.

.
.
Etkinlikler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Etkinlikler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2022 Perşembe

ANKARA ETKİNLİKLERİ 1 / 9 HAZİRAN

Neredeyse 2,5 yıl sonra "Yetti gari!" diyerek kapalı mekanda bir etkinliğe katıldım dün. Kız kardeş katkısının da olduğu bir belgesel için davetiyesi olduğunu ve gelip gelmeyeceğimi sorunca kısa bir tereddütten sonra "pilavdan dönenin kaşığı kırılsın" dedim. Zira hem belgesel çocukluğuma damgasını vurmuş Gençlik Parkı'nı anlatıyordu, hem de Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın yeni binasında gösterilecekti. Bir taşla iki kuş yani. Çantaya iki maske attım ve kız kardeşle buluşup yola koyulduk. 

CSO'da (ki şimdi tarihi salon olarak isimlendiriliyor o eski bina) ilk konsere gittiğimde ilkokuldaydım. Ankara'nın bir ilçesindeki devlet okulunda herkesin kolayca erişemeyeceği bir müzik lüksüne sahiptik. 4. sınıftaydım sanırım, her cumartesi son ders (o zamanlar cumartesi de yarım gün ders yapılırdı) müzikti ve ünlü müzik yazarı Faruk Yener gelir, müdür odasında bize müzik dersi verir, biz de sınıflarımızdaki hoparlörlerden dinlerdik. O yıl, sanırım Yener'in önayak olmasıyla okul olarak CSO'ya bir senfonik masalı, Prokofiev'in "Peter ve Kurt"unu dinlemeye götürüldük. Çocuk yaşımızda bize kocaman gelen salonun ileri yaşlarda gittiğimde hiç de o kadar kocaman olmadığını görecektim. Koltuklar şahaneydi yalnız, yumuşacık, adeta içinde kaybolmuştuk 😀 "Peter ve Kurt" ise muhteşemdi, ertesi haftaki müzik dersinde mandolin grubu bize Faruk Yener'in yardımıyla gösteriyi gidemeyenler için kendi çaplarında canlandırmışlardı. "Peter ve Kurt" hafızamda o kadar tatlı bir anı olarak kalmıştı ki birkaç yıl önce 23 Nisan nedeniyle Antalya Devlet Senfoni Orkestrası Selim Bayraktar'ın anlatımıyla senfonik masalı çocuklar için sahneye koyunca koşa koşa gidip onca çocuğun arasında keyifle bir kez daha izlemiştim. 

Yeni binanın inşaatı birkaç yıldır devam ediyordu. Cermodern'e her gittiğimizde arka planında uzay üssü gibi yükselen binanın ne olduğunu önce anlamamış, sonra CSO'nun yeni binası olacağını öğrenmiştik. Faaliyete geçtiğinde pandemi başlamıştı ve çok istememe rağmen Ankara'ya gelişlerimde görememiştim. Adeta koşarak gittim (esasen koşamam, yürüyerek gittim:). Bina uzaktan dev bir uzay aracı gibi görünüyor, yakına gelip içine girince de arı kovanına girmiş gibi oluyorsunuz. Zaten "Kovan" da diyorlarmış, cafesinin adı da Kovan Cafe.

Girişte hurdaların heykele dönüştürüldüğü bir açıkhava atölyesi var, kapının önündeki boğa heykeli de o atölyeden çıkma mıydı, bilemedim. 

Yukarıdaki fotoğrafta beni tebaamı selamlarken görmektesiniz 😃

Belgeselin gösterileceği salon iki kat aşağıda "Mavi Salon" adıyla anılmakta idi, henüz kapılar açılmadığı için mekanı kolaçan etmek için epey zaman bulduk ve bol bol fotoğraf çektik. "Başkent Kültür Yolu Festivali" nedeniyle CSO Ada binasında da bazı etkinlikler düzenlenmişti.



Ankaralı yazarların en ünlülerini masa başında görmektesiniz efenim, şunu belirtmeliyim ki Sevgi Soysal'ı hiç benzetememişler. Bir de biraz sinirli gözükmüyorlar mı sizce?

Epeyce oyalandıktan sonra kapılar açıldı ve "Anılardan Günümüze Gençlik Parkı" belgeselini izlemek üzere Mavi Salon'a teşrif ettik, pek hoş bir mekandı:


Gösterim sonrası satış mağazasına uğramayı ihmal etmedik, hoş objeler vardı ama fiyatları cüzdan yakıyordu, elimiz boş çıktık. 


