.

.
.
Anımsamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anımsamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2014 Salı

GÜNEŞ, SIKINTI, ÇOCUKLUK, SEKSEK, ANILAR, SİMON&GARFUNKEL VS VS


Görsel: Buradan


Dışarda parıldak bir güneş ve çok sıcak olmasa da sıkıntılı yaz öğleden sonralarını hatırlatan bir hava var. Antalya, insanı nemden ve terden boğacak bir yazın müjdesini veriyor sanki. Ergenlikteki yaz tatillerimde gibi hissettim bugün kendimi, aylaklığın ilk coşkusu geçmiş, hafiften sıkılma emareleri başlamış. Az evvel bir film izledim, filme değil altyazı tercümelerine güldüm. Kendilerini terkedip sevgilisinin evine giden kocanın ardından 3 oğlunu da kapıp gelen kadın "bunu unutmuşsun" diyerek otomobil anahtarını adama uzatır ve çocuklarına dönerek "artık arabamız yok, İETT ile gitmeye alışacaksınız" der. Sonra da "gelin balalarım" diyerek gitmek için çekiştirir oğlanları. Film Danimarkalı bir yönetmene ait, birkaç ülkenin ortak yapımı bu arada. Muhtemelen Danimarka'da İstanbul otobüslerinin özlemi çekilmekte, kadın-yani Uma Thurmann da-Azeri kökenli olsa gerek :) 

Film bitince çok sıkıldım, yaz tatilleri oradan geldi aklıma. Kitabı elime alıp bıraktım, mutfağa gittim yemek yaptım gönülsüzce, TV'yi açtım kapattım, Candy Crush'ta bir-iki şeker patlatıp usandım, aç olmadığım halde tost yapıp yedim. Bir türlü bunaltım geçmedi, 3 Hürel'in albümünü koydum, "Hoptirinom tiri tiri nom" diye başlayınca Yenimahalle günleri geçti gözümün önünden. Yaşları birbirine yakın epeyce yeni yetme genç kız vardı Babil Kulesi'ne benzeyen apartmanımızda. Yazları bir komün oluşurdu sanki binada, aynı ortak balkona açılan sokak kapıları hiç kapanmaz, herkes birbirinin evine teklifsizce girip çıkardı. Bir çocuğun büyümesi için en ideal yapıydı orası; sitenin bloklarının bitiminde neredeyse sonsuza kadar uzanan yemyeşil kırlar, önde, arkada, yanlarda kocaman bahçeler, balkon altları, merdiven sahanlıkları, arka bahçenin betonla kaplanmış bölümü, kömürlüğe inen basamaklar, giriş kapısına çıkan merdivenler ve merdivenlerin bitimindeki geniş alan ve hatta üzerinde kocaman bir ölüm tehlikesi işareti olan trafonun önündeki yükselti;  hepsi oyun oynamak için emrimize amadeydi. Yine de sıkılırdık, özellikle sıcak öğle sonları, zaman kuruması için ipe asılmış bir çamaşırdan ağır ağır düşen damlalar gibi tıptıplar, ikindi üstlerinin oyun oynamaya en uygun ferah saatleri bir türlü gelmek bilmezdi. Okul tatil olup karneler evdekilerin gözüne sokulur sokulmaz başlanmış bir elişi de bizim elimize tutuşturulurdu. Hanım kızlar nakış işlerdi, halen annemin evinde oradan buradan çıkan yarım kalmış çiniğnesi örtüler, ipek ibrişimle çam motifi işlenmiş tülişleri, çarpı işi mutfak bezleri, orlon lifler o sıkıntılı yaz öğleden sonralarından kalmadır. Hiçbiri tamama eremedi ne yazık ki, el kadar kauçuk toplarla "bir-ki üç buçuk" oynamanın, arsada çift ip atlamanın, kukalı saklambaçta ebe olmanın ve deliler gibi yakar top koşturmalarının dayanılmaz cazibesine galip gelemedi. Ama işte o uzun öğle sonları geçmezdi bir türlü. Uzandığım ve hükümranlık alanım ilan ettiğim küçücük somyada İlçe Halk Kütüphanesi'nden günaşırı aldığım kitaplardan sıkılınca balkona atardım kendimi. "Deli Bardakçı" geçerdi mutlaka kaldırımdan şarkı söyleyerek. Haftada iki gün kurulan semt pazarının girişindeki küçük tezgahta çay bardakları satardı esmer, bıyıklı, genç denecek yaştaki bu adam. Kara sevdaya tutulup aklını yitirdiğini söylerdi büyükler-daha ziyade anneler-"Deli Bardakçı" lâkabı bu nedenle idi. Birine aşık olmanın nasıl insanı delirtebileceğini düşünüp romantik, platonik hayaller kurardık apartman kızlarıyla. Çok sıkılırdık, oflar poflardık. Bir değişiklik olsun isterdik monoton hayatımızda. Bir gün Sema'nın kedisi Duman öldü. Cenaze töreni yaptık küçük kediye, üzücüydü ama değişiklikti işte. Bir kutuya koyduk ve ardarda dizilerek götürüp şantiyenin bahçesine gömdük. Şantiyede çılgınlar gibi açan papatya ve gelinciklerden bir demet yapıp küçük mezara bıraktık. Duman'ın toprağa karışmış minyon kemiklerinin üstünde şimdi apartmanlar yükseliyor. 

Sonra Serpil geldi Isparta'dan, üst kattaki komşumuz Şengül ablanın kızkardeşi, yaşıtımızdı. Rüzgarda savrulan uzun, güzel saçlarıyla birlikte hayatımıza da bir değişik esinti getirdi. Upuzun ortak balkona veya bahçedeki merdiven altına tebeşirle ya da bir kırık çömlek parçasıyla çiziktirdiğimiz çizgilerin üstünde ondan öğrendiğimiz ve "Isparta çizgisi" adını taktığımız bir tür seksek oyunu oynuyorduk artık. Taşra başşehire canlılık getirmişti. Serpil'i sevdik ve benimsedik, küçük yüzüne yakışan güzel saçlarına hayran olduk, yeni meşhur olan "Samanyolu" şarkısını günlerce birlikte söyledik ve Isparta'ya dönüşüne pek üzüldük. 

Akşamları ortak balkona açılan kapılardan birinin önüne toplaşır "Ankara İl Radyosu"nun istek programlarını dinlerdik. "Simon&Garfunkel"di favorim, hele de "El Condor Pasa" çıkarsa bahtıma değmeyin keyfimeydi. TV yok, bilgisayar yok, hatta teyp-pikap bile yoktu evde ama mutluyduk, sıkılsak da mutluyduk. Sıkıntıyla geçen saatler sonraki keyifli saatlerin keyfini arttırırdı. Radyo çocuklarıydık biz; "Beraber ve Solo Şarkılar"la, "Yurttan Sesler" korolarıyla, saat 18.00 reklam programlarıyla-favorim "Alpay'la Randevu" idi-"Mikrofonda Tiyatro"larla büyüdük. Ondandır belki hala devam eden naifliğimiz. Ne dersiniz "El Condor Pasa" dinleyelim mi "Simon&Garfunkel"den:



11 Şubat 2014 Salı

ŞEKER


Dün markette görünce kahvenin yanında yemek için fotoğraftaki jöleli şekerlerden aldım. Eve gelince attım ağzıma acilen 2 tanesini ama o eski tat yoktu ne yazık ki.

Çocukluğumda bayram yaklaşırken annemle babam oturup kimlere şeker götürüleceği konusunda istişarede bulunurlardı. Sonra belirlenen miktar babam tarafından çoğunlukla Hacı Bekir Şekercisi'nden temin edilirdi. Bazen ben de giderdim onunla birlikte. Ulus'taki Hal'in girişindeki şekerciye girerdik genellikle. Birer kiloluk beyaz karton kutularda olurdu şekerler. Çoğunlukla Hacı Bekir'in beyaz üstüne yeşil harflerle (belki de kırmızı tam anımsayamadım şimdi) Hacı Bekir yazan ambalaj kağıdıyla paketlenip istiflenirdi tezgahın üstüne. Ama annem o hazır paketlerin bayat olduğu inancına sıkı sıkıya sarılmış olduğu için tembihine uyar ve biz orada ayrıca paketletip alırdık. Bu durum tezgahtarın pek hoşuna gitmezdi doğal olarak ama ses etmez, raflardan altına bir sıra lokum dizilmiş, araya serilen ince kağıdın üstüne de çoğunluğu akideden oluşmuş, aralarına birkaç tane kağıtlı bonbon, birkaç tane jöle, birkaç tane de badem şekeri atılmış kutulardan birini alır, yeni baştan paketler, kırmızı beyaz sicimle bağlardı. Eğer birden fazla paket varsa onları üstüste koyar, hepsini tekrar paket kağıdına sarıp bağlar ve o bağcığın üstüne telden yapılma, üstüne silindirik karton yerleştirilmiş taşıma aparatını takardı. Bu benim soluğumu tutarak beklediğim andı. O aparatlara bayılırdım, bir tanesini bile saklamamış olduğuma yanarım. Sonra babam paketi o aparat yardımıyla eline geçirir ve bu defa Eyüp Sabri'nin yolunu tutardık. Onun tembihi de anneannemdendi, mutlaka limon kolonyası ve Eyüp Sabri'den alınacak. Aslında o Altın Damla severdi. Her yıl İzmir Fuarı'na gidenlere sipariş ederdi "Bana Altın Damla getirin" diye. Lakin o koyu altın renkli, adeta yoğun kolonya o kadar ağır kokardı ki anneannem misafirlere dökmeyip kendine saklıyor diye sevinirdim. Bak, şimdi bile geldi kokusu burnuma, felaket :) Her ne kadar sevmesem de  dikey çizgili, siyah kapaklı şişesi, kırmızı çiçek motifli siyah ve altın rengi etiketi ve ağır esans kokusuyla Altın Damla Kolonyası anneannemdir benim için.

