.

.
.
Hayvanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayvanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2012 Perşembe

OKKA'NIN MACERALARI


Bu evde üşütük bir kadın yaşıyor, mandal manyağı. Her çamaşırın rengine uygun mandal takar, aynı sıradaki çamaşırların mandal rengi aynı olsun ister. Bisürü mandalı vardır o yüzden. Koca bi sepete koyuyo mandallarını, o sepeti ben de Cukka da çok seviyoz, gelip gidip ya sapına ya içine oturuyoz. Önce kızıyordu sonra tuvalet olarak kullanmadığımızı farkedince kızmaz oldu. İyi kadın aslında, bize yemek verir, konuşur, kuşdili bilmediği için ne dediğini anlamayız ama iyi bişeyler söyler biliriz. Balkonunu doğumhane olarak hizmete sunar, biz burada doğduk zaten, Cukka ve ben. Kısacası severiz kendisini o yüzden şımarırız, balkonunun içine ederiz ama şimdilerde saksısını kullanıyoruz klozet olarak.


İşte, Cukka eylemde mesela. Klozete yerleşmiş hem çiçek kokluyor hem def-i hacet yapıyor. Keyif adamı olduğunu sanıyor ama solmuş sümbülü kokladığının farkında değil salak.


Havalar çok soğuk bu ara. Leylek, kırlangıç falan olsam kaçıp gidecem inan olsun Sahra çöllerine. Güya Antalya'da yaşıyoruz, şu kadının güneşle ısınmış balkon demiri, mandal sepeti olmasa telef olup gidecez soğuktan.


Soğuktan fazla uçamayıp balkondaki ekmeklere saldırınca şişmanladım anasını satayım. Şu halime bak, kumru muyum koyun mu belli değil. Diyetisyene gitmeli, var mı bildiğiniz uygun bir diyetisyen, birinin iştahını açıp pilavüstü olmadan eski formuma döneyim. 


Oh, bu güneş iyi geldi, uykumu getirdi. Sütçü beygiri gibi ayakta kestireyim şurada beş dakka.


Lakin bu kadın taciz etti beni fotoğraf çekecem diye, paparazzi midir nedir? Hımm alt kat balkon boş görünüyor, en iyisi ben oraya kaçayım. Haydi kalın sağlıcakla...

2 Haziran 2010 Çarşamba

PIRRRRRRRRRR....

MAHMUT: Mahinur, neden beni dinlemiyorsun? Vakit geldi, gökyüzü bizi bekliyor.
MAHİNUR: Korkuyorum Mahmut, ayıp değil ya, ya düşersek?
MAHMUT : Kadın aklı işte, ne düşmesi kuşbeyinli. Uçurtma mıyız biz, kuşuz kuş.
MAHİNUR: Aşkolsun Mahmut, nasıl konuşuyorsun sen öyle maço maço, annem duymasın, Leylak Hanım duymasın.
MAHMUT: Aman duyarsa duysun. Hem kurtulmuş oluruz o paparazzi kılıklı Leylak'tan. Gece klübü kapısında Tarkan'ı yakalamış gibi ikide bir elinde makine şak şak flaş patlatıyor gözümüze gözümüze.
MAHİNUR: Nankörsün Mahmut nankör. Kadın günlerdir korudu kolladı bizi, evini açtı, daha ne yapsaydı yani. Hem baksana batırdık ortalığı hiç olmazsa şu pisliklerimizi temizleyip gidelim.
MAHMUT: Sana diyorum Mahinur, doğuştan hizmetçi ruhlusun. Mutfağa gir de Leylağın bulaşıklarını da yıka bari. Bırak o temizler, biz bir an önce uçalım. Havalar iyice ısınmadan kanatları güçlendirelim.
MAHİNUR: Öyle mi diyosun? Eh hadi bari uçalım. Hoşçakal Leylak Teyze, çok teşekkürler. Mahmut'un kusuruna bakma, kuş da olsa maço bir erkek o. İncelikten anlamıyor.

Pırrrrrrrrrrrrrrrrrrrr...

1 Haziran 2010 Salı

MAHMUT DER Kİ:

"Özgürlüğe az kaldı, gökyüzü nerde?
Bu Mahinur yüzünden çıldıracağım"

29 Mayıs 2010 Cumartesi

MAHİNUR VE MAHMUT BÜYÜRKEN...

Yiyos, içiyos, büyüyos.

Leylak Hanım tiyatroya gitti yine, kadın evde oturmuyor ki. İçine sanat kaçmış, dolanıp duruyor. O dönene kadar siz bizimle ve Ezginin Günlüğü ile idare ediverin bir zahmet...

Kumrulu Şiir/Ezginin Günlüğü

21 Mayıs 2010 Cuma

DUYURU

Kızımız Mahinur ile oğlumuz Mahmut dünyaya gözlerini açmış bulunmaktadırlar. Her iki yavrunun ve anneleri Mahpeyker hanımın sağlığı yerindedir. Yavruları görmek ve annelerine "Güle güle büyüt" deyip lohusa şerbetimizden içmek isterseniz birer çeyrek altınla ziyaretinizi yapabilirsiniz. Bu altın işinden menfaatim varsa namerdim. Toplanan altınlar KEV (Kumru Eğitim Vakfı) hesabına aktarılacak, sizlere de birer takdir belgesi sunulacaktır:))

Fotoğrafta kocaman göründüklerine bakmayın, herbiri 5 santim ya var ya yok...

