri bir süre sonra tanırsınız, her konserin şaşmaz izleyicileridir çünkü onlar. Bir de antik tiyatro çalışanlarının yakınları vardır ki onlar tam "İlahi maşaallah" denilecek türdendir. Sırf meraktan, vakit geçirmek için gelirler çalışanların yaşadığı komşu Belkıs köyünden, nasılsa davetiyelidirler. Altlarında çubuklu pijamaları, üstlerinde atletleriyle geçerken şöyle bir uğramış gibidirler. Gürer Aykal'ın yönettiği bir konserdeydik. Zihnim beni yanıltmıyorsa Beethoven'ın "5.Senfoni"si seslendiriliyordu. Aradan sonra 2. bölüme geçildi. Orkestra üyeleri yerini aldı, 1. keman ses verdi, Gürer Aykal bagetini havaya kaldırdı, koca tiyatroda çıt yok. Derken bir ses duyuldu: Şıpıdık, şıpıdık, şıpıdık... Herkes, Gürer Aykal ve orkestra üyeleri de dahil sesin geldiği yöne başını çevirdi, görüntü şuydu: En önde göbekli ve kasketli bir amca, arkasında 5-6 kişiden oluşan aile üyeleri ayaklarında plastik terlikleriyle yüksek taş merdivenlerden seke seke inerek ortamı terk etme mücadelesi vermekteydiler. Şefimiz sabırla onların merdivenlerden inmesini bekledi, tam sahne hizasından geçerlerken de bagetini o tarafa doğru doğru sinirle birkaç kere sallayarak "defolun" demeye getirdi. Halkım klasik müziğe ancak bu kadar sabır gösterebilmişti ama tiyatroyu terketmek için neden verilen arayı değil de ikinci bölümün başını şeçmişti çözemedik.
Aspendos'ta yaşananlar anlatmakla bitmez ama ben cidden yıldızlı bir gök altında bir klasik müzik konserine fena halde özlem duydum. Bu yıl geçti, seneye inşallah. Yetişip gidebilirsek Altın Portakal Festivali ile gideririz özlemimizi. Kısmet diyelim.
3 Ağustos 2009 Pazartesi
KUAFÖRDE
Deplasmanda olmam nedeniyle epeydir bakımsız kalmış saçlarımı artık bir düzene sokmam gerektiğine karar verip Ankara'dayken gittiğim kuaförün yolunu tuttum. İnsan böyle zamanlarda evini ve yaşadığı şehri daha çok arıyor. Alışkın olduğunuz, sizin ve saçınızın kodunu çözmüş kuaförünüz, etin yumuşağını hazırlayan kasabınız, marketteki tanıdık kasiyerler, peynir reyonunda tercihinizi bilip sormadan tartan tezgahtar, meyveleri, sebzeleri tek tek seçmenize ses çıkarmayan pazarcılar, fotoğraflarınızı tabettirirken siz söylemeden sipariş kağıdına "mat" yazan fotoğrafçınız, bulamadığınız kitabı hemen getirttiren kitabevi görevlileri; hasılı tanış olmanın getirdiği o bildik huzur duygusu. Yıllarımı Ankara'da geçirmiş olsam da artık Antalyalıyım ben ve bu durum böylesi küçük ayrıntılarda daha belirgin hale geliyor.
