.

.
.
Konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2013 Cuma

VE ETKİNLİK CANAVARI UYKUDAN UYANIR

Oh, sonunda sosyal hayatıma tekrar yatay geçiş yaptım. 10 gündür evde dizimi pışpışlamaktan, bir kere pazara, bir kere de bankaya gitmekten başka bir şey yapmamıştım. Gün itibarıyla içimdeki etkinlik canavarı uyandı, dizime uslu durup ağrımaması için gerekli diskuru çektim ve kendimi Piyano Festivali kapsamındaki "Ferhan&Ferzan Önder" dinletisi için yollara vurdum. 

  

Yaşlarını bilmesem konservatuardan yeni mezun sanacağım iki hoş ve sempatik kadın bize şahane bir dinleti sundular. 


Astor Piazzola ile başlayıp Chick Corea ile devam eden, Fazıl Say'ın kendileri için özel bestelediği bir parça ile hayran bırakan konser Lizst'in 4 el için Macar Rapsodisi ile sona erdi.


Piyanodaki yeteneklerinin yanısıra zerafetleri, sempatiklikleri ve tevazuları ile de göz dolduran iki kardeşin gençlik sırlarını da merak etmedim desem yalan olur. Sanırım yaptığı işi sevmek en büyük etken insanın ışıldaması için. 


Yine Chick Corea'dan çocuklar için bir parça ile bis yaparak sonlandırdılar konseri. Yağmurlu havanın getirdiği kasvet dağıldı, salondan çıkarken biz de ışıldıyorduk. Ne diyeyim piyano çalan elleri dert görmesin...


28 Nisan 2013 Pazar

KÜÇÜK BİR GECE MÜZİĞİ



Dün akşam güneş batarken, Yat Limanı'na bakan, park içi  küçük bir açık hava tiyatrosunda Antalya Oda Orkestrası'ndan Mozart'ın "Küçük Bir Gece Müziği" ile günü bitirmek harikaydı.

Dinlemek isterseniz: TIK


6 Nisan 2013 Cumartesi

KUZUKULAKLI ANILAR


Leylaklar açmaya başlamış, tabii Antalya'da değil. Burada açmıyor bu meret, açamıyor. Birkaç cılız ağaç dışında görmedim zaten. Bu yukarıdaki kolajda yer alan fotoğrafları da sağolsun arkadaşlar yolladı, aslını bulamıyorsun bari fotoğrafıyla avun dediler. Hani sizin yakınlarınızda da varsa leylak ağaçları yolladığınız fotoğraflar itinayla muhafaza edilir :)

Geçen gün pazarda kuzukulağı buldum, bir demetçik ve az evvel başka bazı malzemelerle karıştırıp yarısını salata yaptım. Kalan yarısını da çocukluğumu düşleyerek yedim. Herbir yaprağın mayhoş rayihası ağzımda dağıldıkça ilkokul yolumun üstündeki iki katlı evin çitlerinden yolduğumuz kuzukulaklarını hatırladım. O eve kadar hızla seyreden adımlarım kuzukulaklı çite yaklaşırken yavaşlar, çitin önünde duraklar, aceleyle biraz yaprak toplayıp ağzıma tıkar, çiğneyerek yola devam ederdim. 5 yıl boyunca okul yolumun yarısına eşlik eden o tat bugün yine gelip beni buldu. Okula ulaşmak için tırmandığımız, aslında hafif bir rampa olan ama bize Himalaya Dağı gibi görünen yokuşu, hemen yanındaki Avrupa Pastanesi'nin prenses pastalarını, köşedeki mobilyacının bahçesindeki havuzun fıskiyesinde hoplayıp zıplayan pingpong toplarını, okulun önüne birikmiş seyyar satıcıları, karşıdaki köhne bakkal dükkanında satılan ve "zunkla şekeri" denen ama içeriğini bugün bile tam anlayamadığım şekerleri, leblebi tozlarını, beslenme saatinde zoraki içirilen sinek ilacı kokulu iğrenç sütleri, komik hademenin "uçuyor bunlar, kaçıyor bunlar" diyerek dağıttığı ördek şeklindeki açmaları, Atatürk'e ikiz kardeşi gibi benzeyen müdürü, sevgili Firdevs öğretmenimi  hatırlayıverdim. Hafıza bir garip kutu işte, hangi vesileyle nereden ne çıkacak belli olmuyor.


Cuma akşamı 160 kişilik 4 farklı korodan "Carmina Burana" kantatını dinledik Antalya Senfoni Orkestrası eşliğinde. Tek kelimeyle şahaneydi. Keşke içeri girip çıkan insanlar, yüksek sesle konuşan küçük çocuklar, icra sırasında yerli-yersiz alkışlar, arada bir sesi duyulan telefonlar da olmasaydı da dikkatimizi daha yoğunlaştırabilseydik. Her şeye rağmen kulaklarımızın pası silindi, devamını diliyor, Pazarınız güzel geçsin diyorum...

11 Mart 2013 Pazartesi

KONSERLİ HAFTA SONUNDAN GÖZLÜKSÜZ HAFTA BAŞINA

Hafif tertip bir üşütme ve diz ağrısının verdiği rehavetle bir haftadır evden çıkmayan bünye dün akşam tüm o boşa geçen zamanı telafi eden şahane bir Leman Sam konseriyle deyim yerindeyse şarj oldu. Kadın sanatçılar içinde tek geçsem de, tüm şarkılarını ezbere bilsem de canlı performansını ilk kez izledim ve enerjisine, sahne hakimiyetine, seyircisiyle olan sıcak diyaloguna hayran oldum, o muhteşem şarkılarını ve yorumlayışını söylememe gerek yok sanırım.