13 Mayıs 2010 Perşembe

TV'LERDE GÜNDÜZ VAKTİ NELER DE VARMIŞ

Babamın bizde konuk olması nedeniyle hiç olmadığı kadar açık oluyor gündüz saatlerinde televizyon. Ben de iki gündür evden hiç çıkmadığım için ister istemez takılıyor gözüm programlara; kimi zaman kızarak, kimi zaman şaşarak, kimi zaman "yuh artık, bu kadar da olmaz" diyerek. Ha arada yüzümde bir gülümsemeyle izlediğim bir-iki şey de olabiliyor bazen.

Sabah, hem de ciddi kanallardan birindeki haber bülteninde Yarsav Başkanı Ö. Faruk Eminağaoğlu'ndan bahseden süslü spiker hanım, adamcağızın adını onunla ilgili haber bitene kadar Emine Ağaoğlu diye telaffuz etti. Hadi ekrandaki görüntüleri görmeden okuyor diyelim ama insan okuduğu haberle ilgili bir ön araştırma yapmaz mı?

Madem TV açık, ben de kanallararası gezeyim diye elimde kumanda seyran ederken Emel Başdoğan'ın "Tam Tadında" isimli yemek programına denk geldim. Aman pek sevindim, Emel Başdoğan'a bayılırım. Onu yemek yaparken izlemek, konusu yemek pişirme olan bir bale izlemek gibidir benim için. Yeni başlamış galiba program, onun hatırı için TV öğlen açılacak gibi görünüyor. Bugün şeker hamurlu bir pasta yaptı, o bu işin ustası olduğu için çok kolay ve zevkli diyerek yaptı ama benim için yapılası bir iş değil. Ben zaten bu tür programlardaki hiçbir reçeteyi uygulamış değilimdir, maksat Emel Hanım'ı seyretmek. Yalnız dikkat ettim "Şahane" kelimesini çok kullanıyor. Neredeyse iki cümlede bir, bazen de anlamsızca. Pastayı kapladığı şeker hamurundaki yırtık için bile "şahane bir yırtık" dedi. Olsun mühim değil, o kadar kusur kadı kızında da olur. Üstelik pastayı kapladığı şeker hamuruna uyguladığı desen ile elbisesinin deseni neredeyse aynıydı, böyle bir uyum seyredilmez de ne yapılır?

Sonra "Akasya Durağı" dizisinin fragmanları başladı. Tanrım biz bu filmden ne kadar çok gördük, TRT'de, ATV'de "Çiçek Taksi" diye, şimdi de "Akasya Durağı" olarak. Ne kadar taksi hastası bir milletmişiz ki bu zırva konulu dizi yılan hikayesi misali uzar da uzar. Bir köşecikten de Kayhan Yıldızoğlu'nu görür gibi oldum. Oncağız da hiç yaşlanmayan bir biyonik adam, ben eskidim o eskimedi, bütün taksi duraklarının gediklisi oldu.

Ve derken tekrar haberlere geçtik. Baykal evden çıktı, cenazeye gitti. Gitmeden evvel kapıda ölüm orucu tutan gençleri ziyaret etti. "Bitirin artık orucu" dedi. Ben bıktım bu görüntülerden, her gün başka birşeye şaşmaktan yoruldum. Yakında evinin kapısında çaput bağlı bir dilek ağacı oluşturulursa ne yaparım bilemiyorum. İmdat diyorum, acıyın bize diyorum.

Sonunda kapadım TV'yi, Mahpeyker hanımı ziyarete gittim. Sessiz, soluksuz, kaprissiz, gayet cool bir edayla oturuyor yumurtaların üstünde. İlk kez bu kadar azamet ve asaletle yavru çıkarmaya çalışan bir kumru gözlüyorum. Tesbit ettim ki kuşlar da farklı karakterlere sahipler. Bu gördüğüm en nadide örnek. Sabırlı, sessiz bir aday anne, bakalım yavrular çıkınca tavrı ne olacak. Sıkılmıyor mu acaba günlerdir hiçbirşey yapmadan o iki yumurtanın üstünde oturmaktan. Okuma bilse kitap vereceğim, kulakları olsa Ipod takacağım, gürültüden ürkmese küçük TV'yi balkona çıkarıp önüne koyacağım, o derece yani. Bana fenalık geldi ona gelmedi. Ne diyeyim bir avazda inşallah, bir an önce...

Ek: Sevgili Begonvilliev bana bu ödülü yollamış, çok teşekkür ediyor ve tüm arkadaşlarıma yolluyorum.


6 Mayıs 2010 Perşembe

KARADUTUM, ÇATALKARAM...

Tesadüf Tijen Hanım da dut yazısı yazmış bugün. Antalya'da yaşadığımız belli. Bunlar ağaçtakiler, henüz gençlik çağları.