Uzay mekiğinden ayrılınca etkinliklere doyamadığımız için Başkent Kültür Yolu Festivali kapsamında Büyük Tiyatro'da açılan "Kadın Kostüm Tasarımcıları Sergisi"ne de uğrayıverdik, kostümler çok görkemli ve şıktı:

Ee, daha ne var, hazır çıkmışken birkaç sergi daha görseydik. Belgesel gösterimi sırasında bahsedilmişti 2. Meclis'in Sığınak Binası'ndaki Mirza Kök'ün "Başkent'te Başka Kent" sergisinden, haydi o zaman 2. Meclis'e:


Burası 2. Meclis'in arka tarafındaki Sığınak Binası. Bir süredir sergi salonu olarak kullanılmakta imiş. Yine Başkent Kültür Yolu Festivali nedeniyle açılmış "Başkent'te Başka Kent" Sergisi. Sığınak biraz ürkütücü ve soğuktu ama düzenleme fotoğraflar çok güzeldi:



Gelmişken 2. Meclis'in güzelim yeşil bahçesinde biraz dolaştık ve o kadar yorulmuştuk ki ilk boş taksiyi çevirip eve doğru yol aldık.


Buraya kadar sıkılmadan geldiyseniz kutluyorum efenim, görüşmek dileğiyle...

25 Mayıs 2013 Cumartesi

AYAĞIMIN TOZUYLA

Malum Çarşamba'dan beri Ankara'dayım, internet bağlantımsa bu sabah sağlanabildi. Ben de o internetsiz 2 güne temizlik, kitapçı ziyaretleri, sergi gezme ve alışveriş halleri sığdırdım. Sona ermeden yetiştim diye sevindiğim Çağdaş Sanatlar Merkezi'ndeki "Hisseli Harikalar Kumpanyası, Sıra Dışı Objeler" sergisinde ne yazık ki bir gün evvel toplandığı için fena hayal kırıklığı yaşadım. Tek görebildiğim hâlâ duvardan indirilmemiş kapı kulpları koleksiyonu oldu:



Hazır buraya kadar gelmişken diğer sergileri gezeyim bari dedim ve "Yüzler ve İzler" isimli Gülizar Kılıç'a ait bir resim sergisini, Türkan Saylan anısına düzenlenmiş 41 ressamın 41 eserinden oluşan "41" isimli sergiyi ve çok beğendiğim bir fotoğraf sergisini dolaştım, aşağıdaki fotoğraflar son sergiden:


Mehmet Serhat Gürsoy


Ali Haydar Ceylan


Melih Sular


Melih Sular


Harun Özkara


Sebahattin Özveren
(Lale bu senin için olsun)


Ali Mermertaş


Seyit Konyalı

Efendim sanatsal etkinlikleri tamamladıktan sonra Piraye Cafe'ye uğrayıp katalog karıştırarak bir kahve içmeyi haketmiştim sanırsam:


Ve sonra en keyifli saatler; merkez ve şube Dost Kitabevi, YKY Satış mağazası ve İş Bankası Kültür Yayınları Satış Mağazası'nda standlar arasında kendinden geçme halleri. Epeydir kitapçı gibi bir kitapçıya hasret kalmıştım. Sonuç olarak üç ayrı poşette bir sürü kitapla çıktım.

Dün Ankara'da rüzgarlı ve hayli alerjen bir hava vardı. Kızılay'da ben dahil herkes hapşurmaktaydı, sonra başkaları da teyit etti bu durumu. Zaten ağaçlardan yerlere dökülmüş çiçek petalleri ve tohum zarfları durumu belgeliyordu. Alışveriş için dolaşırken bir başka etkinliğe denk geldik, insan bedenini tuval gibi kullanarak resim yapan bir genci izledik Karanfil Sokak'ta, sonuç aşağıdaki gibiydi; bir Van Gogh denemesi:


Eh 3 güne bu kadar etkinlik ancak sığdı, devamı takip eden günlerde diyelim ve güzel bir hafta sonu dileyelim cümlemize...

Not: Fotoğrafları tıklayıp büyütürseniz tadına daha çok varırsınız...