O hevesle paketlenişini beklediğim şekerlerden hiç yemedim desem yeridir. Şimdi düşünüyorum da galiba o paketler yenmek için değil de götürülen evlerde dolaşıma girmek içindi :) Biri mutlaka anneanneme giderdi. Açıp ikram etmesini beklerdim ama anneannem kutuyu dolaba kaldırır, şekerlikteki eski şekerleri tutardı bize. Umudum oradan kalkınca mutlaka uğrayacağımız Niğdeli Pamuğun Sayimanımlarda yiyebilmekti. Lakin paket orada da içerki odaya götürülürdü. Aslında Sayimanımın ikramı daha lezzetli ve şıktı; gümüş oymalı şekerlik içinde çikolatin. Gel gör ki aklım beyaz kutuda ve onun içindeki jöleli şekerlerdeydi. Bayramın ilk günü dolaştığımız tüm evlerde hediye götürdüğümüz şeker kutusu açılmazdı, hepsi meçhule giden bir gemiye binip kaybolurdu:) Muhtemelen ertesi gün yapacakları ziyaretlere götürülecekti hiç dokunulmadan. Zira biz de öyle yapardık, aldığmız şekerler hatırlı kişilere hediye edilir, eve gelenler de yine bir başkasına götürülmek üzere kaldırılırdı. E o zaman herkes kendi şekerini kendi alsaydı ya, bir kere bile yiyemedim yahu, hala içimde :) İhtimaldir ki bizim götürdüğümüz şeker paketi ertesi bayram yine bize gelmiştir dönüp dolaşıp.

Bir jöleli şekerden nereye geldim, neyse bu arada şekerleri temize havale ettim tadını eskisine benzetmesem de, yarın yeniden alayım bari. Şeker gibi olsun gününüz...

10 Eylül 2013 Salı

GÜLE GÜLE HALACIĞIM


Yukarıdaki fotoğraf halamla tanışmamın bir vesikasıdır sanki. İlkokul 1'deyim sanırım, ondan önceki görüşmeler flu, en net olan ve başlangıç niteliği taşıyan bu buluşmamız. Önce fotoğraftakilerle tanışın, en önde yandan görünen güler yüzlü kadın benim büyük halam, daha doğrusu halamdı. Bu sabah itibarıyla zebra kafesine tutunmuş gülümseyen annemin yanına gitti. Annemin yanındaki babam, fotoğraf makinesinin kılıfına taşıyor zannımca, fotoğrafı da eniştem çekiyor, O annemin yanına gideli 3 seneyi geçti. Bir örnek elbiseli iki kız ve zebraları merakla süzen şapkalı delikanlı ise kuzenler. Sen neredesin derseniz annemin önünde, kız kuzenlerden büyüğünün omzunun üstünde burnumu ve gözlerimden birini görebilirsiniz. Yalova'dan Burdur'a tayinleri mi çıkmıştı, yoksa bir İstanbul seyahati dönüşü bize mi uğramışlardı karıştırıyorum. Çünkü bu ziyaretin öncesinde bir ziyaretleri daha var, ben yaşları bana yakın üç kuzenle buluşma hayalleri kurarken bize geldikleri gün kızıl çıkarmışlar ve ben apar topar anneannemin evine sepetlenmiştim. Asıl buluşma ertesi yıla kalmıştı ve pek keyifli olmuştu. Zaten sonraları hemen her yaz babaannemlerin Ulukışla'daki bahçelerinde biraraya gelmiştik, ortaokul yıllarımda da Ankara'ya taşınmışlardı. 

Halam anlatmakla bitmeyecek bir kadındı; hayatı tîye alan, neşeli, yerine göre küfürbaz, pratik, becerikli, hayat dolu. Her iki kalçasındaki kemik erimesi nedeniyle adeta emekleyerek yürüdüğü bir döneme denk gelen oğlunun düğününde, birilerinin koluna girerek piste çıkmış, arkadan kendine destek yaptırarak "oğlumun düğününde oynamazsam ne zaman oynayacağım" diyerek dikildiği yerde bir güzel çiftetelli döktürmüştü. Ankara'da oturdukları yıllarda enerji tasarrufu ve hava kirliliği nedeniyle gündüzleri kaloriferleri yanmayan evlerinde üşüdükleri için bizim sobalı eve gelirler, halam sobanın başında oturup çayını yudumlarken "Canım er, canım ateş, mıçayım kardeş kapısına" diyerek bizi gülmekten yerlere yatırırdı. Aklına estikçe fıkra anlatır, olmadık zamanlarda akla gelmeyecek espriler yumurtlar, iki taşın arasında gazete bulmacaları çözerdi. Sabah rujunu sürmeden sofraya oturmaz, yemek sonrası kahve faslını ihmal etmezdi. Uzun yıllar oturdukları Ankara'daki evlerine gitmeye bayılırdım, otobüsten inip evlerine çıkan yokuşu hevesle tırmanır, evde ağzıma sürmediğim yemekleri kapışa kapışa yerdim. Birşeyi yapmaya karar vermesi ile yapmasının arası hiç uzamazdı, öylesine pratikti. İzmir'e taşındıktan sonra sık sık gittik körfez manzaralı evlerine. Eniştem kış günlerinde balkona çıkar hava raporu iletirdi bize "Çatalkaya kapalı, yağmur yağacak ya da Çatalkaya açık hava güzel olacak" diye. Kuzen saz çalar, biz türküler söylerdik. Halamla babam arada aşka gelir bir Ulukışla türküsüne ortaya fırlar dönü dönüverirlerdi kimileyin. Son yıllarda, beyin ameliyatı geçirdikten sonra gidip gelen hafızasıyla bile espriler yapmayı, bulmaca çözmeyi sürdürdü, beni gördüğünde "sen bana çekmişsin" diyerek kucakladı. Ah halam, ne diyeyim öyle çok anı bırakıp gittin ki, unutmak mümkün değil. Nurlar içinde yatasın, bir parçamı da yanında götürüyorsun her giden gibi. Anneme selam söylersin değil mi?

30 Ağustos 2013 Cuma

KİTAPLAR, KAHRAMANLAR, ANILAR...


Bizim yeni yetmeliğimiz şimdikilerle kıyaslanacak olursa çok masum, çok romantik ve çok saftı. Victoria dönemi romanları damga vurmuştu ilk okumalarımıza ve ilk hayallerimize. İlkokul son sınıftayken dayımın nişanlısının elinde görmüş ve deli gibi merak etmiştim "Aşk ve Gurur"u. Akba Yayınları logosu olan beyaz bir kedinin kapağın altından sizi kestiği, ciltli, şömiz kapaklı romanlar çıkarırdı, bu da onlardan biriydi. Utanmış, cesaret edememiştim okumak için istemeye. Böylece o çağın kadınlarıyla ilk tanışmam Elizabeth Bennett değil Jane Eyre sayesinde oldu. Hala kitaplığımda duran, artık yıpranmış koyu mavi ciltli kitap nereden gelmişti eve hatırlamıyorum. Hatırladığım su içer gibi okuduğum ve orta 1. sınıf yarıyıl tatilinde Türkçe ödevi olarak özetleyip götürdüğüm. Böylece Bronte kardeşler hayatıma girdi. Önce Charlotte, sonra Yenimahalle İlçe Halk Kütüphanesi'nde bulup okuduğum "Uğultulu Tepeler" ile Emily. "Uğultulu Tepeler" sadece yazarı Emily Bronte ile değil kahramanı "Heathcliff" ile de tanışmamı sağlamış ve "Mr. Heathcliff" sadece benim değil, tavsiyemle kitabı okuyan pek çok arkadaşımın da beyaz atlı prensi olmuştu (Bay Darcy henüz kahramanlar listemize girmemişti). İki ablasıyla tanıştıktan sonra en küçüklerini ihmal etmek olmazdı değil mi? İsteğim üzerine babam alıp getirmişti Agnes Grey'i. Yine ciltli ve şömiz kapaklı, Hayat Klasikleri'nden çıkmış bir kitaptı. Biraz ruh kapatıcı olsa da severek okumuş ve Anne Bronte ile de hemhâl olarak familyayı tamamlamıştım. Bronte kardeşlerin külliyatını bitirdim sanıyordum ama evvelki yıl basılan "Villette" ile Charlotte'un bir kitabı daha okuduklarım listesine eklenmiş oldu. Geçenlerde biryerlerde Charlotte Bronte'nin günlüklerinin  yayınlandığını görür görmez çok merak etmiş ve almaya karar vermiştim. Dün bir kitapçı ziyareti yapıp hem günlükleri, hem de tezgahın üstünde duran ve bana "beni unutmadım umarım" sinyali gönderen Heathcliff'in hatrına "Uğultulu Tepeler"i de aldım. Elimde kitaplarla bir kahve içip dinlenmek için oturduğum pastanede ise sayfalar arasına dalıp epey uzaklara gittim. Ortaokul yıllarıma, çam ve gül kokulu okul bahçesine, sarmaşıkların örttüğü duvarda pencereleri olan sınıfımıza, her gün saat 14.00'de bir kız arkadaşa duyurmak için ıslıkla "El Cordobes"i çalarak pencerenin altından geçen delikanlıya, ıslık sesini duyar duymaz sınıfı dolduran kıkırdamalara, elden ele dolaşan Barbara Cartland, Jane Austen, Bronte kardeşler romanlarına, o ıssız şatolara, 5 çayı saatlerine, ağaçları hışırdatan rüzgarlara olan imrenmelerimize, baharda okul kapısının önüne satıcıların kovalarla getirdiği renk renk lalelere, arka bahçedeki iğde ağacına, altına toplanıp Tayfun'un gitarına şarkılarla eşlik etmemize, dizaltına inen kara önlüklerimiz, örgülü besleme saçlarımız, kalın-kara çoraplarımız ve yoğun disipline rağmen mutlu olmamıza ışınlanıverdim. Rahmetli Hasibe teyzeyi hatırladım sonra, annemin arkadaşını; Uğultulu Tepeler'in filmini görmüştü galiba ve "Hiçkılip diye biri vardı, pek yakışıklıydı" demişti. Onca zamanın cool Heathcliff'i Hiçkılip'e dönüşüp karizmayı çizdirmişti böylece :) Garson hesabı getirip masaya bırakınca güm diye düştüm ışınlandığım paralel evrenden ve kitapları çantama atıp eve doğru yollandım. Şimdi kitapları okuyarak Victoria devrine bir seyahat planlıyorum, ne diyeyim yolum açık olsun...


27 Ağustos 2013 Salı

SICAK, MÜRDÜM ERİĞİ, SANDVİÇ, BAHÇELİ ANILAR, ÇİFTLİKLİ KİTAPLAR...