Bunlar da olgunlaşıp tabağa atlamış halleri. Tam sevdiğim gibi; kara, mayhoş, zedelenmemiş ve kocaman. Dün gece Ankara'dan gelen babamın sabah ilk işi pazarı dolaşmak oldu (ilk parti, daha akşama kadar birkaç kez uğrar). Pazardan hayranlık duygularıyla birlikte bu dutları getirdi. Ben de götürdüm, Konya yöresinden şu türkü eşliğinde:

"Kara dut parmak gibi oy oy
Kız yüzün kaymak gibi dayanamam ben
Beni yardan ayıran oy oy
Kurusun yaprak gibi , sabredemem ben

Altın yüzük, hoş bilezik, kollar nazik oy oy
Ben yarimden ayrılamam bana da yazık oy"

Mahpeyker Hanım, iki adet yumurtanın üstünde gün saymaya devam ediyor. Çok asil ve bilge bir görünüşü var kendilerinin, ismine layık bir hanımefendi bu. Muhtemelen bunun büyük dedesi sarayda "Başkumru" imiş, tavırlarındaki vakar ve olgunluk oradan geliyor. Çok da alıngan, bize küsüp yumurtaları bırakıp kaçacağından korkuyorum. Doğumhanenin bundan önceki konuğu Gülbahar Hatun tam feleğin çemberinden geçmiş bir yosma idi. Ne fotoğraf makinesinden, ne de saksının üzerinde durduğu soğan-patates dolabının çekmecelerinin açılıp kapanmasından ürkerdi. Gözleri felfecir okurdu oturduğu yerde. Netekim yumurtanın birinin çatlamasına zor sabretti, ikinciyi yokedip çekti gitti. Buncağız pek kibar, şu fotoğrafı çekene kadar bir hâl oldum, yemekleri de neredeyse soğansız pişireceğim hanımefendi ürkmesin diye, o derece yani. Doğumhanenin yan duvarlarının kirleri de cabası, kuş besleme uğruna balkon elden gidecek.

Neyse ben kaçar, gidip kalan dutları bitireyim sulanıp çürümeden. Ağzınızın tadı bozulmasın..

3 Mayıs 2010 Pazartesi

BAHARIN ÇARPTIĞI HAFTA SONU

"Bahar Çarpması"ndan hala çıkamamış bünyenin çarpıklığı atak yaptığı için Pazar günü ziyan edilmiş bulunmaktadır. Kuş sesleri ovalara yayılırken, insan buna hayran olur bayılırken, Gençlik Festivali kapsamında parklarda bir sürü etkinlik yapılırken, jakarandalar morumsu bir rüya gibi çiçeklenmiş süzülürken ben, gezenti Leylak evde oturdum. CTS nedeniyle uyuşması had safhaya çıkmış sol elime taktığım atel kitap tutmamı bile zorlasa da "Felsefe Eşliğinde Aşka Yolculuk"u bitirdim. Son zamanlarda okuduğum en ilginç kitaptı, değişik bir konusu, değişik bir anlatımı vardı, kendisiyle tanıştığıma memnun kaldım. Nietzsche, Heidegger ve Kierkegaard önderliğinde hayatını planlayan bir genç kızın maceralarını büyük bir zevkle takip ettim. Felsefeye ilgi duyuyorsanız ve farklı bir konu arzu ederseniz öneririm.

Bunlar geçenlerde diktiğimiz domates fideleri, hayli büyüyüp geliştiler. Güzel bir yeşil renge sahipler ve elimi sürdüğümde harika bir domates kokusu bırakıyorlar. Beklentimiz Ankara'ya gitmeden ürün vermeleri, hiç olmazsa birkaç domates sunmaları.

Vee doğumhanemizin son konuğu, Mahpeyker Hanım. Ben bu kumrulardaki doğurganlığı takip edemiyorum, kesin hepsi Çinli. Daha bir ay olmadı Gülbahar Hatun'u taburcu edip yavrusunu uçuralı, fazla boş bırakmadan gelip yerleşti yeni misafirimiz. Hep birlikte bekliyoruz doğacak bebeğimizi, hayırlısıyla inşallah.

Atelli elim yazmakta zorluk çıkarıyor, o nedenle müsaade istiyor, iyi bir hafta diliyorum...

13 Nisan 2010 Salı

HEYY ÖZGÜRLÜK!..

Değişen havalardan olsa gerek dündenberi kırılıp dökülmekteyim. Baktım ne sokağa çıkacak ne herhangi bir işle uğraşacak halim var, yaptım kendime bir sade kahve, aldım kitabımı elime, yerleştim güneşli kanepeye. Daha okuyacağım sayfayı açıp kahvemden bir yudum almadan pencerede bir çıtırtı, bir hareket. Koştum balkona; tahmin ettiğiniz gibi, kuşumuz artık göklerde.

HEYYY ÖZGÜRLÜK!..