Her neyse, iyi kötü müşterisi olduğum genç, ince yapılı, kırılgan görünümlü, az ve alçak perdeden konuşan, bu nedenle de her söylediğini birkaç kez tekrar ettirmek zorunda kaldığım, hafif peltek kuaförümün gösterdiği koltuğa yerleşiyorum. O saçlarımı boyarken ben de etrafı incelemeye koyuluyorum. Az eşyalı bir salon burası; iki ayna, iki koltuk, bir saç yıkama eviyesi, bekleyen müşteriler için bir kanepe ve üzerinde gazetelerin, dergilerin durduğu bir sehpa, temiz üstelik o yüzden ferahlık duygusu veriyor insana. Duvara gömülü raflarda muhtelif saç ürünleri var, yazdığına göre kimyasal boyalar kullanılmıyormuş, pek aklım almıyor bu iddiayı. Burnum boyanın keskin kokusunu zoraki de olsa içine çekerken gözlerim muhtelif yerlere yapıştırılmış posterlerdeki garip renk ve modellerde saçlarını sergileyen, photoshop sayesinde pürüzsüzleşmiş ciltleri, boş bakışları ve sahte tebessümleriyle fotomodel kızları tarıyor. Bir tanesini beğenip diğerlerini eliyorum. Beğendiğim kızın iri yeşil gözleri ve sıcak bir gülüşü var. O sırada kuaförümün cep telefonu çalıyor, açmıyor telefonu, bu davranışı onun adına artı puan olarak kaydediyorum. Antalya'da daha eskilerde gittiğim, kuaförlük sanatında bir numara ama iş disiplini konusunda sıfır olan tombalak kuaförümü yadediyorum; bir saç kesimi süresine 5-6 telefon görüşmesi sığdıran, kafesteki muhabbet kuşları biraz fazla vıcırdasa makası bırakıp onlarla sohbete girişen, fön çekerken kapıdan seslenen kişilerle aracılık ettiği ev satışlarının komisyon oranını belirleyen, bu yüzden müşterilerini bezdirse de değme kuaförün beceremeyeceği güzellikte kesimler yaptığı için salonu tıklım tıklım dolu olan kuaförümü. "Şükür" diyorum "müşterinin saçıyla uğraşırken telefonunu açmayanlar da varmış". Derken boya işlemi bitiyor, kuaför kendine özgü söyleyişiyle elime "dadete"leri tutuşturup arka bölmeye geçiyor kuruma süresi bitene kadar.
Bir süredir gündemi internet ve TV aracılığıyla takip edip eve gazete almadığım için hışırdata hışırdata sayfaları çevirip mürekkebin kokusu burnuma, boyası elime sinerek okumak hoşuma gidiyor. Kaçırdığım bir sürü haber tesbit ediyorum; mesela Deniz Akkaya hamileymiş, böyle kitleleri ilgilendiren önemli bir haberi atladığım için kendimden utanıyor ve hayırlı bebekler diliyorum Deniz hanıma. İkoncanlardan Süreyya Yalçın'ın yeni bir müteahhit sevgili bulduğunu, Burak Hakkı'nın kız kardeşinin kitap yazdığını öğreniyor ve okumak için dayanılmaz bir istek duyuyorum. Kuaförüm ara sıra görünüp "bitey itip itmeyeceğimi" soruyor sonra işine geri dönüyor. Çok eğleniyorum gazete sayfaları arasında; Hıncal Uluç, Halis Toprak hakkında yazdıklarını kınıyan Ayşe Arman'ı kınıyor ve "adam ve evlendiği kişi mutluysa size ne" demeye getiriyor, "adam mutludur muhtemelen ama ya kız?" diye düşünüp bir sonraki sayfaya geçiyorum ve okuduğum haberle sarsılıyorum, sinemacı Ersin Pertan ve yazar Nezihe Araz'ın öldüğünü okuyorum çünkü. Ersin Pertan Ekim'de gösterime girecek filmini göremeden genç denecek bir yaşta aramızdan ayrılmış, Nezihe Araz ise 90'ına yakın, uzun zamandanberi o zengin belleğini, güçlü dilini dış dünyaya kapatmış, sessizce göçüp gitmiş. Yıldız Kenter yaptığı açıklamada son günlerinde bir çocuk gibi olduğunu, el çırparak şarkı söylediğini anlatıyor. Bir çeşit yeniden doğum yaşamış sanki. Bu ölümle geçmişin yaşanmışlıklarını günümüze aktaran güçlü köprülerden biri de yıkılmış oluyor, her ikisinin de mekanı Cennet olsun.
Derken boyanın bekleme süresi doluyor, yıkanıp şekil veriliyor ve çıkıyorum salondan. Biraz hüzünlüyüm, "Her ölüm erken ölümdür" çünkü Cemal Süreya'nın dediği gibi. Düşünceli düşünceli eve yürürken apartmanlardan birinin kapısındaki, ismini gösteren tabelayı okuduğumda ise gülümsemeye başlıyorum: "GÜLDÜREN APARTMANI". "Allah da sizi güldürsün" diyerek eve doğru adımlarımı hızlandırıyorum...