Hava çok sıcak, az evvel balkona çıktım 5 dakika duramadım. Tek gördüğüm komşunun balkonuna astığı tamamı siyah çamaşırlar oldu; 3 tshirt, 1 kapri, 2 atlet, 3 gömlek. Güneşte solacaklar korkarım. Ankara'da hava Ağustos biterken yaz olduğunu hatırladı, gitmeden şunlara kendimi bir göstereyim de unutmasınlar beni dedi sanırım. Güneşliği çekip içeriye girdim, kendime ton balıklı, turşulu bir sandviç yaptım, yanına da bir koca bardak buz gibi su alıp sizlerle hasbıhal etmeye oturdum bilgisayar başına. Ha sandviçin üstüne tatlı niyetine de 3-5 mürdüm eriği. Juli Zeh Bosna yolculuğunu anlattığı "Sessizliğin Gürültüsü" kitabında Saraybosna'da yalnızlıktan o kadar bunalıyordu ki pazardan mürdüm eriği alırken ikiz olanlarını seçiyordu. Ben de şöyle bir karıştırdım ikiz olanını bulabilir miyim diye ama benim erikler hep tek başınaydı. Mürdüm dedim de aklıma geldi, ben küçükkken yazları annemin teyzesinin Niğde'deki bahçesine giderdik tatilimizin bir kısmını geçirmeye. Rüya gibi bir bahçeydi, içinde küçük bir ev, evin önünde de bir erik ağacı vardı. Tam bizim gittiğimiz zamanda meyve vermeye başlardı ve ben ham ve ekşi meyve meraklısı olduğum için neredeyse acı denecek ekşilikteki o erikleri tuzlayıp tuzlayıp yerdim. Yıllar sonra bahçe istimlake kurban gidip tek bir ağaç bile kalmamışken o erikler düştü aklıma ve mürdüm müydü acaba diye düşündüm, ince uzun şekilleri o intibaı bırakmıştı üstümde. Kesinleştirmek için teyzemin oğluna sorduğumda cevabı şaka yollu şöyle oldu: "Bilemeyeceğim, sayende olmuş halini hiç görmedik". Muhtemelen görememişti garipler, herkesin ben yerken bile yüzünü buruşturduğu onca ham eriği yiyip de nasıl midemi bozmazdım şimdi bile şaşıyorum. Olsa yine yer miyim? Hiç şüpheniz olmasın, olgun haline tercih ederim. Keşke o bahçe dursaydı da armut ağacının altına bir minder atıp yukarıda gördüğünüz kitabı okusaydım sessiz ve sakin.

Kitap bir çiftlikte geçiyor zaten, kocasını ve eski hayatını terkedip Galler'in kuzeyinde bir çiftlik evine taşının Emilie isimli Hollandalı bir kadını anlatıyor. Kadın kaçıp sığındığı çiftliğin bahçesini güzelleştirmeye adıyor kendini ve evinde günübirlik konaklayan genç adamla yardımlaşarak yapıyor bu işi. Sade, duru, şiir gibi bir kitap. Adının aksine dolambaçlı yollara sapmayıp yalın cümlelerle anlatıyor anlatacağını. Dün başladım ve yarıyı çoktan geçtim, akşama bitecek muhtemelen ve ben güzel bir kitabı daha sona erdirmenin tadına varacağım. Kara tahtada yazdığı gibi, okuyup güzelleşeceğim. Size de güzelleşeceğiniz nice okumalar diliyorum. Hem mevsim mürdüm eriği mevsimi, bir yandan okurken bir yandan reçel kaynatmaya ne dersiniz?

18 Ağustos 2013 Pazar

KARNIYARIKLI DÜŞÜNCELER

Pazar gününe karnıyarıkla giriş yaptım. Yanlış bir planlama sonucu bir orduyu doyuracak kadar hazırlayarak  hem de. Ne zaman karnıyarık pişirsem çocukluğuma ve Yenimahalle'deki evin merdiven sahanlığına bakan küçük mutfağına dönerim. Biz fast food nedir bilmeyen bir dönemin çocuklarıydık, dışarda yemek yeme lüksümüz pide-döner ikilisiyle sınırlıydı, o da kırk yılda bir. Şehirlerarası yolculuklarda verilen molalarda, annem yolüstü lokantalarının mutfağına pistir diye burun kıvırır, çok zorunluysak yoğurt-ekmekle bastırırdık açlığımızı. Hal böyle olunca mutfaktan çıkan menü sebze ağırlıklı tencere yemekleri olur, patates kızartması ise sofraya şenlik getirirdi. O zamanki patateslerin tadını şimdikilerde ara ki bulasın zaten. Benim çok üşendiğim ve son yıllarda kızartıldığı için iyice az pişirilecekler kategorisine soktuğum karnıyarıksa neredeyse her hafta pişerdi evimizde. Patlıcanı çiğ bile yiyebilecek kapasiteye sahip şahsım için de o gün mızmızlanmadan geçecek bir öğün demekti bu. Annem zorunlu bazı durumlar hariç mutlaka öğleden önce o günün yemeklerini hazır ederdi. Salondaki şahsıma ait ilan ettiğim, anneannemin bitişik komşusu Ağavni teyzenin eve sığmadığı için bize verdiği, üzerinde "hanım dilendi, bey beğendi" denilen, renk renk ipliklerle örülüp birleştirilmiş üçgen parçalardan oluşan bir yastığın baş köşede durduğu küçücük somyaya yayılmış ya kitap okur ya bebeklerimle oynarken burnuma dolan kokuyla mutfağa seyirtirdim anında. Annem, ortak balkondan geçenlerin görmemesi için yüksek tutulmuş pencerenin perdesini ve camını sonuna kadar açmış, iki kişinin zor sığdığı mutfaktaki üçlü Mobilgaz ocağının üstünde bir yandan patlıcan kızartıyor, bir yandan soğanla kıyma kavuruyor olurdu. Mutfağa girdiğimi görür görmez ya bir iş buyurur, ya da kalabalık etmememi emrederdi. Esasen niyetimi anlamış,  beni mutfaktan kaçırmaya çalıştığı aşikardı. Ben yüzsüzce "azıcık karnıyarık içi" diye yalvarırken o "az yaptım zaten, patlıcanlara yetmez" diyerek geri püskürtme taktiğine başvururdu. "Yaa bana ne, bana ne azıcık, noolur" ısrarlarıma, "kahvaltı bulaşıklarını yıkarsan belki" diyerek şart koşar, çaresiz söylene söylene 2 bardak, 3 tabağı sabunlamaya başlardım. Sonra da ekmeğin en sevdiğim yerini, köşesini koparır (evet, kesmez koparırdım, öylesi daha zevkliydi), hatta köşe ve taze ekmek yoksa hiç üşenmez, bir koşu caddenin karşısındaki dedikoducu Niyazi Bakkal'a gider, yüzüne bile bakmadan "Naaber Niyazi abi" diyerek ekmeklerin bulunduğu bölmeye dalardım, parayı tezgaha fırlatır ve soluğu evde alırdım. Açtığım köşe ekmeğin içine annem 2-3 kaşık karnıyarık içini koyup kovalardı beni mutfaktan. Domatesin suyuyla kızaran ekmeği köşesinden dişleyerek küçücük somyama döner, Yenimahalle İlçe Halk Kütüphanesi'nden ödünç aldığım kitaplardan birine gömülürdüm. Mevsim yaz, hayat henüz güzel, annem hayatta, sebzeler doğal tadında ve ben çocuktum.

Az evvel kendi yaptığım karnıyarığın içinden aşırıp yine bir köşe ekmeğe doldurup yedim. Mevsim yine yazdı ama hayat yorucu, annem başka bir alemde, sebzeler sünger tadında ve ben artık yetişkindim. Neyse ki ruhumdaki çocuk henüz büyümemişti de bir Miyazaki animesi açıp sarma yapmaktan hâlâ zevk alabiliyordum...

24 Mayıs 2013 Cuma

YAZLIK SEZONU AÇARKEN ANIMSAMALAR

Üç gündür Ankara’da, 17 yaşımdan itibaren yaşamaya başladığım, evlenip başka bir şehre yerleştikten sonra sık sık gelip belirli süreler kaldığım, son birkaç yıldır da yazlarımı geçirdiğim evdeyim. Ev aynı, eşyalar aynı, komşuların çoğu aynı ama evin havası farklı; artık annem ve babam yok bu evde. O yüzden ilk günler hep biraz buruk geçiyor, ortama alışıncaya kadar anılar resmigeçit yapıyor gözlerimin önünde. Az önce de zaman tünelinde anılar arasında bir yolculuk yapıp geldim. Keşke dedim annem balkonda yeni açan ful çiçeğini gözleriyle severek dantelini örse, 4 yaşındaki kardeşim giriş katındaki bakkalın yan apartmandaki evine, 40 yaşındaki karısıyla evcilik oynamaya gitse, babam ceket cebine katlayıp koyduğu Cumhuriyet gazetesiyle mesai bitişinde eve gelse. Balkondan sepeti sallandırsak, Ahmet bakkal içindeki parayı alıp ekmek koysa, kimi zaman dükkâna insek, tadına baktığımız peyniri beğenmeyip kızdırsak, kıpkırmızı olsa suratı, ela gözlerini belertse, “git başka yerden al, gâvurun bebesi” dese. Bakkalın bitişiğindeki matbaanın giyotininin “güm güm” sesleri sakin saatlerde evi sarssa, arka bahçedeki cılız dutun verdiği üç-beş meyve yerlere dökülse, kömürlüğün nemli loşluğundan 3. kattaki dairemize teneke teneke kömür taşısak. Bitişik komşu Kifo kapı aralığından bir tabak baklava uzatsa, meraklı Hafizanım ayak sesimizi duyar duymaz göz deliğinden erketeye yatsa, yaşlı Eminanım dar akşamdan misafirliğe gelip sık sık saati sorsa, uyku vakti gelince “Saat on, yatağa kon” diyerek gitse.   Telefon etmeye yan apartmanın altındaki kebapçıya gitsem, sahibi Mehemmed emmi ben konuşurken çaktırmadan kulak kabartsa, üçüncü katta oturan ve tüm dairelerin sahibi olan varyemez ve pasaklı amcanın kırmızı saçlı, çilli ve pasaklı karbon kopya üç çocuğundan erkek ve en şapşal olanı pencerenin pervazına oturup çitlediği çekirdekleri yoldan geçenlerin kafasına atsa. Tek kanallı siyah beyaz TV’de “Uzay 1999”u, “Tatlı Cadı”yı, “Kaçak”ı izlesek. Bahar gelince şimdi otoparka dönüşmüş apartman bahçelerindeki leylaklar açsa, havayı koklayarak okul yoluna düşsem. Eski mahallede kalan arkadaşlarımın özlemine üniversiteli olmanın heyecanı karışsa. Her şey daha zor, daha ilkel ama daha güzel olsa, gelgelelim olmuyor işte, bir "Yeni Türkü" şarkısı söylemenin zamanıdır öyleyse: “Biz büyüdük ve kirlendi dünya…”

4 gündür internetsizdim, bu sabah yeni bağlantım sağlandı, "oh" dedim. Görüyorsunuz internet kafa dağıtan birşey, o olmayınca anılara fena dalıyor insan. Artık yaz sonuna kadar bloggeriniz sizlere Ankara'dan seslenecek ama Ankara yazılarına başlamadan önce okul çağında çocuğu olanlar için bir okul tanıtımı yapalım, gündelik hayata sonra geçeriz. Kitapsız, kahvesiz, okulsuz ve internetsiz kalmamanız dileğiyle...