10 Nisan 2010 Cumartesi

ÖZGÜRLÜĞE ÇEYREK KALA

Pasaklı kumrumuz Çiçek kız uçmaya hazır, son provalarını yapıyor. Ne ara büyüdü bilmem, daha birkaç gün önce "annesi kaçtı, aç kalıp ölecek" telaşındaydım. Derdim neyse, doğa uygun olanı yapıyor zaten. Çok geçmez Oktay Rıfat'ın "Vazife" şiirindeki gibi bu da gelir bizim balkona yavru çıkarmaya, ben yine düşerim tasalara...

"Nedir bu dünya hali
Nedir bu bozuk düzen
Dün çıktı yumurtadan
Bugün sevdalı kumru
.............
Bütün yük benim üstümde
Düşünmek lâzım hepsini ayrı ayrı
Dünyasından habersiz
Dünyaya gelen yavru
..............
Ayağı kanasa tilkinin
Bir hal olsa kuzuya
Oktay şu kurdun kuşun
Sana lâzım mı derdi"

Oktay RIFAT

6 Nisan 2010 Salı

KUUUUŞ SESLERİİİİ...

"Kuuuuş sesleri ovalara yaayılıııır
İiiiiiiinsan bunaaa hayraaan olur baaayılır..."

Siz kuş sesi dinlerken ben bir koşu sinemaya gidip geleyim. Görüşmek üzere...

5 Nisan 2010 Pazartesi

ANTALYA'NIN KUYULARI, ÇAYIR ÇİMEN KIYILARI A LEYLİM

Dün sırtımıza vuran güneşin kemiklerimizi ısıtan sıcaklığının verdiği keyifle uzun bir yürüyüş yaptık. İlk molayı yukarıda fotoğrafını gördüğünüz muhteşem görüntünün önünde verdik. Burası denize açılan derin bir dere yatağı ve her yıl bu zamanlar mor salkım ve erguvanlar orayı bir cennete çevirir. Aslında manzara çok daha görkemli olurdu ama bu yıl ya biz geciktik ya da onlar erkenciydi, hafiften geçmeye başlamış. Hemen yan tarafta bir resmi dairenin lojmanları var. Önünden her geçişte orada çalışıp yukarıdaki manzaraya bakan evlerden birinde oturmayı düşlemişimdir, insan bayıltıcı kokuya ve renk cümbüşüne takılıp bütün gününü pencere önünde geçirebilir.

İkinci molayı bir çay bahçesinde verdik. Yukarıdaki Yat Limanı manzarası eşliğinde, çiçek içindeki iki turunç ağacının altına yerleştirilmiş masamızda mis kokudan esriyerek çaylarımızı yudumladık. Daha sonra arkadaşlarımız ellerinde simit ve peynirlerle gelip çay molamızı ziyafete dönüştürdüler.

Ördekler dedikodu yapıyor, üçü gaga gagaya vermiş diyorlar ki: "Şu kadın epeydir görünmüyordu, gelmiş yine. Artık bıktırır ikide bir elinde makinesiyle gelip fotoğrafımızı çekerken". Soldaki daha olgun, uyarıyor onları: "Öyle demeyin gençler, bu fırsatı değerlendirin. Belki sayesinde biri keşfeder sizi fotomodel olursunuz".

Aynı yolu tersinden yürüyerek geri dönüş yaptık ve acıkan karnımızı doyurmak için "Piyazcı Ahmet"in mekanını şenlendirdik. Şiş köfte ve Antalya usulü piyazdı menümüz. Şiş köftenin fazlaca bir özelliği yoktu ama piyaza söyleyecek söz bulamıyorum. Kullanılan fasulyenin lezzetinin yanısıra Antalya piyazına tahin eklenir ki piyazla pek arası olmayan beni bile râm etmiştir kendine. Tahin, fasulyenin haşlama suyuyla inceltilir ve eklenir piyaza. Ayrıca yumurta ve domates ilavesi de yapılıyor ama ben sevmediğim için istemedim. Antalya'ya yolunuz düşerse yemeden gitmeyin.

Şimdi Çiçek hanımı merak edeceksiniz, kendisi iyi. Saksının içinde büzülmüş oturuyor, az evvel ziyaretinden geldim. Annesinin günahını aldık, kaçmamış doğum izni bittiği için işe başlamış. Bu sabah emzirme iznini kullanarak gelip doyurdu bebesini. Yalnız akıl erdiremediğim birşey var, diğer yumurta yok olmuş. Gülbahar hanım imha etti galiba ikinci bebeği doğmadan. Ne diyeyim kendi bileceği iş, doğmuş kızını ihmal etmesin de, zira ne yapsak beslemeyi başaramamıştık dün gece. Gözümün önünde ölmesine dayanamam.

"Roza'nın Gözleri" bitti. Konu ve edebi yönden pek parlak bir kitap değildi ama Mardin-Midyat yöresini ve Süryaniliği anlattığı için ilgi çekici geldi ve çabucak okuyup bitirdim. Şimdi kendime bir kahve yapıp yeni bir kitaba, "Beton Bahçe"ye başlayacağım. Kendime iyi okumalar, sizlere de iyi bir hafta diliyorum...