Her neyse, iyi kötü müşterisi olduğum genç, ince yapılı, kırılgan görünümlü, az ve alçak perdeden konuşan, bu nedenle de her söylediğini birkaç kez tekrar ettirmek zorunda kaldığım, hafif peltek kuaförümün gösterdiği koltuğa yerleşiyorum. O saçlarımı boyarken ben de etrafı incelemeye koyuluyorum. Az eşyalı bir salon burası; iki ayna, iki koltuk, bir saç yıkama eviyesi, bekleyen müşteriler için bir kanepe ve üzerinde gazetelerin, dergilerin durduğu bir sehpa, temiz üstelik o yüzden ferahlık duygusu veriyor insana. Duvara gömülü raflarda muhtelif saç ürünleri var, yazdığına göre kimyasal boyalar kullanılmıyormuş, pek aklım almıyor bu iddiayı. Burnum boyanın keskin kokusunu zoraki de olsa içine çekerken gözlerim muhtelif yerlere yapıştırılmış posterlerdeki garip renk ve modellerde saçlarını sergileyen, photoshop sayesinde pürüzsüzleşmiş ciltleri, boş bakışları ve sahte tebessümleriyle fotomodel kızları tarıyor. Bir tanesini beğenip diğerlerini eliyorum. Beğendiğim kızın iri yeşil gözleri ve sıcak bir gülüşü var. O sırada kuaförümün cep telefonu çalıyor, açmıyor telefonu, bu davranışı onun adına artı puan olarak kaydediyorum. Antalya'da daha eskilerde gittiğim, kuaförlük sanatında bir numara ama iş disiplini konusunda sıfır olan tombalak kuaförümü yadediyorum; bir saç kesimi süresine 5-6 telefon görüşmesi sığdıran, kafesteki muhabbet kuşları biraz fazla vıcırdasa makası bırakıp onlarla sohbete girişen, fön çekerken kapıdan seslenen kişilerle aracılık ettiği ev satışlarının komisyon oranını belirleyen, bu yüzden müşterilerini bezdirse de değme kuaförün beceremeyeceği güzellikte kesimler yaptığı için salonu tıklım tıklım dolu olan kuaförümü. "Şükür" diyorum "müşterinin saçıyla uğraşırken telefonunu açmayanlar da varmış". Derken boya işlemi bitiyor, kuaför kendine özgü söyleyişiyle elime "dadete"leri tutuşturup arka bölmeye geçiyor kuruma süresi bitene kadar.
Bir süredir gündemi internet ve TV aracılığıyla takip edip eve gazete almadığım için hışırdata hışırdata sayfaları çevirip mürekkebin kokusu burnuma, boyası elime sinerek okumak hoşuma gidiyor. Kaçırdığım bir sürü haber tesbit ediyorum; mesela Deniz Akkaya hamileymiş, böyle kitleleri ilgilendiren önemli bir haberi atladığım için kendimden utanıyor ve hayırlı bebekler diliyorum Deniz hanıma. İkoncanlardan Süreyya Yalçın'ın yeni bir müteahhit sevgili bulduğunu, Burak Hakkı'nın kız kardeşinin kitap yazdığını öğreniyor ve okumak için dayanılmaz bir istek duyuyorum. Kuaförüm ara sıra görünüp "bitey itip itmeyeceğimi" soruyor sonra işine geri dönüyor. Çok eğleniyorum gazete sayfaları arasında; Hıncal Uluç, Halis Toprak hakkında yazdıklarını kınıyan Ayşe Arman'ı kınıyor ve "adam ve evlendiği kişi mutluysa size ne" demeye getiriyor, "adam mutludur muhtemelen ama ya kız?" diye düşünüp bir sonraki sayfaya geçiyorum ve okuduğum haberle sarsılıyorum, sinemacı Ersin Pertan ve yazar Nezihe Araz'ın öldüğünü okuyorum çünkü. Ersin Pertan Ekim'de gösterime girecek filmini göremeden genç denecek bir yaşta aramızdan ayrılmış, Nezihe Araz ise 90'ına yakın, uzun zamandanberi o zengin belleğini, güçlü dilini dış dünyaya kapatmış, sessizce göçüp gitmiş. Yıldız Kenter yaptığı açıklamada son günlerinde bir çocuk gibi olduğunu, el çırparak şarkı söylediğini anlatıyor. Bir çeşit yeniden doğum yaşamış sanki. Bu ölümle geçmişin yaşanmışlıklarını günümüze aktaran güçlü köprülerden biri de yıkılmış oluyor, her ikisinin de mekanı Cennet olsun.