 

Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği tarafından kurulan BÜMED Merak Eden Çocuk Anaokulu ve İlkokulu, Arnavutköy'den sonra şimdi de Çekmeköy'de ikinci şubesini açıyor. Eğitim dünyasına farklı bir bakış açısı getirmek üzere yola çıkan Merak Eden Çocuk Okulu, 150 yıllık geçmişi olan Boğaziçi Üniversitesi'nden aldığı kültürel ve bilimsel mirası, uzman eğitimcilerinin dinamizmiyle birleştiriyor. Okul merak eden, hayata olumlu bakan, öğrenme sürecinden keyif alan, kendine güvenen, mutlu bireyler yetiştirmeyi hedefliyor. Çekmeköy'deki ilkokulun anasınıfları ve 1. sınıfları için kayıtlar halen devam ediyor.

7 Mayıs 2013 Salı

KUMAŞ KAPLI ANILAR

Malum Antalya'da yaşıyorum ve havalar beklediğimizden de erken ısındı bu yıl. Hal böyle olunca sürekli oturduğum kanepenin üzerine örttüğüm el örgüsü yün örtü sıcakla birlikte isilik yapma kıvamına geldi, kaldırdım. Bu defa da şorta geçiş yapan bacaklara kanepenin döşemesi sıkıntı verdi. Şöyle yumuşak, serin birşeyler bulmak için yüklüğün kapağını açtım, açtığıma pişman oldum. Kış boyunca fazlalık diye ne bulduysam tepmişim içine. İş çıktı mecburen, döktüm yüklüğü yerleştirdim bir güzel, bu arada en dipte bir yerlerde elime yukarıdaki kare kumaşlardan oluşmuş çakma patchwork örtü geçti. Ne zaman diktiğimi hatırlamıyordum ama kareleri oluşturan kumaşlara bakılırsa hayli eski olsa gerekti ve kendileri amacına pek uygundu. Örttüm kanepeye, aldım kitabımı, serin serin yayıldım. Lakin her bir kareye bakıp anılara dalmaktan kitabı okuyamadım. Şu lacivert üstüne minik kırmızı çiçekli pazen kumaş mesela, üniversitede okurken pek yaygın olan pazen giyme hevesiyle alıp kendime ayak bileklerime inen bir etek dikmiş, pek de keyifle giymiştim. Komşusu olan portakal renkli çiçekli kumaşı ise evlenip Denizli'ye gittiğimizde kiraladığımız hiçbir mimari stile uymayan saçmalıktaki evimizin, antresine amaçsızca yapılmış bir metrelik girintiyi kapatmak için perde dikmek üzere almıştım. Sonra desenini pek sevip perdeden caymış kendime kloş, anvelop bir etek yapıvermiştim. Ucu görünen kot kumaşı benzeri, beyaz çiçekli mavi kumaştan ise şahane modeli olan bir elbisem vardı. Uzun uzun uğraşarak dikmiş, ceplerine zımbalar bastırmış ve pekçok kişinin takdirlerini duymuştum ilk giydiğimde. O kadarla kaldı, ilk yıkamada o beyaz çiçekler solup gitti, elbise alaca bulaca birşey, onca emekse heba oldu. Düz mavi kumaştan oğluma denizci şortu ve gömleği dikmiştim 3-4 yaşlarındayken, ne kadar yakışırdı, üstündeki kalpli ve yine benzer puanlı kumaşlar ise kombin edilmiş bir etek-bluz takımıydı. O da beni aldı ilk öğretmenlik yıllarımda çalıştırdığım halk müziği korosu konserine götürdü. Müzik dersi bile olmayan okulda iki arkadaş, konservatuara devam eden eski bir öğrencimizin yardımıyla koskoca bir koro çıkarmış ve okulun yıl sonu gecesinde çok güzel bir konser vermiştik, üzerimde o kıyafetin olduğunu fotoğraflardan hatırlıyorum. O koca koca güllü siyah kumaş ise neredeyse küçük bir çadır ebadındaki kloş etekliğimdi, sıcak Antalya yazları için pek kullanışlıydı, tepe tepe giymiş sonra da minder yapmıştım. Sanırım kendi de daha önceki yaşamında döşemelik kumaştı:)

Daha fotoğrafta görünmeyen bir sürü kumaş, bir sürü anı var ama dalarsam boğulacağım. Şimdi çıkıp alışveriş yapmam lazım. Haftasonu hoş bir seyahate hazırlanıyorum, biletimi de almam lazım. O yüzden kalın sağlıcakla şimdilik, hep güzel anılarınız gelsin aklınıza...

23 Nisan 2013 Salı

23 NİSAN KUUTLUU OOLSUUN!..



Tüm çocukların ve ruhu hâlâ çocuk kalanların bayramını kutluyorum...
Başkentin ilkokullarından birinde bitirdim ilköğrenimimi, dolayısıyla küçük bir şehirdeki kadar şansım yoktu, hiçbir 23 Nisan'da geçit törenine katılamadım. Oysa nasıl isterdim stadyumun yürüyüş pistinde havalı havalı yürümek, şeref tribününün önünden geçerken kafaları protokole doğru çevirip "hehe Cumhurbaşkanı bana bakıyor yav" diye sevinmek. Sahi kimdi ki biz ilkokuldayken Cumhurbaşkanı-şimdi Google'dan baktım, Cemal Gürsel ve Cevdet Sunay imiş-bayağı eskimişiz yav:) Üstelik sadece 23 Nisan değil takla bile atamayan kütük esnekliğindeki bedenim nedeniyle 19 Mayıs törenlerine bile dahil olamadım, kadere bak. Bütün numaram bir 10 Kasım günü mikrofondan şiir okumak ve Türkiye'nin ilk trafik parkı bizim ilkokulun bahçesinde açıldığı için açılış töreninde yaya görevini üstlenmekten ibaret kaldı. Oysa 1. sınıftayken ev sahibimizin kızı Ayşe'nin 23 Nisan'da giyeceği gelincik kostümü için yapma çiçek aramaya giderken onun kadar heyecanlanmıştım. Ayşe de genç yaşta çekip gitti ya bu dünyadan, mekânı Cennet olsun, birkaç yıl evvel oturduğumuz evi aramaya çıkmıştım da fotoğraf çekerken pencereden annesi görmüş, beni vergi memuru sanıp korkmuştu. Kim olduğumu söyleyince koşarak bahçeye inmişti, Ayşe'yi ve annemi anıp birbirimize çaktırmadan ağlaşmıştık. Bir de bizim sınıfta bol miktarda yavrukurt vardı. Ne öğrenirlerse sınıfta uygulamasını yaparak bize öğretir, her bayrama da gedikli olarak katılırlardı. Kıskanırdım vallah:) Abuk sabuk sözleri olan bir yavrukurt şarkısını sınıfcak bellemiştik:

"Kingan gulu gulu vassi
Kingan guuu, kingan guuu
Eeelaaa, ela seeela, ela seela eelaa ooo
Polivoli polivoli polivoli
Gumpak gumpak gumpak heyy!"

Aman yarabbim neydi bu?
Aynı müzikle "Sabahları erken kalkar yavrukurt" diye başlayan şarkıyı da öğrenmiştik esasen ama bu neceydi acep?  3. dizedeki "ela, ela sela" sözcükleri Elenik çağrışımlar yaptırmakta Allah muhafaza :) He işte, yavrukurt bile olamadım anlayacağınız, sıradan, düz, siyah önlüklü bir "Çalıkuşu" olarak bitirdim ilkokulu. Allahtan Firdevs öğretmenim beni pek severdi-nur içinde yatsın-adımı o takmıştı "Çalıkuşu" diye, bir an yerimde duramadığımdandır zahir. Neyse işte, diyeceğim içimde uktedir, şimdi bizler için bir tören yapsalar da uğur böcüü kostümü giyip yürüsem ya da bandonun tamburmajörü olsam. Aslında en uygunu "leylak kız" kıyafeti olurdu ama tren kaçtı artık :)

23 Nisan'ın benim için başka bir anlamı daha vardır. Kızkardeşimin dünyaya geldiği gündür ki, bir diğer bayram sebebidir. İyi ki doğdun kardeşim, arkadaşım, büyük çocuğum. Sağlıkla ve huzurla yaşa...

6 Nisan 2013 Cumartesi

KUZUKULAKLI ANILAR


Leylaklar açmaya başlamış, tabii Antalya'da değil. Burada açmıyor bu meret, açamıyor. Birkaç cılız ağaç dışında görmedim zaten. Bu yukarıdaki kolajda yer alan fotoğrafları da sağolsun arkadaşlar yolladı, aslını bulamıyorsun bari fotoğrafıyla avun dediler. Hani sizin yakınlarınızda da varsa leylak ağaçları yolladığınız fotoğraflar itinayla muhafaza edilir :)

Geçen gün pazarda kuzukulağı buldum, bir demetçik ve az evvel başka bazı malzemelerle karıştırıp yarısını salata yaptım. Kalan yarısını da çocukluğumu düşleyerek yedim. Herbir yaprağın mayhoş rayihası ağzımda dağıldıkça ilkokul yolumun üstündeki iki katlı evin çitlerinden yolduğumuz kuzukulaklarını hatırladım. O eve kadar hızla seyreden adımlarım kuzukulaklı çite yaklaşırken yavaşlar, çitin önünde duraklar, aceleyle biraz yaprak toplayıp ağzıma tıkar, çiğneyerek yola devam ederdim. 5 yıl boyunca okul yolumun yarısına eşlik eden o tat bugün yine gelip beni buldu. Okula ulaşmak için tırmandığımız, aslında hafif bir rampa olan ama bize Himalaya Dağı gibi görünen yokuşu, hemen yanındaki Avrupa Pastanesi'nin prenses pastalarını, köşedeki mobilyacının bahçesindeki havuzun fıskiyesinde hoplayıp zıplayan pingpong toplarını, okulun önüne birikmiş seyyar satıcıları, karşıdaki köhne bakkal dükkanında satılan ve "zunkla şekeri" denen ama içeriğini bugün bile tam anlayamadığım şekerleri, leblebi tozlarını, beslenme saatinde zoraki içirilen sinek ilacı kokulu iğrenç sütleri, komik hademenin "uçuyor bunlar, kaçıyor bunlar" diyerek dağıttığı ördek şeklindeki açmaları, Atatürk'e ikiz kardeşi gibi benzeyen müdürü, sevgili Firdevs öğretmenimi  hatırlayıverdim. Hafıza bir garip kutu işte, hangi vesileyle nereden ne çıkacak belli olmuyor.