4 Nisan 2010 Pazar

BALKONDA SON DURUM: KUŞLAR, ÇİÇEKLER, ÇOCUKLAR

Az evvel girdim balkondan içeri, Çiçek hanımın sağlığını kontrol için çıkmıştım. Çiçek hanım çıtırtıdan ürkmesini saymazsak iyi, kardeşinin yumurtası henüz çatlamadı lakin anne kayıp. Gülbahar Hatun dün öğlenden beri ortalarda yok. Yeni doğmuş kızının saçının tepesine fotoğrafta gördüğünüz üzere fıskıye modeli bir kuyruk yapıp çekmiş gitmiş, diğer yumurta çatlamamış daha umurunda mı? Ben size demiştim bu kuş kısmının gözü oynaşta oluyor diye, buyrun işte bahar başına vurdu, annelik falan üç günmüş. Bıraktı cami avlusuna, pardon Leylağın saksısına yavruyu, kaçtı yeni sevgilisiyle. İnsan bari bir not yazar ayıp olmasın diye "Yavrum sizlere emanet, ben elimde olmayan sebeplerle gidiyorum" mealinde. İyi hoş da nasıl besleyeceğiz bu garibanı, henüz çok minik. Ölürse çok üzüleceğim ama yapacak birşey yok. Bekleyelim bakalım belki nedamet getirip geri döner oynak Gülbahar Hatun.

Hava çok sıcak bugün. Uzaktaki dağların tepesindeki karlara inat dayandığım balkon demirleri ellerimi yaktı. Sokaktan ikiz oldukları anlaşılan bebeklerin ayrı ayrı yatırıldığı çocuk arabalarını sürerek genç bir çift geçti, arkalarından da 3-4 yaşlarında tombalak bir oğlan çocuğu. Çocuğun da onlara ait olduğunu anlamam biraz vakit aldı, zira çift arkasına bakmadan yolun ortasından yürümekteydi. Ufaklık bizim evin önünde dikili sarı papatyaların yanına gelince çiçek açmış papatyalardan üçünü kopardı, dördüncüyü koparamadı. Papatya ile arasında sıkı bir güç savaşı oldu, neredeyse kökünden sökmek üzere iken pes edip "Anneee" diye bağırarak iki apartman ötedeki bir evin kapısından giren anasının ardından koşturdu. Buraya kadar iyiydi de giderken kopardığı papatyaları da fırlatmadı mı sokağın ortasına işte ossaat kan beynime çıktı. Çocuğa değil de anasına çemkirmek istedim, şimdi orada narin narin süzülmekte olan çiçeklerin günahı neydi? Be çocuğum, kopardın madem götür annene sun da, ikizlerden sonra dama atılan pabucun tekrar ayağına girsin. "A leylak, iki papatyanın cimriliğini mi yapıyorsun" diyeceksiniz ama benim derdim papatyanın kopuşu değil ziyan edilişi, bir canlıyı bu kadar önemsemiyorsa ilerde nasıl bir yetişkin olur acaba, onun derdindeyim. Neyse sıcak başıma vurdu galiba el kadar çocukla felsefe yapasım geldi. Ya da demindenberi CD'de hep annemin sevdiği şarkılar çalıyor, ondan ötürü ruhum daraldı.

Bu gördüğünüz "Ağaç Minesi", Antalya'da her mevsim en çok karşınıza çıkan çiçek budur. Pembesi, beyazı, kırmızısı, turuncusu, ebrulisi hasılı envai çeşit rengi vardır, aynı dalda farklı renklerde de açabilir. Yıllar önce Antalya'ya kampa gelmiştik, çiçeklere çok düşkün olan anneannem bundan bir dal koparmış ve Ankara'ya gidince bir tenekeye dikmişti. Çiçek coştu, coştu, adeta ağaç oldu. Anneannem öldüğünde evi kiraya vermek için boşaltırken kapıdan çıkaramamış öylece balkonda bırakmıştık. Her gördüğümde anneannemi hatırlatır bana.

Şimdi izninizle bu sıcak Pazar gününü değerlendirmek üzere yürüyüşe gidiyorum. Yeni fotoğraflar ve izlenimlerle dönerim. Sevgiyle kalın...