22 Mart 2013 Cuma

ŞİİR BİR İNATTIR*

 

Malumu âliniz dün Dünya Şiir Günü idi. Buradan hareketle Antalya'da geleneksellleşmiş bir etkinlik daha gerçekleşti. 16. Antalya Altın Portakal Şiir Sempozyumu başladı ve dün akşam da "16 Altın Şair" sergisinin açılışı ve takiben  Şiir Dinletisi yapıldı. Şiirden ziyadesiyle hoşlanan bir Leylak Dalı olarak böyle bir etkinliği kaçırmam mümkün değildi tabii ki. Nitekim başlama saatinden önce mekanda yerimi almıştım bile. 

Sergi açılışından sonra kokteyle geçildi. Racona uygun olsun diye aşağıda asker gibi sıralanmış kadehlerden bir tane edinip 16 yıl boyunca ödül almış şairlerin fotoğraf ve şiirlerinin yer aldığı posterlerin arasında dolaşmaya başladık.



Ben en çok Birhan Keskin posterinin önünde oyalandım, kadehimi O'nun ve şiirlerinin şerefine kaldırdım. Salonda aralarında Altın Portakal Şiir Ödülü jüri başkanlığını yapan Doğan Hızlan'ın da bulunduğu pek çok şair ve yazar vardı; Ahmet Telli, Cevat Çapan, Şükrü Erbaş, Mahmut Temizyürek, Latife Tekin gibi...


Kokteyl sona erince şiir dinletisinin yapılacağı salona geçtik. Dinleti başlamadan Doğan Hızlan Eray Canberk'in kaleme aldığı "Dünya Şiir Günü" bildirisini okudu ve 2013 Altın Portakal Şiir Ödülü'nü kazanan şairi açıkladı: Bağbozumu Şarkıları isimli kitabıyla Şükrü Erbaş.  Sonra da dinletiye geçildi. İlkin Ahmet Telli bize kendi şiirlerinden üç tanesini okudu sonra da Şenol Morgül'ün udundan dökülen nağmeler eşliğinde Sezai Sarıoğlu'nun dağarcığındaki şiirleri dinledik. Şiir aralarında Şenol Morgül "Kanatları gümüş yavru bir kuş" ile başlayıp "Ömrün şu biten neşvesi tam olsun erenler" ile biten olağanüstü güzellikte şarkılar söyledi. Hasılı çok güzel bir akşamdı.

 

Ve programın sonunda bu yılın Altın Portakal Şiir Ödülü'nü alan Şükrü Erbaş 21 Mart'ın aynı zamanda Aşık Veysel'in ölüm yıldönümü olduğunu belirterek O'nu anmak adına kısa bir anekdot nakletti: Aşık Veysel'e hayran bir hemşehrisi onun gibi şair olmak ister, sık sık ziyaretine gider fakat bir türlü meramını açık edemezmiş. Sonunda bir gün yine bir mecliste sohbet muhabbet sonrası Aşık Veysel'i yatağına götürme bahanesiyle yalnız kaldıklarında "Usta, ben de senin gibi ozan olmak istiyorum, ne önerirsin bana" diye sormuş. Aşık Veysel şu cevabı vermiş: "Gözel sev". Anısına saygıyla...

*Alıntı



18 Şubat 2013 Pazartesi

ETKİNLİK BÜLTENİ 3

Dikkat! Bol fotoğraf içerir, sabrınız varsa başlayın :)


Konuğumun Antalya'daki üçüncü tam gününde kentin doğu yakasına, Lara taraflarına uzandık. Düden Parkı'na gitmek niyetiyle bindiğimiz otobüsten inip biraz yürüyünce yukarıdaki manzarayla bayram etti gözlerimiz.


Ve az ilerleyince de Düden çayının denize dökülürken oluşturduğu bu harika şelaleye ulaştık. Epeydir gelmemiştim bu taraflara, misafirim sayesinde son halini görmüş oldum. Ben görmeyeli epey değişiklikler olmuş çevrede. 



Şehre sınır çizermişcesine  oluşan yoğun bulutlara, seyrine doyulmaz Bey Dağlarına, falezlerin heybetine, denizin pırıltısına bakarak güzel havanın tadını çıkarıp uzun uzun yürüdük park içinde. Sonra yine otobüse atlayıp batı yakasına çevirdik yönümüzü. Kısa bir yemek ve kahve molasının ardından bu defa benim de ilk kez göreceğim bir yere, sonbaharda açılan "Antalya Akvaryum"a giriş yaptık. Kapıda bizi durdurup bir fotoğrafımızı çektiler ve elimize bir kart tutuşturup çıkışta uğramamızı söylediler. Peluştan yapılma köpekbalığına yönelttiğimiz çapkınca bakışın ardından Akvaryum'un karanlık tünellerine daldık.