Cuma akşamı 160 kişilik 4 farklı korodan "Carmina Burana" kantatını dinledik Antalya Senfoni Orkestrası eşliğinde. Tek kelimeyle şahaneydi. Keşke içeri girip çıkan insanlar, yüksek sesle konuşan küçük çocuklar, icra sırasında yerli-yersiz alkışlar, arada bir sesi duyulan telefonlar da olmasaydı da dikkatimizi daha yoğunlaştırabilseydik. Her şeye rağmen kulaklarımızın pası silindi, devamını diliyor, Pazarınız güzel geçsin diyorum...

20 Şubat 2013 Çarşamba

EVVEL GİDEN AHBABA SELAM OLSUN ERENLER...

Dün akşamüstü çalan telefonun ekranında gördüğüm isim aslında tatsız bir durumun peşin habercisi gibiydi. Yılların aile dostunun kızıydı arayan ve verdiği haber annesinin ölüm haberiydi. "Vakitli ölüm", "Allah gençleri korusun", "uzun süre yatıp kalmadı" gibi beylik teselli laflarını sıralayıp telefonu kapattıktan sonra çöktü içime acı. Giden sadece Şefika abla değildi, çocukluğumun ve ilk gençliğimin büyük bir bölümü de onunla birlikte gitmiş ve bir devrin kapanmasına ramak kalmıştı. 


Hiçbir sözcük Şefika ablayı yukarıdaki fotoğraf kadar net tanımlayamaz. Uykuda olmadığı saatlerde elinin uzantısı haline gelmiş sigarası ve koyu demli çayıyla, kucağında kardeşim, sandalyesini paylaştığı oğlu ve hemen her akşam TV'sini ve konukseverliğini paylaştığı komşularıyla-ki soldaki annem olur, fotoğrafa sığmayan daha kaç kişi var kimbilir-gençliğinin ve çalışkanlığının doruğunda, başı dik Şefika abla. Adeta komünal bir yaşam sürdürürdük biz sosyal konut tipi yapılmış apartmanımızda. Aynı uzun balkona yanyana sıralanmış 6 dairenin dış kapısı yazları ardına kadar açık olur, kış gelince soğuk nedeniyle kapansa da anahtar üstünde bırakılırdı. Çoğu zaman zili çalmak gereğini bile duymadan açıp girerdik komşu teyzelerimizin evine. Annem evde yokmuş ne gam, ihtiyacımı Şefika abla rahatlıkla karşılardı. Karnımı doyurur, üstümü başımı ütüler, gerekirse harçlığımı verir okula yollardı. Yazları şölen gibi geçerdi o ortak balkonda. Her öğlen Şefika ablanın kapısının önüne sofra kurulur, herkes evinden Allah ne verdiyse getirir, kahkahalarla yenir içilirdi. Bazen hovardalıkları tutardı C Blok, 3.kat kadınlarının. "Bugün dışardan yiyelim" derlerdi. Satın alma görevlisi yine Şefika abla olurdu, ben de çırağı. Birlikte 5.duraktaki dönerciye gider, paketleri yüklenir gelirdik. Bir öğlen olsun bulaşık derdi olmadan yemek yemek mutluluklarını arttırırdı o hamarat kadınların. Otomatik çamaşır, bulaşık makinesiz, kalorifersiz yıllardı o yıllar. Elektrik süpürgesi tek komşuda vardı ve arife günleri bütün dairelerin halılarıyla müşerref olurdu o makine. Evimize aldığımız buzdolabı yıllarca pek çok komşuya buz ve soğuk su servisi yapıp kıymalarını, etlerini buzluğunda misafir etti. Bizim katın ilk TV'si Şefika ablaların evine girdi ve zaten 3 çocuk, anne-baba, babaanne ve ölen görümcenin kızıyla yeterince kalabalık o küçücük daireye bir de her akşam komşular musallat oldu. İstiklal Marşı ile başlayıp "TV'nizi kapatmayı unutmayınız" yazısına kadar geçen süreçte galonlarla çay içilip paketlerce tütün tüketildi. Çok yoruldu, çok üzüldü, çok kahırlandı Şefika abla ama bunu yalnızca onu yakından tanıyanlar anladı. Hayata hep dimdik ve herkese-kendisini çok üzenlere bile-hep aynı mesafede kalmayı bildi. O dertlerini yalnızca annemle, çayıyla ve sigarasıyla paylaştı. Birlikte yaz tatilleri geçirdik; ömrümün ilk İstanbul seferinde Şefika abla vardı yanımızda. Kadıköy'ün henüz doğallığını yitirmemiş eski sokaklarından birindeki eski, ahşap İstanbul evinde torununa destek vermek için gelmiş kayınvalidesinde misafir olmuş, gittiğimiz gezmeden geç döndüğümüz için Müyesser teyzeden sıkı bir azar işitmiştik. Sonra rutin Amasra tatillerimiz; arasıra yanımızda başka komşular, başka ahbaplar olsa da değişmeyen eşlikçimiz hep Şefika abla ve Ayhan Işığın biraz formsuzu diyebileceğimiz kocası İhsan amcaydı. Bir akşamüstü kaldığımız ahşap pansiyonu çatırdatan depremi de birlikte yaşamış, aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz sandal gezisinde çekimin hemen sonrası yanımızdan geçen motorun savurduğu dalgayla devrilme tehlikesini de birlikte atlatmıştık.


Şefika abla önde yine sigarasının dumanlarını savururken annem de çakma Gina Lollobrigida olarak ondan aşağı kalmamış. Siyah güneş gözlükleri hayli janti ve annemin havuz yaka elbisesi de. Ben yine muhtemelen "Mavi Kırlangıç" isimli dergime gömülmüşüm, deniz derya umurumda değil ve babam Lubitel'i ile fotoğraf çekerken arkadaki İhsan amca da belli ki küreklere asılmış.

Fotoğraftakinden çok daha küçüktüm, bir arife günüydü. Yarım gün ders yapıp eve gelmiş annemi evde bulamamıştım. Kapı kilitliydi ve anneannem dahi ortalarda yoktu. Hamile olan ve iki gündür yataktan çıkamayan annemin başına bir iş geldiğini ve hatta öldüğünü düşünüp müthiş bir paniğe kapılmış çantamı bir kenara fırlatıp avaz avaz ağlamaya başlamıştım ki Şefika abla koşup geldi. Annem düşük yaptığı için hastaneye kaldırılmıştı, beni sakinleştirip evine götürdü. Elimi yüzümü yıkayıp karnımı doyurdu ve sonra elimden tuttu, birlikte çarşıya gittik. Hiç unutamadığım pembe kareli bir kumaş ve pembe düz bir kumaş alıp eve döndük. Ben o gece onlarda uyudum, o sabaha kadar oturup bana bayramlık pileli bir etek ve üstüne bluz dikti. Uyandığımda babam gelmişti, Şefika ablamın diktiği bayramlıkları giyip annemi hastaneden almaya gittik. Bundan daha mutlu bir bayram geçirmedim sanırım. 

Bu yazı çok uzar; öyle çok anı, öyle çok yaşanmışlık, öyle çok emek, öyle çok sevgi var ki. Masumiyetin ve çıkarsız ilişkilerin neredeyse ortadan kalktığı günümüzde o yılların son kalıntılarıydı onlar. Birer birer gidiyorlar. Güle güle Şefika abla, dünyada yakalayamadığın huzuru belki orada bulursun. Anneme selam söyle ve lütfen  kavuşma sevinciyle fazla dedikodu yapmayın tamam mı? Hep içimde bir yerlerde olacaksın...

4 Ocak 2013 Cuma

BİR AİLE ALBÜMÜ OLARAK ISPANAK


Dumanlı postacı (ağzının kenarından hiç eksik olmayan ve sürekli düdüklü tencere gibi buhar salarak içtiği sigaradan dolayı) az evvel on yüz milyon bin tane kart getirdi. Çok mutlu oldum tabii ki ama bu yarınki yazının konusu olsun.