31 Mart 2010 Çarşamba

GELDİM, GÖRDÜM, BULDUM


Gerçekten bugün 14.00'de geldim, baştanbaşa yeşillenmiş Antalya'yı gördüm ve balkonumda fotoğraftakileri buldum, tabii bir tarlaya yetecek kadar gübreleriyle birlikte. Sanırım Gülbahar anneye "Baby Shower" partisi yapılmış bizim balkonda; yenilmiş, içilmiş ve bol bol s.ç.lmış. (Güya noktalı yazdım ve kibarlık oldu değil mi?) Emin olun tam 1 saatim balkon zemininden, pencere önlerinden, hasbelkader dışarda unutulmuş bir sandalyeden ve demirlerin üstünden kumru pisliği kazımakla geçti. Fotoğrafta gördüğünüz mıntıkaya uğrayamadım doğal olarak zira fotoğraf çekmek için bile yanaştığımda anne kuş üstüme hızlı bir pike yaptı, bereket hemen kenara çekilebildim yoksa işin içinde gözden olmak vardı. Artık bir müddet doğumhane görevi görecek saksıyı işi bittiğinde imha ederek kurtulacağız atıklardan, duvarlar için de bir çare buluruz elbet, maksat kumrular sağolsun. Fotoğraftaki görünümüne bakmayın öyle minik ki adını "Çiçek" koyduğum yavru, tir tir titriyor kuş gibi. (Buyrun, kuş başka ne gibi titrer acaba?) Gördüğünüz üzere yakında Çiçek'e bir de kardeş gelecek, bakalım yumurtamız ne zaman çatlayacak. Şimdilik Gülbahar hanım azametle kuruluyor üstünde. Bu kumru sülalesinin tamamı bizim tek parmağı eksik evlatlık kuşumuz "Parmaksız Salih"in sulbünden türeme. Dedelerine zamanında fazla yüz verdiğimiz için (biz evde yokken mutfak balkonunun açık kapısından eve girip oturma odasının başköşesine katı atıklarını bırakmak, balkonda kahvaltı ederken masaya konup peyniri didiklemek gibi) bizim evi dedelerinin mülkü bellediler, sülale doğumunu balkonda gerçekleştirdi. Bendeniz de doğum fotoğrafçısı olarak her seferinde olaya tarih düştüm. Hayır bununla kalsa, anaları üç gün sonra basıp gidiyor başka kumrularla oynaşmaya, yuvadan düşen yavruları yerlerden toparlamak, aç kalanları doyurmaya çalışmak, girip çıkıp öldüler mi kaldılar mı diye kontrol etmek de manevi ebeveyn olarak bize düşüyor. Ne diyeyim, zorla kaşındık Salih'i evlat edinerek, torunlarını da koruyup kollayacağız artık.

Bu sefer yol maceram çok flu; yolculuk öncesi yeterince yorgun, gece 3,5 da yatıp 5,5 da ayağa kalktığım için çok uykusuz olduğumdan dolayı Ankara-Antalya arasını sütçü beygiri misali ayakta uyuyarak geçirdim. Ara-sıra kulağıma çalınan Suzan Kardeş'in Balkan Türküleri ile Candan Erçetin'in şarkıları da ninni etkisi yaptı. Antalya'ya bir saat kala biraz ayıldım, baktım heryer yeşermiş, çiçekte ağaç bile kalmamış. Yalnız yolboyu bir dizi çam ağacında "Çam kesesi" denilen lanet hastalığın türediğini görüp çok üzüldüm. O çamlar gitti gider ne yazık ki.

Şehre girdiğimizde çınarlar da dahil bütün ağaçların yapraklandığını, narenciye çiçeklerinin tamamının açıp neredeyse dökülmek üzere olduklarını, mor salkımların güzelliklerinin doruğuna eriştiğini, Kepez'de dün size sözünü ettiğim Kıbrıs Akasyaları'nın sapsarı bir rüya gibi çiçeğe kestiklerini gördüm. Güneş pırıl, hava sıcak bile denebilecek ılıklıktaydı. Lakin mıntıka teftişine ancak yarın çıkabileceğim. Eşyaların taşınması, "Baby shower" artıklarının temizlenmesi, evin alelusül de olsa elden geçirilmesi yol yorgunu bünyemi temelli çökertti, az evvel uyandığım derin bir uykunun kollarına bıraktım kendimi. Şimdi de kalkıp aç karnımızı doyuracak birşeyler hazırlamam lazım. Huzurlarınızdan ayrılırken "Home home sweet home" diyor, başka da birşey demiyorum...

1 Kasım 2009 Pazar

ISLAK BİR MANAVGAT GEZİSİ

Dün öğlen ani bir kararla Manavgat'a gittik. Manavgat'taki yazlık sezonunu hala kapatmamış çok sevgili bir lise arkadaşımın davetini kırmadık ve kapalı havaya aldırmadan düştük yola. Serik'ten itibaren yağmur başladı ve ufak aralar dışında bir daha da kesilmedi. Bize de bütün zamanı evde geçirmek kaldı. Olsun varsın benim derdim arkadaşlarımla birlikte olmaktı, deniz Antalya'da da var nasılsa. Arkadaşım bize fotoğraftaki gibi kucak açtı. Kapıdan girerken sohbete başladık ve ayrılana kadar da devam ettik muhabbetimize. Biz ki 30 yıllık aradan sonra birbirimizi bulmuş ve lisede bıraktığımız yerden aynen devam etmiş arkadaşlarız, yağmur bize ne yapar ki?

Bulutlu havaya ve arada serpen yağmura aldırmadan balkona yerleştik; çay, kek, börekle tatlandırılmış koyu bir sohbete daldık. Uzun uzun konuştuk, ta ki hava serinleyip üşümeye başlayıncaya kadar. Ne gam, sohbetin devamının içerde getirdik. Bu arada yağmur hızını arttırdı, gök gürleyip şimşekler çakmaya başladı. Biz de akşam yemeği hazırlığına giriştik. Akşam yemeğinin ağır topu balıktı, kendisine eşlik eden anason kokulu, beyaz renkli sıvıyı antibiyotik kullanımım nedeniyle koklamakla kifayet ettim. Benim payıma şalgam suyu düştü, kader utansın.