 Maskeli kelebek ve melek balıkları


 Minik akvaryum balıkları


Ne yazık ki adını öğrenemediğim solucana benzeyen uzun burunlu balıklar ve kamuflaj yeteneği gelişmiş deniz atları


Kalın camın ardında bile ürküten Müren Balığı. Lakin o koca gövdenin suyun içinde ahenkle dansedişi şaşırtıcı idi.


"Giselle" balesinde başrolü oynayacakmış gibi süslenmiş Aslan balığı


Tepemizde yüzen bir köpek balığı olsa da camdan tünellerde dolaşmak keyifliydi.


Tünellerin bağlantı noktasındaki ışıklı sarkıtlar


İsmini bilmediğim koca dudaklı balık :)


Kaş açıklarındaki bir batıktan çıkarılan İtalyan uçağı

Elbetteki tüm akvaryumları ve fotoğraflarını buraya koyamadım yoksa bu post metreler sürebilirdi ama çıkışta uğradığımız fotoğraf standında köpekbalığına çapkın bakış atarken köpekbalığına benzediğim fotoğraf için 15 lira isteyince suretimi onlara bağışladım ve Akvaryum gezimizi noktaladık.


İçeri girerken güneşli olan hava çıkışta bize şahane bir "Bulut Show" hazırlamıştı. O kadar yorulmuştuk ki eve gelince gitmeyi planladığımız Gitar Festivali'nin son konseri olan "Ahmet Kanneci" resitalinden vazgeçtik. Keyifli bir yemeğin ardından yorgun ayaklarımızı uzatarak Emin Alper'in "Tepenin Ardı" filmini izledik.

Konuğumun Antalya'da geçireceği son günde öğleye doğru evden çıkıp Falez Park'a yürüdük ve Seyir Cafe'ye yerleşip sırtımıza vuran güneşle ısınarak kahve eşliğinde  uzun bir sohbet gerçekleştirdik. 


Vakit öğleni bulunca acıktığımız farkettik ve şu aşağıdakilerle karnımızı doyurduk:


Ve ardından kapanış gününde son bir ziyaret için Cam Piramit'e Kitap Fuarı'na yollandık ki ne görelim, insanlar içeri girebilmek için koca yapının etrafını dolaşan bir kuyruk oluşturmuşlar. Sebebinin Soner Yalçın'ın imza günü olduğunu farkedince çaktırmadan araya kaynak yaptık. Aslında çaktırdık tabii ama kapıdaki görevli umursamadı. Soner Yalçın'la değildi bizim işimiz, Nedim Gürsel'in standına yöneldik ve kitaplarımızı imzalattık hayli yorgun görünen yazara. Eminim kafası başka yerlerdeydi zira adımın ikinci hecesini soyadıma ekleyerek yazdığı hitap bizi epeyce güldürdü.


Dayanamayıp aldığımız birkaç kitaptan sonra fuara veda ettik ve kümelenen bulutların haberini verdiği yağmura yakalanmamak için eve yollandık.  Evde bizi bekleyen fırına atılmaya hazır dil peynirli-pastırmalı bir kadayıf böreğimiz vardı, o pişene kadar çayımızı demledik ve indirdik mideye. 


Günün son etkinliği Göksel Baktagir-Komşu Grubu konseri idi, günün yorgunluğu ve kulakların pası Göksel Baktagir'in kanununun sihirli nağmeleriyle atıldı ve eve mutlu dönüldü.

Tam anlamıyla çok keyifli bir haftaydı. Konuğumun kim olduğunu merak edenler vardır eminim, kendisi "Bir Dilim Sohbet" blogunun sahibi sevgili Zero idi. Birlikte şahane bir 5 gün geçirdik. O şu an itibarıyle  evine ulaşmak için yolculuk ediyor, ben de arkasından su dökemesem de tez zamanda tekrar gelmesini diliyorum...