Az evvel ıspanak pişirdim, yaklaşık bir yıldır ilk defa. Akşamdan yıkanmış, pişmeye hazır hale getirilmişti. Uygun bir tencere aradım, bulamadım. Orta boy tencereler ya dolu, ya bulaşık makinesinin içinde kirliydi, yıkamaya üşendim ve dolaptan nisbeten küçük bir tencere bulup ıspanakları adeta tıkıştırdım içine, nasılsa pişerken erir, çöker diyerek. Ellerim bu çabayla meşgulken zihnim zaman sıçramasına uğradı. Annemin ıspanak pişirişine savruldum. Bizim evde ıspanak pişen günün menüsü sabitti: Ispanak, makarna, yoğurt. Ankara'ya henüz doğal gazın gelmediği ve bizim evde kalorifer tesisatının olmadığı zamanlardı. Annem buz gibi mutfağı daha da soğutmak istercesine yemek kokusu çıksın diye camı açar ve musluktan akan buz gibi suda elleri mosmor kesilerek bir yandan ıspanak yıkar bir yandan söylenirdi. O esnada mutfağa girmişsen hışımla camı kapatır "Soğuktan öleceğimize kokudan ölelim" diyerek zaten cinleri tepesinde olan annemi iyice kızdırırdım. Annem ıspanağı kocaman alüminyum bir tencerede (çelikler daha piyasada arz-ı endam etmemişti, o kuşağın Alzheimer olma riski yüksek, alüminyumun bu işteki payı doğruysa:) pişirirdi ıspanağı, ocağa koyarken ağzına kadar dolu olan tenceredekiler ocaktan inerken zayıflar, büzülür, ıspanaklar dipte birbirine sokulmuş bekleşirdi. Halen benim yazları gittiğim-şimdi ne yazık annemsiz ve babamsız olan-evin kocaman salonunun ortasındaki Şakir Zümre marka tuğlalı kok kömürü sobası harıl harıl yanar, buna rağmen gücü evin tamamını ısıtmaya yetmezdi. Salonun caddeye bakan bölümünün camlı kapılarını kışın kapatır, hava kirliliği nedeniyle balkona asamadığımız çamaşırları kurutma mekanı olarak kullanırdık. Çoğu zaman sabah buz tutmuş olarak bulurduk evin içindeki çamaşırları. Sanırım o yıllarda kışlar daha bir soğuk, daha bir amansızdı. Oturma bölümündeki sobaya yakın küçük masa yemek yerken yerden kazanmak için kanepenin önüne çekilir ve oraya her daim ben otururdum. Ispanağı sever miydim? O yıllarda hayır ama çocukken en sevdiğim yemekti. Yine zihin sıçramasıyla hatırladığım bir an; pembe renkli, sınıfları karşıdaki caminin kubbelerine bakan, kocaman bahçesinde Ankara'nın ilk çocuk trafik eğitim parkı olan, zemin kattaki kütüphanesine-o kütüphane Pazar günleri sinema salonuna dönüşür ve biz öğrenciler film izlemeye giderdik-eğri boyunlu bir adamın nezaret ettiği ilkokulumun üçüncü sınıfında olsam gerek. Bahçede ip atlıyor ve saçma sapan oyunlar uyduruyoruz atlarken. Mesela herkes en sevdiği artisti ya da rengi söylüyor atlama sırasında. Sıra yemeklere geldiğinde ben "ıspanak" diyorum ve herkesin yüzünde bir hayret ifadesi oluşuyor. Bırak Temel Reis'i, "Adam Olacak Çocuk'u, TV bile yok henüz, ıspanak da o nedenle "tu kaka" bir yemek. Ama ben seviyormuşum işte. Fil hafızam bunu da hatırladı soğan doğrayıp ıspanak keserken. Gittim-geldim bir yerlere, fena da olmadı. Şimdi de mutfaktan "ben piştim" diyen ıspanağın kokusu geliyor. Ocağı söndürmem gerek. Yukarıdaki fotoğrafın ıspanakla alakası yok tabii ki, bir demet ıspanak yerine Antalya'da dün akşamüstü Bey Dağları'na çöken renk cümbüşünü göstermek daha hoş olur diye düşündüm. İyi etmişim değil mi, haydi tıklayın da Bey Dağları'na savruluverin:)

26 Kasım 2012 Pazartesi

ŞURADAN BURADAN BİR PAZARTESİ YAZISI


Güneşli ve pırıldak bir Antalya sabahına uyandım ama içimde dışarı çıkma isteği yok bugün. Camdan içeri giren güneşin aydınlatıp ısıttığı kanepe cümle park ve cafelerden daha cazip gelmekte şu an. Günlük geleneksel işleri tamamlayıp bilgisayar başında da yeterince oyalandıktan sonra mutfağa gidip birkaç yıl önce Bülent Özveren'in yarışmasında kazandığım nostaljik görünümlü minnacık radyomu açtım, çağıldayarak şu türkü başladı: "Kahve olsam tavalarda kavrulsam/Toz duman olsam dağ başında savrulsam". Eşlik ederek ocağı silip eviyeyi ovdum, bulaşık makinesini boşalttım (aklıma gelmişken, kahveli blogumuzu ihmal etmiyorsunuz değil mi:). Sonra soyadı "Hatapçı" olan birinin hazırladığı program başladı. "Hatapçı" sözcüğünün çağrıştırmasıyla babamın anlattığı bir anı geldi aklıma. Babam ve birkaç arkadaşı epeyce gençken radyoda yayınlanan istek programından bir türkü istemeye karar vermişler. Maksatları türkü dinlemek değil dalga geçmek olduğu için istek mektubunun altına kendi isimlerinin yerine memleketlerindeki bazı kişilerin isim ve lakaplarını yazmışlar: "Umuş, Mavuş, Hatçana, İrecep, Hatapçı'nın Abdullah". O zamanlar dinleyici sayısı da, istek de bulunan sayısı da bu kadar fazla olmadığı için her istek çalınıyor. Bir süre sonra babamların istediği türkü de çalınmış ama şu anonsla: "Şimdi de Abdullah ve arkadaşları için çalıyoruz." :) Babam demişken "İmza: Kızın"la ilgileniyorsunuz değil mi, ilgilenin ilgilenin, sayenizde belki birkaç çocuk daha eğitim olanağı bulur. Haydi elim değmişken size kitabın tanıtım filmini yayınlayayım:


Yukarıdaki fotoğraf "ne iş?" diyorsanız anladığınız üzere Türkan Sultan'ın hayatını okumaktayım kendi kaleminden. Hiçbir zaman idolüm olmadı, ben Filiz Akın'cıydım ama kitaptaki fotoğraflara baktıkça ne kadar güzel bir kadın olduğunu farkediyorum. Anı ve biyografi okumayı her zaman sevdim, bunu da gayet keyifle okuyorum. Sultanın hayranı iseniz öneririm...

27 Eylül 2012 Perşembe

KEÇİ



Görsel: Cheerful Thrifty Door

İnternette gezinirken şu fotoğrafı görünce hatırlayıverdim birden keçinin benim hayatıma ne çok yamandığını:) Bu yamayı yapanlar yukardakini görseler Japon yapıştırıcısıyla yapıştırırlardı sanırım üstüme keçilik halini. Çok küçükken, henüz hatırlamadığım zamanlarla ilgili bir maceram var, yıllarca kahkahalar ve imalarla anlatıldı durdu. Zeytini çok severmişim, siyah zeytini. Öyle ki ilaçlar zeytinin arasına konup yutturulur, yemek yememekte ısrar edince zeytin-ekmekle kandırılırmışım. Günün 24 saati zeytin ver yesin durumu yani. Ben henüz 2 yaş civarındayken babam o yıllarda yaşadığımız Meriç'teki evin bahçesine birkaç kök sebze dikmiş, gübre olarak da keçi gübresi atmış. Bilmeyeniniz yoktur herhalde keçinin nasıl def-i hacette bulunduğunu, kendisi yukarıda sözü edilen yiyeceğe benzer biraz. Bendeniz ebeveynlerin meşgul olduğu bir ara sebze bahçesine dalmış ve gördüğüm keçi gübrelerini zeytin sanarak arpa ambarına düşmüş aç tavuk misali avuçlayıp avuçlayıp ağzıma götürmeye başlamışım. Bereket bir yandan da duyduğum sevincin etkisiyle avaz avaz "Zeytiniiii, zeytiniiiii" diye bağırmaktaymışım. Duruma ayılan annemle babam zeytinimsiler henüz ağzıma giremeden vaziyeti kurtarmışlar ama bu benim yıllarca "Keçi moku yiyen kız" olarak damgalanmama engel olamamış. Tabii sözkonusu olay allanıp pullanıp sülaleye nakledildiği için uzun zaman sofraya zeytin gelse ya da ufukta bir keçi görünse alaycı bakışlar üzerime üzerime yöneldiler. Hâlâ ara sıra hatırlatılır.

"Keçi moku yiyen bebe"den "Cinara Keçisi"ne ilkokul yıllarında dönüştüm. Çok hareketliydim; sürekli evin içinde bir oraya bir buraya seğirtir, ders çalışırken salonda metrelerce yürür, yüksek bir yer görünce tırmanır sonra atlardım. Bu nedenle anneannem ve büyük teyzem tarafından "Cinara Keçisi" ünvanına layık görüldüm. Cinara Keçisi ne menem bir şeydir veya böyle bir keçi türü var mıdır bugüne kadar bilmek kısmet olmadı ama hareketli bir yaratık olduğu malum. İçinizde bir bilen varsa ve beni de bilgilendirirse çok mutlu olacağımı belirteyim.

Sonra efendim baştaki "Cinara" nitelemesi kaldırıldı ve ben yalın halde keçiye dönüştüm. Sülaleden birçok kişi beni bazen "Keçi", bazen "Çeçi" olarak çağırmaya başladı. İşin garibi keçilere atfedilen inattan bende eser yoktu. Hayatımda tek bir olay yaşadım inadımla başardığım belki ondan mülhemdir. Bir yaz tatilinde Konya Ereğli'deki Dokuma Fabrikası'nı ziyarete karar verdi evinde misafir olduğumuz annemin akrabaları. Esas amaç bizi gezdirmekti ama çocuklara sakıncalı olabilir diye benim evde kalmama karar verildi. Öyle bir olay çıkardım ki, bir daha öylesini hiç başaramadım. "Ben de gitcaaaaaaaam" diye yırtınmam Gülbahçe semtinin tüm evlerinde yankılandı da ağlamaktan kızarmış gözlerim ve şişmiş suratımla taktılar yanlarına götürdüler. Ha ne gördün derseniz hiç kayda değer birşey yoktu ama işte muhtemelen benim keçilik oradan gelme. 

Velhasıl bu yazıyı okuyan sülaleden biri varsa fotoğrafa ve okuma aşkıma atfen lakabımı "Okuyan Keçi" olarak değiştirebilirler şeklinde bir öneride bulunayım istedim, hiç olmazsa daha entellektüel bir nitelemeye sahip olmuş olurum böylece. Saygılar efendim...

12 Eylül 2012 Çarşamba

TA-VUK


Şimdi bugün 12 Eylül ya, aklıma geldi. 80'li yılların başında Evren ve devlet erkanı sık sık yurt gezilerine çıkardı. Bizim illere geldiği zaman da öğrencileri peşimize takıp havaalanı civarına karşılamaya giderdik zorunlu olarak. Önde biz öğretmenler grubu arkada yüzlerce ergen, kendimi "Fareli Köyün Kavalcısı" gibi hissederek yürürdük onca yolu. Daha medeniyet tam gelmemiş havaalanı civarına, kaldırım falan hakgetire.  Vızır vızır işleyen bir trafik, dersten kaytarmış olmanın hazzını yaşıyan bir sürü deli kan, laf söz dinlemiyorlar. Ve yan tarafta vali ve diğer üst düzey görevliler. Başlarına bir iş gelmesin, yola çıkmasınlar diye bir arkadaşımla birlikte öğrencileri düzene sokmaya çalışırken sınıfın en müzevirlerinden biri ağzı bir karış kulaklarında geldi yanımıza. "Hocam, hocam" dedi arkadaşımla bana. "Var ya, vali bey dedi ki, hocanımlar da tavuk gibi yolun ortasında dolanıp duruyorlar dedi".