Karnımız doyup bulaşıklar da ortadan kalkınca evsahiplerimiz ifademizi almak istedi ve "Okey" masasının başına yerleştik. İfademizi daha iyi alabilmek için değişik bir tür okey öğrettiler bize. Malum acemiyi yenmek daha kolaydır. Başlangıçta aldığım iki ele güvenerek şişinip havalara girmiştim ki ayağım taşa takıldı. Biz bu el neyi açacağız, nasıl açacağız diye kavramaya çalışırken onlar karı koca pat pat aldılar oyunları ve utanmadan evlerinin üstünde verdiler karnemizi elimize: Sınıfta kaldık.

Bu arada iki-üç kez elektrikler kesildi, mum ışığında romantizm yaptık ama fazla romantizm bünyeye zarar vermeden tekrar yandı ışıklar neyse ki.

Geç vakit çekildiğimiz odalarımızda rahat bir uykudan sonra sabah yukarıdaki görüntüye uyandım. Gece boyu indiren yağmur belli ki sabah biz uyurken güneşle karşılanmış ve bulutların başına bu rengarenk tacı takmıştı. Lakin biz uyanıp da kendimize gelene kadar güneş kaçmış, yine kara bulutlar kaplamıştı gökyüzünü ve az sonra da damlalar düşmeye başladı.

Bu yağmurla yıkanıp paklanmış güzelim renkli Sardunyaların fotoğrafını kimin için çektim acaba? Üstüne alınan parmak kaldırsın...

Uzun, sıcak, bol sohbetli ve çok güzel bir Pazar kahvaltısının ardından "yolcu yolunda gerek" diyerek gitmek üzere ayaklandık. Arabamıza binmek için park yerine geldiğimizde öyküsünü öğrendiğimiz ve çok etkilendiğimiz sitenin köpeğini ürkütmemeye çalışarak uzaktan fotoğrafladım.

Arkadaşların anlattığına göre birkaç gün önce yavrulamış "Patris" adlı köpek, bir yavrusu olmuş ama ne yazık ki ölmüş. Patris"i yavrusunun öldüğüne ikna etmek ve ölü yavruyu yuvadan çıkarmak mümkün olmamış. Bir yandan ağlamış, bir yandan da küçük ölü köpeği vermemekte direnmiş, yuvaya girmeye çalışanlara saldırmış. Bir-iki gün beklemeye karar vermiş site sakinleri ama daha sonra baktıklarında yuvada yavruyu görememişler, muhtemelen gömmüş anne köpek ve fotoğrafta önünde duran patlak bir topu yavrusunun yerine koyup koynunda yatırmaya başlamış. Şimdi o patlak topa sıkı sıkı sahipleniyor ve o yokken yuvaya doğru yürüyenlerin üstüne saldırıyormuş topu alacaklar diye. Uzun zamandır tanık olduğum en iç acıtıcı hikayelerden biriydi ve burnumun direğini sızlattı. Nitekim arabaya binmek için o tarafa yürüyünce bize de diklendi topu almaya geliyoruz düşüncesiyle. Annelik, ne garip bir duygudur bu?

Yolun bir kısmını fotoğrafta gördüğünüz bulutların altında katettik ama kısa süre sonra hava günlük güneşlik oluverdi, Antalya'ya geldiğimizde yağmurdan eser olmadığı gibi güneş gökte parlıyordu. Ne yapalım hava ettiğini bulsun, bize arkadaşlarımızla birlikte olmanın güzelliği yetti de arttı bile...

28 Eylül 2009 Pazartesi

ÜÇÜZLER


Birkaç gündür uzağım blogdan. Hala tam iyileşemedim, keyifsizim. Öğleden sonra bir planım var, gerçekleştirebilirsem bu akşamki postun konusu o olacak. O zamana kadar kızkardeşin dün A.O.Ç. Hayvanat Bahçesinde çektiği şu fotoğraftaki Beşiktaşlı aileyle idare edin. Kafes arkasından da olsa tüm hayvan dostlarına benden bir hediye olsun...

20 Ağustos 2009 Perşembe

İSTANBUL DEDİK DE ÖZENDİK GELDİK...


Hani bir şarkı vardı; Aziz Nesin'in harikulade eserinden tiyatroya ve TV'ye de uyarlanan "Yaşar Ne Yaşar, Ne Yaşamaz" oyununda Yaşar Yaşamaz'ın söylediği:
"İstanbul dedik de özendik geldik
Kaldırım taşına uzandık kaldık
Canımızı verdik, az çok kazandık
Onu da elimizden aldın İstanbul"
diye. Onca kediyi görünce İstanbul sokaklarında aklıma geldi. Belki dedim kediler dünyasında da vardır böyle durumlar, uydurayım bir öykü...