Derken boyanın bekleme süresi doluyor, yıkanıp şekil veriliyor ve çıkıyorum salondan. Biraz hüzünlüyüm, "Her ölüm erken ölümdür" çünkü Cemal Süreya'nın dediği gibi. Düşünceli düşünceli eve yürürken apartmanlardan birinin kapısındaki, ismini gösteren tabelayı okuduğumda ise gülümsemeye başlıyorum: "GÜLDÜREN APARTMANI". "Allah da sizi güldürsün" diyerek eve doğru adımlarımı hızlandırıyorum...
1 Ağustos 2009 Cumartesi
CADDEDE NE VAR NE YOK?
Sabah yataktan kalbimi hissederek kalktım. Yediğim birşeyin dokunması sonucu midemde oluşan gaz, diyaframımı sıkıştırıp kalbime baskı yapınca o da kendini çarpıntı ve sıkıntıyla hissettirdi bana. Organlarıma fazla yüz vermem aslında, şımartmam çıtkırıldım olmamaları için ama sözkonusu kalp olunca hani büyüğümüzdür diyerek biraz saygı göstereyim istedim. Gittim bir gaz ilacı aldım sonra da annemdem yadigar bir atasözünü yüksek sesle söyleyerek kendime kahve yaptım: "Acı acıya, soğuk su sancıya, kes avrat bi soğan daha." Elimde fincanımla günlük mahalle teftişi için balkona çıktım, rüzgar vardı ve hayrettir ortalıkta in cin top oynuyordu. Beş dakikaya yakın oyalanmama rağmen tek Allah kulu geçmedi. İçeriye girdim ve "Dışarda kimseler yok" dedim, işe gitmek için hazırlanmakta olan oğluma. "Nükleer saldırı alarmı verilmiştir" şeklinde bir yorum getirdi. "O kadar da değil, belki örfi idare ilan edilmiştir" yollu cevabıma anlamamış bir yüz ifadesiyle karşılık verince, " Yani sıkıyönetim" diye tercüme ettim. Neden bu kadar eski bir tabir kullandığıma kendim de şaştım, benim tanık olduğum darbelerde hep sıkıyönetimdi ilan edilen halbuki. Çalan zil iki olasılığı da çürüttü; doğalgaz sayacı okuyucusu (bu mesleğin tam adı nedir?) gelmişti. Sayaca baktı, hatta bakmadı bile, saniyelik bir göz atışı yaptı, elindeki cep telefonu benzeri alete tık tık birşeyler yazdı, bir düğmeye bastı, aaa adamın sağ poposunun kenarından cırt diye bir makbuz çıktı, kırt diye kopardı onu ve elime tutuşturdu. Ay pek sevdim bu işi; tıkla, cırtla, kırtla. Bir daha dünyaya gelirsem doğalgaz sayacı okuyucusu olmak istiyorum.