O zamandan beri ne vakit havaalanı civarına gitsem kendimi tavuk gibi hissederim:))

16 Ağustos 2012 Perşembe

KOCAMAN BİR YILDIZ KAYDI


İlk sesiyle yer etmişti hayatımda; küçücük bir kızdım, henüz ilkokulun ilk sınıflarında. Akşamın olmasını bekler, radyonun başına yerleşirdim. Reklam programları arasında "Uğurlugiller" skeci yayınlanırdı ve ben buna bayılırdım. Metinlerini Selçuk Kaskan'ın yazdığı bu kısa radyo oyunu yetişkin iki çocukları olan ve evin emektarı Arap Bacı ile birlikte yaşayan bir aileyi konu alırdı.  Müşfik Kenter değildi o zaman benim için sanatçı, evin babası Salim Bey'di. Karısı Nebahat Hanım'ı Yıldız Kenter seslendirirdi ve ben onların kardeş olduğunu bilmez gerçekten karı-koca sanırdım soyadlarının aynı oluşuna bakarak (Şükran Güngör'ü de bir ara kadın sanmıştım:). Kızları Türkan'a o güzel sesiyle Çolpan İlhan can verirdi ve yurtdışında yaşayan oğul Doğan ise sanırım Genco Erkal'dı. Yaşlı bir kadın olduğuna yemin edebileceğim Arap Bacı Kalfa'nın aslında oyuncu Tevfik Gelenbe olduğunu öğrenince çok şaşırmıştım. Sadece ben değil komşu teyzeler arasında da şaşkınlıkla karşılanıp günler boyu konuşulmuştu. Yıllarca devam etti "Uğurlugiller"in radyodaki yayını. Müşfik Kenter oturma odamızdaki sihirli kutudan süzülen aşina bir ses olarak hayatımıza girdi. Ve hep orada kaldı, aileden biri gibi, sanat dünyasının demirbaşlarından biri gibi,-bugün Asu'da yazısında değinmiş-Olympos'ta yaşayan ölümsüz bir tanrı gibi. Ondandır belki reel olarak hiç tanışmadığımız birinin ölümünün bu kadar acı verip bu kadar eksiklik duygusu yaratması. 

Uğurlugiller radyo oyunu sonradan TV'ye de uyarlandı ama ben artık büyümüştüm, izlesem de radyodaki kadar cazip gelmiyordu, seçenek çoktu çünkü ama Müşfik Kenter hâlâ en beğendiğim aktör olmaya devam ediyordu. Bu kez üniversitenin ilk sınıfındaydım. Soğuk bir kış günü evden çıkmış, önce-Ankaralılar bilir- Meşrutiyet Caddesi'nin dik yokuşunu tırmanmış bir süre sonra da inişe geçmiştim. Fena halde üşümüş, Ankara'nın o zamanlar berbat derecede kirli havasından genzim yanmış ve yorulmuştum. Bezgin bir şekilde ilerlerken karşımdan gelen adam beni "zınk" diye yerime çaktı. Uzun siyah paltosunun etekleri uçuşan, kalkık yakalarının arasından görünen müthiş karizmatik yüzündeki mavi gözleri adeta ışık saçan uzun boylu adama bakarken donup kalmıştım. Bir an "Ben bunu tanıyordum ama kimdi?" düşüncesi sardı kafamın içini, Müşfik Kenter olduğunu anladığım anda ilâh zaten yanımdan epeyce uzaklaşmıştı. Bir süre arkasından bakakaldığımı hatırlıyorum, sonra da Müşfik Kenter hep o bir anlık, uçucu ama müthiş etkileyici görüntüsüyle yer etti aklımda. 

Yıllar onun yüzüne çizgiler ekledi, ben yetişkin bir insan oldum ama sanatına olan hayranlığım, o güzel sesinin bana verdiği huzur duygusu hiç bitmedi. Ne yazık ki sahnede izleme imkanını bulamadım. Dedim ya, bana ölümsüz gibi gelirdi, hep erteledim fırsat olduğunda. Yine de en azından filmlerde, dizilerde seyretmek, sesini dinlemek bile büyük bir şans. Türkiye'nin değerleri arka arkaya yok olup giderken çocukluğumuzun, gençliğimizin birer parçasını da yanlarında götürüyorlar. Huzur içinde uyu güzel sesli kocaman adam, seni unutmayacağız...


2 Temmuz 2012 Pazartesi

BİR ŞİİRİN ANIMSATTIKLARI

Geçen hafta bir süpermarketin kitap reyonunda indirimliler sepetinden tesadüfen almıştım "Safran Mutfağında Aşk"ı. Saçımı boyatmak için kuaföre giderken o anda okuduğum kitap kalın olduğu için yanıma aldım ve boyanın süresi dolana kadar da 40 sayfasını okuyuverdim, umduğumdan çok daha iyiydi. Konu İran'da geçiyordu-yer yer İngiltere de giriyordu devreye-kahramanımız Meryem ve kızı Sara'nın öyküsünü okurken arka planda Şah Dönemi, Musaddık dönemi ve Humeyni dönemine geri dönüşlerle değiniliyor ve sosyal anlamda bir İran panoraması çiziliyordu. Beni asıl şaşırtan İran'a dair bir kitabın girişinde yer alan Matthew Arnold'un "Dover Sahili" isimli şiiriydi. Daha kitabı açar açmaz uzun süredir görmediğim bir tanıdığa rast gelmişcesine irkildim. Matthew Arnold adını ve Dover Sahili şiirini ilk duyduğumda 10 yaşındaydım. Tabii ki o yaşta ilgi alanım İngiliz Edebiyatı ve şairleri değildi, kıvırcık favorileri her iki yanağını da işgal etmiş, saçlarını ortadan ayıran bu İngiliz'i de hiç merak etmiyordum. Ama insan bazen ummadık bir yerde, ummadık bir zamanda ilgisiz bir bilgiyi beynine depo edip yıllarca orada saklayabiliyor, yıllar sonra karşısına bu bilgi yine ummadık bir yerde çıkınca da binbir çeşit anı şeker kavanozuna düşmüş karınca misali beynine hücüm ediveriyor.

10 yaşımın ilk ciddi anlamda sayfiyede geçirilen yaz tatiliydi Amasra seyahatimiz. Henüz el değmemiş, endüstri artıklarına bulaşmamış, bakir mi bakir, güzel mi güzel bir beldeydi o yıllarda Amasra. Benden birkaç yaş büyük, artık genç kız olan çok sevdiğim teyze kızım da bizimle birlikte gelmişti ve o yüzden iki kat mutluydum. Kendime şirin  Arap kızı formunda şişme bir bebek almış, annemin diktiği plaj kıyafetlerimi özenle valizin bana ayrılan köşesine yerleştirmiş ve o zamanlar epey virajlı olan Ankara-Amasra yolunu otobüste yanyana oturduğumuz teyze kızımın kucağında çokca uyuyarak katetmiştim. Sersemlemiş bir şekilde Amasra'ya ulaştığımızda denizin hemen kıyısındaki pansiyonumuza yerleşmiş, kumlu plajda ayaklarımı sürüyerek biraz dolaşmış sonra da yorgunluktan sızmıştım. Sabah adeta birisi dürtmüş gibi erkenden uyanmış ve denizin üstünde muhteşem bir şekilde doğan güneşi görünce ağzım açık pencerenin önüne çakılıp kalmıştım. Ömrümce unutamadığım bir gündoğumudur o. Sonraları Amasra yaz tatillerimizin değişmez mekanı haline gelince onlarca defa güneşin doğuşuna ve batışına şahitlik etsem ve her seferinde hayran kalsam da o ilk gün hafızamda özel bir yere kayıtlıdır. Güneşin doğuşuyla başlayan tatilimiz deniz sefalarıyla, Amasra'nın bir güneşli, bir yağmurlu değişken havasıyla neşe içinde geçip gitmişti. Mısır yapraklarından yapılma çantalar, çarşı içindeki ahşap objeler satılan dükkanlardan kürdan kuyrukla tahta fareler almış, yürüyüş yaptığımız yolların kenarlarından dudaklarımız morarana kadar böğürtlen toplayıp yemiş, devasa tripotları şaşkınlık veren mendireğin ucundaki daimi yerinde denize sarkıttığı oltasıyla gün boyu balık tutan annemin amcasının esprilerine gülmüş, halamın bronzlaşmak için denediği tarifin amonyağından bilinçsizce derin bir nefes çekerek ömrüm boyu unutamayacağım bir koku tecrübesi yaşamış, kısacası günleri günlere eklemiştik. Böyle günlerden birinde çarşı içinde karşımıza çıkan küçücük, salaş kitapçı dükkanına girmiştik teyze kızımla. Niyeti bana bir kitap almaktı ve fazla seçeneğimiz de yoktu. Tezgah üstündekileri şöyle bir karıştırmış ve ismi hoşuma gittiği için minik bir kitap seçmiştim: "Leylek Dede". Muhtemelen ya ikinci eldi ya da uzun süredir vitrinde duruyordu, kapağı solmaya yüz tutmuştu çünkü. Daha pansiyon odasına adımımı atar atmaz okumaya başlamış ve ertesi güne bitirmiştim. Artık o kitap benim ergenliğime damga vuracak unutulmaz kitaplardandı, kimbilir kaç kere okumuştm döne döne. Sonraları filmini de izlemiştim, Judy Abbott ve Jarvis Pendleton'u ete kemiğe bürünmüş görmek ilginç gelmişti. İşte o kitapta geçiyordu İngiliz şair Matthew Arnold ve "Dover Sahili" şiiri. Kırmızı kapaklı bir kitaptı, Judy onu Lock Willow çiftliğine tatile giderken yanında götürüyor ve bahçede unuttuğu bir gün kitap yağmurda kalıyor, kapağın rengi iç sayfalara geçiyordu. Bugün bile kelimesi kelimesine hatırlarım kitabı görünce verdiği tepkiyi: "Artık Dover Sahili'ni pembe dalgalar yalayacak". Tesadüf bu ya Matthew Arnold'un şiirleri "Safran Mutfağında Aşk"ın neredeyse kahramanlarından biri ve kitabın kapağı da tıpkı diğerinde olduğu gibi kırmızı. Bir bilinç çakışmasıyla ben bizim mahallenin kuaförünün kıytırık koltuğundan havalanıp Amasra'ya uçuverdim. Bir saç boyama süresince 10 yaşımın tatilini yeni baştan yaşayıverdim. Üstüne iki gün sonra bir de İran Kültür Günleri ziyareti yapınca "Hayat bazen tesadüften ibarettir" atasözünün de yeri geliverdi işte.