Not: Zero'nun hatırlatması üzerine eklemek istediğim bir durum var; 5 gün boyunca Zero'yu kereviz salatası, terbiyeli kereviz yemeği ve kuru patlıcan dolması ile besledim. Başka da birşey yedirmedim. Hatta giderken yanına yolluk olarak kereviz koyacaktım ama aceleyle unutmuşuz :) 

16 Şubat 2013 Cumartesi

ETKİNLİK BÜLTENİ 2

İki gündür sesim çıkmıyor diye evden de çıkmıyorum sanmayın. Bilakis aşırı etkinlikten dozaşımına uğradım, yazacak zaman bulamıyorum. Ne zamandır evde hapsolmuşum yahu, sonunda özüme döndüm :) Perşembe günü sevgili misafirim ve ben erkenden yollara düştük.


İlk uğrak yerimiz Börekçi Tevfik'in dükkanı oldu. Tevfik Usta'nın hamuru havada dansettirerek açıp neredeyse antika denebilecek bir fırında pişirip sunduğu şahane börekleri çay eşliğinde lüplettikten sonra yürüyerek Karaalioğlu Parı'na geldik. Puslu havada miradorlardan görünen manzara muhteşemdi:


Parkta attığımız turdan sonra yeni açılan Soba Müzesi'ni gezdik. İlginç bir müze olmuş; hem sergilenen değişik sobalar, hem mankenli canlandırmalar, hem de en üst kattaki oyuncak sobalar görülmeye değerdi.


Canlandırmalardan biri 12 Eylül darbesi sonrası sobalarda yakılan kitapları temsil ediyordu. Soba Müzesi Balbey Mahallesi Sobacılar Çarşısı içinde, giriş ücreti emekli, öğretmen ve öğrenciye 3, diğer kişilere 6 lira olarak belirlenmiş. 

Soba Müzesi'ni gezdikten sonra "Şiddete dur diyen 1 milyar kadından biri ol" organizasyonu kapsamında dansetmek üzere Cumhuriyet Meydanı'na yollandık. 


Dansedip görevimizi yerine getirdikten sonra Yat Limanı'na indik ve bu defa da Oyuncak Müzesi'ne daldık. Ardından mendirekte yürüyüş yapıp Mermerli'de manzaraya karşı bir bardak çay içtik.


Kaleiçi'ndeki küçük tur sonrası iyice acıkan karnımızı doyurmak ve yorulmuş bacaklarımızı dinlendirmek için Piyazcı Ahmet'in masalarından birine yerleştik ve tahinli piyazla şiş köftenin tadını çıkardık. Yeterli enerjiyi toplayınca da son durak Kitap Fuarı'nda aldık soluğu. Park içinden yürüyerek ulaştık Cam Piramit'e, hava iyiden iyiye bozmaya başlamıştı ve içeri adım atar atmaz da yağmur tüm şiddetiyle indirdi. Fuar'ı gezip dolaştık, birkaç kitap daha aldık. İşimiz bitmişti ama yağmur olanca hızıyla yağmaya devam ediyordu. Birer bardak çay alıp dinmesi için beklemeye başladık. Bir saate yakın zaman geçti ama yağmur bırak dinmeyi hafiflemedi bile. Herşeyi göze alıp dışarı çıktık, kapıya ulaşıp taksiye binene kadar sırılsıklam olmuştuk bile. Hemen taksi bulduğumuza şükredip eve ulaştığımızda elektrikler kesilmiş ama yağmur kesilmemişti. Önceden biletleri alınmış olduğu halde gitmeyi planladığımız konserden vazgeçmek zorunda kaldık.

Cuma günü uzun bir kahvaltının ardından baktık yağmur yağacak gibi görünmüyor Atatürk Parkı'nda bir yürüyüş yapıp Nar Cafe'ye yerleştik.


Camdan vuran güneşle birlikte kahvelerimizi yudumlayıp uzun uzun sohbet ettik. Karnımız acıkma sinyalleri verince kalkıp eve doğru yürüdük ve mahallemizin meşhur Bahçeli Pideci'sinde çalan zilleri susturduk. Akşamsa bir gün öncenin intikamını almak için şef Orhan Şallıel'in yönettiği için Senfoni Orkestrası eşliğinde solist Jülide Özçelik'i dinlemek üzere AKM'ye yollandık. 


Jülide Özçelik o ruha işleyen duru sesiyle enfes bir konser verdi, bilhassa finaldeki Neşet Ertaş'tan uyarlanan "Yalan Dünya"dinletinin zirvesiydi. 

İki günün özeti budur sevgili dostlar. Hafta sonunuz şen olsun diyor yeni bir etkinlik için kaçıyorum...