Mahalle teftişi yarım kaldı ya, bu defa çay yaptım kendime, kalbimin sesi kesilmişti, hissetmiyordum kendisini; çay, cep telefonu, kağıt havlu ve Hilmi Yavuz'dan oluşan bir eşlikçi grubuyla balkona çıktım yine. Artık ürün vermesinden iyice ümidi kestiğimiz, ağaca dönüşmüş anaç domateslerin oluşturduğu cangılın ortasına yerleştim. Tam karşıdaki kız yurdunun yüzeyini American Siding denilen garabet, plastik kaplama malzemesiyle mumyaladılar. Toz pembe renkte, dünyayı o renk görürüz artık baktıkça. Şimdi de bahçe duvarları elden geçiyor. İnce yapılı, ten renklerinin gün karası mı, gön karası mı olduğunu anlayamadığım iki genç işçi harç karıyorlar hararetle kaldırımın kıyısında. İşlerine sık sık yoldan geçen kızları kesmek için ara veriyorlar. Kızlardan birine ben de baktım zaten, öyle cıvıl cıvıl giyinmişti ki içim açıldı. Fıstık yeşili ile portakal renginin en cart tonlarını ayakkabı çanta ve t-shirtinde birleştirmiş, havuç-marul salatasının yürüyen versiyonu olarak geçip gitti, işçilerin boyunlarının o gözden kaybolana kadar uzamasına neden olarak. Bakış hizamdaki iki adama takıldı sonra gözüm, birkaç apartman ilerdeki resmi daireden çıkmışlardı muhtemelen, memur kreasyonuydu giyimleri çünkü. Öyle hararetle bir konuyu tartışıyorlardı ki merakımdan öldüm, utanmasam balkonun altından geçerlerken "Hayrola birader, nedir halledemediğiniz, biraz anlatsanız da ben de öğrensem" diye seslenecektim. Uzun boylu, zayıf ve kravatlı olanı sağ elinin işaret parmağını sol elindeki parmaklara tek tek vurarak müşteki olduğu hususları sıralıyordu zannımca kısa boylu, göbekli ve kravatsız olana. 2-3 adımda bir durup konuyu daha enine boyuna irdeliyorlardı. o kadar yavaş ilerliyorlardı ki bir süre sonra sıkılıp yanımdaki sehpada sırasını bekleyen Hilmi Yavuz'a döndüm. "Bulanık Defterler" adlı denemelerini okuyorum dündenberi. Şu paragrafa takıldım:
"Çocukluğum? Nedense dönüp dönüp ve çocukluğa ilişkin hep aynı şeyleri anımsamak mıdır yaşlılık? O ceviz sandığın içindekiler artık şaşırtmıyor beni. Annemden kalma ve o güne değin görmediğim ya da gördümse eğer ayırdına varamadığım birşeyler? Sandığın gizli bölmeleri var mıydı, belki oradan birşeyler, beni şaşırtacak birşeyler bulup çıkarmak?"
Annemin sandığını düşündüm sonra, artık olmayan sandığını, bilinmeyene yolculuk gibiydi o sandığın kapağının açılması. Adeta içine düşerdim, en merak ettiğimse pembe bir kutu ve içindeki mektuplardı. Kalın kartondan, üzerine bukleli saçları omuzlarına dökülen güzel bir kadının avucundaki leblebileri yerken resmedildiği bir leblebi kutusu. Bir yığın mektup vardı içinde, çoğu babamın askerdeyken yolladığı, okuyabilmek için kıvranırdım ama annem hiç oralı olmazdı. Sonra yokoldu o mektuplar annemin sandığı gibi, ne oldu, attı mı, yaktı mı bilmiyorum ama içimde ukde kaldığı kesin.
Paragraf beni derinlere daldırınca artık silkelenmek zamanıdır deyip doğruldum. Çay bitti, Hilmi Yavuz'la daha sonra tekrar görüşürüz, zaten güneş de balkonu ele geçirmeye başladı. Vakittir, içeri girmeli artık.
Meraklısı için not: Çorap teki halen akasyanın tepesinde güneşlenmekte.