Şu iki sarışın kardeş mesela, iş bulamayınca memleketlerinde kalkmış gelmişler İstanbul'a ne hayallerle. Ama ne gezer, İstanbul kendi kedilerinin karnını doyurmaktan aciz. O kapı senin, bu kapı benim gezmiş durmuşlar, yokoğlu yok. Sonunda Adalara atmışlar kapağı, istedikleri nitelikte olmasa da aç kalmayacak kadar kapılanmışlar bir yere. Üstteki Heybeli'de bir markette temizlik işi bulmuş. Akşama kadar Vileda'yla sil, çamaşır suyuyla ov, parlat dur. Buna da şükür der, hem market sahibiyle arası iyi, biraz para biriktirince bakarsın ortak bile olurlar.



Diğer kardeşe Heybeli'de iş çıkmamış. O da atmış kapağı Büyükada'ya. Bakmış faytonculukta ekmek var, memleketteki anasına yalvar yakar olmuş. Zaten doğdu doğalı anasının kıymetlisiymiş, öbür eniklerinden ayrı gözetirmiş bunu, kırmamış isteğini, bileziklerini, altınlarını bozdurup yollamış. Hemen kapmış sarışın mırnav bir ticari plaka, kiralamış bir fayton, Büyük Tur, Küçük Tur, taksi fayton derken yolunu bulmuş. Memlekete haber salıp ana bir, baba ayrı küçük kardeşini de çağırmış Ada'ya, bulmuş bir kapıcılık, onu da yerleştirmiş oraya.



Sebat etmiş küçük kardeş, dört elle sarılmış işine. İşi düşen olur da yerinde bulamaz, işten çıkarılır diye bir bardak çay içmek için kahveye bile gitmeden sabahtan akşama kapı önünde bekleyip dururmuş garip.


Herkes bu kadar şanslı olmuyor tabii. Kardeşinin Büyükada'da kapıcılığa başladığını öğrenen ikizi de bir süre sonra İstanbul'a atmış kapağı. Biraz serkeş ruhludur ikiz kardeş, çalışmaya meyletmemiş. Kardeşinin kendine olan zaafını kullanıp ondan kopardığı harçlıklarla gününü gün etmeye başlamış. Bir süre sonra Ada dar gelmiş ikizimize, İstanbul'a geçmiş; Etiler, Kuruçeşme, Bebek, alemlere akmaya başlamış. Kötü arkadaşlar, içki, sigara ve benzeri kötü alışkanlıklar edinmiş. Sonunda ikizini bezdirip, harçlığı kesilince de orda burda takılıp, en sonunda evsiz sokak kedileri kervanına katılımış. Şimdilerde Bebek Kahve civarında bir saksıyı kendine mekan edinmiş, müşterilerin atacağı yiyeceklere talim etmekte.


İstanbul bu, kimilerini süründürürken kimilerine de "Yürü ya kulum" diyor. Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz "Muganniye Mırnavses" memleketinde bulaşıkçılık yaparken söylediği şarkıları işiten arkadaşlarının ısrarıyla İstanbul'a gelmiş. Bir süre üçüncü sınıf pavyonlarda programa çıktıktan sonra tesadüfen çalıştığı yere gelen bir gazino patronunun keşfetmesiyle kendini sahnelerde assolist olarak buluvermiş. Kısa zamanda ünü ülkeyi tutan Muganniye Hanım şimdi bir yandan sahne çalışmalarına devam ederken kalan zamanını Kuzguncuk'taki konak yavrusu evinde keyfederek geçiriyor.



Bu iki yavru ise yine taşı toprağı altın İstanbul kurbanı. Aileleri bu söylenceye uyup bırakıp gelmişler memleketlerini. Üç-beş kuruş kazanıp karın doyurmak uğruna ne iş buldularsa yapmışlar. Bu arada çocuklar ihmal edilmiş tabii, o yavrular da atmışlar kendilerini İstanbul sokaklarına. Kimi Selpak satmış, kimi dilencilik yapmış. Zabıta görünce de böyle kuytulara saklanmışlar.



Obez kedimiz Kepçe Usta'ya gelince memleketi Mengen'den gelip bir lokantaya aşçı olarak kapılanmış. Zamanla şansı yaver gitmiş, bir büyük otele başaşçı olarak yerleşmiş. Lakin o kadar oburmuş ki pişirdiği yemeklerin çoğunu kendi yiyince kovulmuş. Hakkındaki olumsuz referanslar yüzünden başka iş bulamayınca biriktirdiği dünyalığıyla Narmanlı Han'da bir çayocağı açmış ve kendisi aşırı kiloları yüzünden hareket güçlüğü çektiğinden memleketten getirdiği yiğenlerini çalıştırmaya başlamış. Ağaç gölgesinde bütün gün yatıp keyfediyormuş ama handaki restorasyon çalışmaları nedeniyle ocak kapanacağı için bu ara biraz dertli. Varı-yoğu satıp Mengen'e geri dönmeyi düşünüyor.

Kediler aleminde durum bundan ibaret. Gökten üç elma düşmüş, biri kedilere, biri bana, biri de okuyanlara imiş ama ben üçünü de İstanbul'a sunmaktan yanayım...