Bunca lafın üstüne diyorum ki kitap çok güzel, bulursanız okuyun. Belki sizi de alır bir yerlere götürüverir...

6 Haziran 2012 Çarşamba

NEREYE GİDER ANILAR?


Bugün bir arkadaşla Tunalı Hilmi'deki Flamingo'da buluşup kahve içtik. Kahvenin yanında minik bir çiçek süzgeci, içinde de çalı benzeri yeşil plastikten bir nesne vardı. Epeyce güldük bu absürd sunuma. Al kardeşim bir demet en ucuzundan papatya, kır boyunlarını, koy içine, illa çiçekli sunum yapacaksan bari sahici olsun. Traş fırçasına benzeyen bu yapay şeye ne hacet.

Diyeceğim o ki Flamingo'ya nostalji yapmaya gitmiştik ama orası da dekorunu değiştirmiş. Salon bölünmüş, masalar, sandalyeler yenilenmiş, lambrili duvarların yerini kahve fincanı desenli bir duvar kağıdı almış. Tamam modern ve güzel olmuş ama benim gözüm eski cam masaları, duvardaki panoları aradı. Neyse ki bakır üzerine kabartma flamingoları kaldırmamışlar, eskiden hatıra olarak duruyorlar hala. Bende anısı olan mekanların eski dekorlarıyla kalmasını istiyorum hep, bu konuda tutucuyum, ya da yenilenecekse eski ruhunu kaybetmeden yenilenmesinden yanayım, yabancılamamalıyım girdiğim yeri. Benimki de bir fikir işte, üstelik gençlik mekanlarım birer birer kapanırken Flamingo'nun dekor değiştirse de faaliyette olması da birşeydir. 

Akman için hala üzülüyorum, öyle çok anım var ki o pastaneyle. Önce Ulus'taki taşındı, hiçbir şekilde gitmeyeceğim bir yere, İstanbul yoluna. Oysa ben oranın loş ortamını, bakımsız görünümünü, ahşap vitrinlerini, turuncu sandalyelerini, yazın kenarına masa atılan kirli havuzunu, fıskiyesine konan güvercinleri, bir kısmı kopup düşmüş eski model ampullerini, arkanıza sotelenip konuştuklarınıza kulak kabartan bordo ceketli garsonlarını ne çok severdim. Üniversitedeyken okula yakın olduğu için boş saatlerde kaçıp gelirdik arkadaşımla. Menüye bakar, cebimizdeki kısıtlı parayla en fazla kahve içer, konuşur gülerdik. Sevgiliyle ilk buluşma yerimizdi, nişanlıyla uğrağımız, kocayla mola yerimiz. Bir bardak bozanın başında ne muhabbetler döndürürdük. Sonra Kızılay şubeye takılmaya başladık, ne zaman Kızılay'a insek çay molası verirdik kışsa vitraylı salonunda, yazsa küçük bahçesindeki at kestanesi ağacının altında. Sonra bir yılbaşında asılan elektrik ampulleri kısa devre yapmış ağaç yanıp kurumuş, kesilmişti. Hayatımda yediğim en güzel sosisli sandviçlerin yapıldığı yerdi orası, bir de vişneli pastası. Annemle yatağa düşmeden gittiğimiz en son mekan, yediği en son pasta, onu en son keyifli gördüğüm yer;  o gün oturduğumuz masaya ne zaman otursam annemin avucuna sıkıştırdığı parayla bize sezdirmeden hesabı ödemek için uzattığı kolunu görürdüm. Hepsi kilitlenmiş kapıların ardında, boşalmış bahçenin kirli taşlarında kaldı. 1936 dan beri süren gelenek şimdi uzak bir semtte, steril bir ortamda, anısız, ruhsuz devam edip gitmekte.

Eh vakit bu vakittir, sanırım yaşlanıyoruz ve bizimle birlikte şehir de yaşlanıp belleğini kaybetmeye başlıyor. Oysa vitamin takviyesiyle geçmişinin görkemini sürdüren şık bir hanımefendiye dönüştürülebilir, bazı değerler, bir şehri şehir yapan yapı taşları korunabilirdi ama olmuyor işte. Çarpık şehircilik, betonlaşmayı modernleşme sanan anlayış ve rant kaygısı kentleri ucubeye döndürürken anılarımızı da temel çukurlarına gömüveriyor...

3 Mayıs 2012 Perşembe

İĞDE


İğde; Yenimahalle, çocukluğum, ilk gençliğim, okuduğum okulun arka bahçesi, kaldırıma taşan çiçekli dallar, altında oturduğumuz taş duvar, Tayfun'un çaldığı gitar, "Çarşamba'yı sel aldı" türküsü, esriten koku, Ulukışla, dedemin bağevi, koca bahçeyi dolanan çitler, arıktan akan suya düşen kırmızı meyveler, dudaklara yapışan unlu tat, damağa batan sivri çekirdekler, yerken çalıştığım dersler, vazoda baharı müjdeleyen demet, dışarda  Hıdrellez coşkusu...

Çiçeklenmiş bir ağaç bunca şeyi nasıl hatırlatır insana?

Sokaklarda düş gibiyim
Ne içerde bir karanlık
Ne dışarda yalnızlığım
Küçük çocuk elleriyle
Bir sele çakıldakta
Pamuk sağar aydınlığım

Ağaçlarda sıcak iğde
Çekirdeği kıpkırmızı
Yılan gözü akar sanki
Akşam iner yüreğime 

Özer ARABUL

17 Nisan 2012 Salı

CANERİĞİNİN DAYANILMAZ CAZİBESİ


Bahar doludizgin sürmekte atını Antalya'da. Narenciye ağaçları çiçeklendi, sokaklar mis kokuyor. Bir ağacın saltanatı biterken öbürününkü başlıyor. Hafta sonu yağan yağmur Kıbrıs akasyalarının ponponlarını yıkayıp yerlerde sarı su birikintileri oluştururken süslenme sırası alev ağaçlarına, fırça çalılarına geldi. Çok geçmez gülibrişimler de başlar. Yalancı orkidelerin şenliğini kaçırmışım bile, dün sokağın birinde üzerinde tek-tük kalmış çiçekleriyle bolca yapraklanmış bir tane gördüm ki bu zamanının geçtiğine işarettir. Eh ne yapalım solan solar, kalan çiçekler bizimdir.

Sadece ağaçlara gelmez ki bahar, pazarlara, manavlara da gelir. Dün girdiğim markette küçük bir kasanın içinde yeni gelin edasıyla süzülen yemyeşil erikler göz kırptılar bana, lakin öyle kocaman bir yüzgörümlüğü istediler ki "Uğurlar olsun canım" dedim, "yarın üç kuruşa pazarlara düşersin, yüzüne bakan olmaz, kasıl dur orada, aşeren hamileler dışında sana yüz veren olmaz nasılsa bu fiyata". 

Erik dedim de aklıma geldi, yıllar öncesinden çok komik bir canerikli anım vardır benim aklıma geldikçe güldüğüm ve böyle birşeyi nasıl yapabildiğimize şaştığım. Sanırım ortaokulun ilk yılındaydım. Halam tiyatro bileti almış beni ve anneannemi tiyatroya davet etti. Oyunu bile netlikle hatırlıyorum; "Hırsızlar Balosu". Başoyuncusu da şimdi aşırı kilo alıp kel ve göbekli yaşlı bir adama dönüşen, o zamanlar ise bana son derece yakışıklı gelen Enis Fosforoğlu. Tiyatroya gidilirken özenilen yıllar, erkekler takım elbise-kravatlı, kadınlar abiye giysili, saçlar başlar kuaförden çıkma (o zamanlar fön çekilmez mizanpli yapılırdı), salona genel bir şıklık ve ağır bir hava hakim. Girişteki vestiyere numara karşılığı kürkler, paltolar emanet edilmiş, fuayedeki barda içki alan izleyiciler var falan, yani kısacası elit bir ortam. Şimdiki tiyatro izleyicisiyle(ben de dahil) alakası olmayan bir kitle. Neyse oyun başladı, biz en ön sıranın en ortasındayız üçümüz. Sahne tabak gibi karşımızda, Enis Fosforoğlu dik yakalı siyah kazağı, dar siyah pantolonu ve hırsız imajını güçlendiren siyah maskesiyle döktürmekte. Az zorlasak çıkmaya başlayan sakalının tellerini göreceğiz, o derece yakınız yani. Dalmış oyunu izlerken anneannem sol yanımdan dürttü, dönüp baktım dolma parmaklarını kırmızı taşlı bir yüzüğün süslediği tombul eli yengemden kalma büzgülü, kocaman siyah çantasının içinde. "Ne oldu" dercesine yüzüne bakınca o el avucu kapalı olarak çantanın içinden çıktı, aramızdaki koltukta oturan halamın kucağından sessizce geçti ve yavaşca benim kucağıma süzülüp elimin içine 7-8 kadar caneriği bıraktı. Mevsimlerden bahar, aylardan Nisan başı, caneriğinin en turfanda zamanı, benim en sevdiğim şey caneriği ve henüz hiç siftah yapmamışım. O karanlıkta bile sahneden süzülen ışıkla yeşil yeşil öyle bir parlıyorlar ki can dayanmaz. Adı da o yüzden caneriği olsa gerek:) Ne yapacağımı bilemeden halamın yüzüne baktım, o da bana baktı, aramızda sözsüz bir dayanışma gelişti ve içimizden sahnede ter döken Enis Fosforoğlu'na bir özür göndererek ilk eriği ağzımıza attık. Attık atmasına da muhallebi değil ki bu mubarek sessizce yiyesin. Bir çiğneyip bir birbirimize bakıyoruz, halam yavaşça soruyor: "Çatırtısı duyuluyor mu?". Anneannemin dünya umurunda değil, ağzı oynayıp duruyor, götürüyor erikleri, eh ses gelmediğine göre belli ki duyulmuyor, o zaman hücum:) Böyle böyle utana-sıkıla endişe içinde bir kilo eriği yedik. Haydi ben çocuk sayılırım daha, anneannem de yaşlı ama halam aklı başında kadın ne demeye bize uydu, bilemedim. Caneriğinin dayanılmaz cazibesi bu olsa gerek. Enis Bey halimizi farkettiyse ağzının sularını zor zaptetmiştir muhtemelen. Bunca zaman geçti, bu yaptığım şeyden hala utanırım ve olur a Enis Fosforoğlu bu yazıyı kazara okursa ondan ve sahne arkadaşlarından gecikmiş bir özür dilerim:))