Mahalle teftişi yarım kaldı ya, bu defa çay yaptım kendime, kalbimin sesi kesilmişti, hissetmiyordum kendisini; çay, cep telefonu, kağıt havlu ve Hilmi Yavuz'dan oluşan bir eşlikçi grubuyla balkona çıktım yine. Artık ürün vermesinden iyice ümidi kestiğimiz, ağaca dönüşmüş anaç domateslerin oluşturduğu cangılın ortasına yerleştim. Tam karşıdaki kız yurdunun yüzeyini American Siding denilen garabet, plastik kaplama malzemesiyle mumyaladılar. Toz pembe renkte, dünyayı o renk görürüz artık baktıkça. Şimdi de bahçe duvarları elden geçiyor. İnce yapılı, ten renklerinin gün karası mı, gön karası mı olduğunu anlayamadığım iki genç işçi harç karıyorlar hararetle kaldırımın kıyısında. İşlerine sık sık yoldan geçen kızları kesmek için ara veriyorlar. Kızlardan birine ben de baktım zaten, öyle cıvıl cıvıl giyinmişti ki içim açıldı. Fıstık yeşili ile portakal renginin en cart tonlarını ayakkabı çanta ve t-shirtinde birleştirmiş, havuç-marul salatasının yürüyen versiyonu olarak geçip gitti, işçilerin boyunlarının o gözden kaybolana kadar uzamasına neden olarak. Bakış hizamdaki iki adama takıldı sonra gözüm, birkaç apartman ilerdeki resmi daireden çıkmışlardı muhtemelen, memur kreasyonuydu giyimleri çünkü. Öyle hararetle bir konuyu tartışıyorlardı ki merakımdan öldüm, utanmasam balkonun altından geçerlerken "Hayrola birader, nedir halledemediğiniz, biraz anlatsanız da ben de öğrensem" diye seslenecektim. Uzun boylu, zayıf ve kravatlı olanı sağ elinin işaret parmağını sol elindeki parmaklara tek tek vurarak müşteki olduğu hususları sıralıyordu zannımca kısa boylu, göbekli ve kravatsız olana. 2-3 adımda bir durup konuyu daha enine boyuna irdeliyorlardı. o kadar yavaş ilerliyorlardı ki bir süre sonra sıkılıp yanımdaki sehpada sırasını bekleyen Hilmi Yavuz'a döndüm. "Bulanık Defterler" adlı denemelerini okuyorum dündenberi. Şu paragrafa takıldım:
"Çocukluğum? Nedense dönüp dönüp ve çocukluğa ilişkin hep aynı şeyleri anımsamak mıdır yaşlılık? O ceviz sandığın içindekiler artık şaşırtmıyor beni. Annemden kalma ve o güne değin görmediğim ya da gördümse eğer ayırdına varamadığım birşeyler? Sandığın gizli bölmeleri var mıydı, belki oradan birşeyler, beni şaşırtacak birşeyler bulup çıkarmak?"
Annemin sandığını düşündüm sonra, artık olmayan sandığını, bilinmeyene yolculuk gibiydi o sandığın kapağının açılması. Adeta içine düşerdim, en merak ettiğimse pembe bir kutu ve içindeki mektuplardı. Kalın kartondan, üzerine bukleli saçları omuzlarına dökülen güzel bir kadının avucundaki leblebileri yerken resmedildiği bir leblebi kutusu. Bir yığın mektup vardı içinde, çoğu babamın askerdeyken yolladığı, okuyabilmek için kıvranırdım ama annem hiç oralı olmazdı. Sonra yokoldu o mektuplar annemin sandığı gibi, ne oldu, attı mı, yaktı mı bilmiyorum ama içimde ukde kaldığı kesin.
Paragraf beni derinlere daldırınca artık silkelenmek zamanıdır deyip doğruldum. Çay bitti, Hilmi Yavuz'la daha sonra tekrar görüşürüz, zaten güneş de balkonu ele geçirmeye başladı. Vakittir, içeri girmeli artık.
Meraklısı için not: Çorap teki halen akasyanın tepesinde güneşlenmekte.
28 Temmuz 2009 Salı
BARBUNYANIN KERAMETİ
Bütün bir sabahı ve öğleden sonranın da yüklüce bir kısmını uyuşup mayışarak geçirdim. Uyuşmadığım sürelerde de laptopun başına konuşlanıp facebookda ne kadar oyun varsa oynadım. Pet Society'deki hayvanımsım (zira ne olduğu belli değil; çocuk, kedi, panda, tavşan arası birşey) Cico'ya, kazandığım "coin" lerle bir bilgisayar kasası ve monitör armağan edip sonra da balık tutmaya götürdüm. Bir sazan, bir ahtapot, bir lüfer, 2 parça yosun, bir eski postal teki ve paslanmış bir bisiklet tekerleği avladık. Sonra Cico'yu evine bırakıp sahip olduğum 3 çiftliği kontrole gittim. Olgunlaşan ürünleri hasat edip paraya çevirdim, çiftliklerden birine birkaç parsel daha ekledim, paprika biberi ve patates ektim. Hava çok sıcak olduğu için laptoptan gelen ısının da etkisiyle bunalınca oğlumun yaptığı mini vantilatörü (Biz ona aile arasında Vanti diyoruz) çalıştırdım. Çok komik ama çok faydalı bir alet bu; pervane kısmı eski bir bilgisayar fanı, fanın altındaki deliklerden kalın elektrik kablosu geçirilip kaide yapılmış, adaptörünü prize taktınız mı, oh, gel keyfim gel. Kendimi deniz kıyısında bir şezlongda, esen rüzgarla saçlarım uçuşurken buzlu meyve kokteylimi yudumluyor olarak hayal ediyorum. Yalnız hayal fazla sürüp mini ve çakma da olsa vantilatörün esintisi boynumda tutulma belirtileri gösterince "Yeter" dedi iç ses, "Yeter be! Kalk plajdan, git evine barbunyanı pişir." Çok sinirlenmiş gibiydi avareliğime; sindim, kalktım laptopun başından, çektim fişini Vanti'nin, aldım barbunyaları elime, yollandım kendini bahçe sanan balkona.
Dışarda hava rutubetli ama çok sıcak değildi, güneş bulutların arasında kaybolmuş, gölgeliydi balkon. Etrafı seyrederek barbunyaları pörtletmeye başladım. Renkleri çok güzeldi, bembe-beyaz, hele kabukları daha koyu pembe, alacalı bulacalı. Düşündüm, sebzeler çiğ yenmeli dedim, renkleri bozulmadan hatta mümkünse barbunya kabuklarıyla, patates soyulabilir ama onun rengi çamur gibi, hoş değil. Ben bu ulvi düşüncelerle bir gözüm akasyadaki çorapta ayıklama ameliyesini sürdürürken birden gök gürüldedi. Ne oluyor demeye kalmadan da indirdi sağanak, hem de ne indirme; koca koca, süt beyazı damlalar, öyle ki bir an dolu yağıyor sandım.
Akasyadaki çorap mı? Zıpkın gibi inen yağmur taneleri bile onu yerleştiği yerden sökmeye muvaffak olamadı. Islak bir kedi gibi ağacın tepesinden caddeyi kuşbakışı seyretmeye devam ediyor.
10 Temmuz 2009 Cuma
BUNU BANA YAPMAYACAKTIN AKMAN!
9 Temmuz 2009 Perşembe
KIZKARDEŞLE TUNALI'DA
Dün kızkardeşle kendimizi sokaklara attık. Ben kaç gündür bağlanıp kaldığım evden nihayet çıkabilmenin hazzıyla, o işinden ufak bir kaçamak yapmanın sevinciyle, bunun yanısıra beraber olmanın dayanılmaz hafifliğiyle dolaştık durduk Tunalı'da. Önce benim "Açım aaaç" sızlanmalarıma son vermek için neredeyse "Ya şundadır, ya bunda" diyerek karın doyuracak bir mekan aradık ve ilk gözümüze çarpan yere daldık, nasılsa bir salata büfesi vardır hesabıyla. "Flamingo Pastanesi" idi girdiğimiz yer ve hem salata hem de sandviç büfesi vardı gerçekten. Severim "Flamingo"yu, ilk gençlik yıllarımdan beri hayatıma girmiş bir mekândır, tabii o zamanlar Bulvar üzerinde dar ve uzun bir dükkandı, ne kestaneli pastalar götürmüşüzdür ordan. Güya salata yiyecektim ama sandviç krizim tuttu ve yukarıda resmi görülen kıtır tavuklu baget sandviçi yanında kalori bombası kızarmış patatesler ve muhtemelen moral düzeltsin diye konmuş çeşitli yeşillikler eşliğinde utanmadan ama hafiften de vicdan azabı çekip kendimi kınayarak mideye indirdim. Fotoğrafta sandviçler pek görülmemiş Allahtan ele güne karşı:)
Ben tabağımı temizleyip sol tarafımızdaki masada karşılıklı çaylarını içerek muhabbete dalmış, ufacık boylu, tombalak, özenle giyinip süslenmiş 70 in üstündeki iki hanımın belli ki çok derin olan dostluklarını çaktırmadan izlerken kızkardeş, öğretim üyesi olduğu fakülte bünyesinde yaptıkları Ankara'nın köklü mekanlarını konu alan araştırma için girişte gördüğümüz ve Flamingo'nun ortaklarından biri olduğunu öğrendiğimiz beyle görüşme yapabilmek için randevu almaya gitti. İstişarede bulunup yapılacak röportajın sözünü de alıp masaya geri döndükten az sonra kısa boylu, şık giyimli, beyaz saçlı, kaşları Atatürk'e benzeyen oldukça yaşlı bu bey elinde aşağıdaki tabakla masamıza geldi.
Ben tabağımı temizleyip sol tarafımızdaki masada karşılıklı çaylarını içerek muhabbete dalmış, ufacık boylu, tombalak, özenle giyinip süslenmiş 70 in üstündeki iki hanımın belli ki çok derin olan dostluklarını çaktırmadan izlerken kızkardeş, öğretim üyesi olduğu fakülte bünyesinde yaptıkları Ankara'nın köklü mekanlarını konu alan araştırma için girişte gördüğümüz ve Flamingo'nun ortaklarından biri olduğunu öğrendiğimiz beyle görüşme yapabilmek için randevu almaya gitti. İstişarede bulunup yapılacak röportajın sözünü de alıp masaya geri döndükten az sonra kısa boylu, şık giyimli, beyaz saçlı, kaşları Atatürk'e benzeyen oldukça yaşlı bu bey elinde aşağıdaki tabakla masamıza geldi.
Pastaneden çıkınca muhtelif mağazalarda mola vererek Tunalı safarisine devam ettik. Marks&Spencer'e girdik önce (Sahi buranın yerinde eskiden Tunalı'daki en sevdiğim mekan olan "Besi Çiftliği"mi vardı?), bakındık birşeyler beğenemedik, beğendiğimiz bir-iki şeyi pahalı bulduk. Deneme kabinlerinin önünde ellerinde yüksek topuklu kokoş pabuçlar ve pullu, boncuklu giysilerle sıra bekleyip, arada "Siz benim arkamdaydınız", "Ben sizden önce geldim" yollu atışmalar yapan orta yaşı bir hayli aşmış, epeyce de kırışmış hatunlara bakıp "İstikbal bu mudur?" diyerek çıktık mağazadan. Yolüstü bir Paşabahçe uğrağı verip neredeyse herşeyi
halinde bir dükkanda gördüğüm, üzerine yılların eskitemediği sevgili köpek dostum Snoopy'nin hayli sinirli bir tasvirinin resmedildiği yandaki atleti mülkiyetime geçiriverdim cüzî bir meblâğ karşılığında. Yaşasın halk dostu işletmeler!..
Beleş tatlı nedeniyle bayılan içimizi bastırmak için "Starbucks Coffee" ye yöneldik bu kez. Her çıkışımda bir daha gelmeme kararı aldığım ama sözümde duramadığım, en küçüğü bile bana devasa gelen sevimsiz plastik bardaklarının üzerindeki Rapunzel saçlı , kahvede boğulmak üzere olan çift kuyruklu deniz kızının benimle alay ettiğini düşündüğüm, loş ve sevimsiz mekandaki masalardan birine kendimizi şığıştırdık. Kızkardeş ısmarladığı buzlu frappeyi büyük bir keyifle lıkırdatırken ben istemek salaklığında bulunduğum nane şuruplu filtre kahveyi, muhtemelen hazırlayan personelin şurubu fazla eklemesinden kaynaklanan aşırı keskin aromasından dolayı ağzımdan burnumdan dumanlar çıkartarak içmeye çalıştıysam da başaramadım. Bardağın dışında ruj izimi, içinde ise yarım kahvemi bırakarak veda ettim mahmur deniz kızına.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)