"İllâ" ile ve olağanüstü bir seyirci katılımıyla geldi sahneye ve performansında hiçbir azalma olmadan 3 saat sahnede kaldı hatta ardarda konserler nedeniyle yorgun olan sesi giderek açıldı. 


Kızıl saçlarını savurtarak söyledi şarkılarını, kimi zaman güldürdü, kimi zaman ağlattı. "Metris Türküsü"nü onun kadar duyarak yorumlayan çok azdır sanırım, üstüne bir de "Memik Oğlan" söyleyip bitirdiğinde çoğumuzun göz pınarları yaşlıydı.


Azeri parçalarla sona erdi konser. Tadı damağımızda kalmıştı, zoraki ayrıldık salondan.

Evden çıkmadığım zamanlarda iki film izledim. İlki "Düğünden Sonra", geçmiş yıllarda yabancı dilden filmler dalında Oscar adayı olmuş bir film idi. İzlenebilir düzeyde diyebilirim. İkincisi ise NTV'nin "En iyi 555 film" listesinden kendi listeme dahil ettiğim filmlerden biriydi: "400 Darbe". François Truffaut'un bu kült filmini şimdiye kadar izlememiş olmama yandım, son derece güzeldi.

Evde olmak kitap okuma hızımı arttırdı. "Gırnatacı"yı, "Onca Yoksulluk Varken"i ve "Aynadaki Zaman"ı bitirdim. "Bayan Jean Brodie'nin Baharı" ise bitmek üzere.

Dün konsere giderayak ufak çaplı bir gözlük krizi yaşadım. Çocuk yaştan beri miyobum ama sinema ya da benzeri bir gösteri izlemek dışında günlük hayatta uzun zamandır gözlük kullanmıyorum. Eh dün konsere gidilecek olunca lazım oldu, Leman Sam'ı flu seyretmek işime gelmezdi, lakin ara tara gözlük yok. Yer yarıldı içine girdi sanki. Konser vakti geldi çattı bu arada, mecburen evdeki fi tarihinden kalma, demode kocaman çerçeveli gözlüğü attım çantaya, konserde onu kullandım, bereket ışıklar sönüktü :) Şimdi kara kara gözlüğümün akibetini düşünüyorum, siz gördünüz mü, gördüyseniz insaniyet namına bildirin :) Ya girdiği delikten bulup çıkarmam ya da en kısa zamanda yenisini almam lazım. Zira o eski gözlüklerle aynı Hüdaverdi'ye benziyorum...

4 Mart 2013 Pazartesi

HAFTA SONU


Leyleği havada görmüşüm galiba, geçen Pazar Los Angeles'de Oscar törenindeydim, bu Pazar Buenos Aires'de.  Dünyanın en ünlü tango orkestrası olan "Color Tango de Roberto Alvarez"i dinlemeye gittim. Gitmedim tabii ki o bize geldi. Tango okullarınca düzenlenen bir program dahilinde ülkemize gelmişler ve ilk durakları Antalya oldu. Onlar çaldılar, Türkiye'nin değişik tango okullarından gelen çiftler tango gösterisi yaptılar.


Gerçekten müthiş bir orkestra olan "Color Tango"nun şefi, bandoneon ustası Roberto Alvarez'i ciddiyetle enstrümanını çalarken görmektesiniz fotoğrafta. 


Programın sonunda katılan tüm çiftler "La Comparsita" eşliğinde topluca tango yaptılar ve alkışlarla bu güzel gösteriyi de anılar çekmecemizin nadide köşelerinden birine yolcu ettik.

Cumartesi günü havayı güneşli görünce paslanan eklemleri açmak için uzun bir yürüyüşe çıktık ve ayaklarımız bizi Karaalioğlu Parkı'na kadar götürdü. 


Park girişine değişik aralıklarla açılan açık hava sergisinin bu seferki konusu sözlü tarihti: "Kentimiz, Kendimiz, Geçmişimiz".  Benim gibi kent kültürüne ve sözlü tarihe meraklı olanlar için çok faydalı bir sergi olmuş, panolarla Antalya'nın geçmişi hakkında bilgiler verilmiş, fotoğraflar sunulmuş. Çok yakında kitap olarak da basılacakmış, sabırsızlıkla bekliyorum. 


Parkın her gördüğümde yüreğimi hoplatan enfes manzarasına bu kez açmaya başlayan laleler de fon oluşturmuştu. Sadece parka değil, bu yıl tüm refüjlere, kaldırım bordürlerine ve göbeklere lale soğanları ekilmiş, renk renk laleler şehre ayrı bir güzellik katmış.




Yürüyüşün finalini kahve ile yaptık. Hava serinlemeye yüz tuttuğunda biz de evin yolunu tutmuştuk. Her ne kadar diz ağrısı olarak bir geri dönüş yaptıysa da ben yine de bu yürüyüşten hayli memnun kaldım.

Şunu da eklemeden geçemeyeceğim; bu benim hayatımda yaptığım ilk ekmek, kaydını düşmem lazım. Pek ürkek giriştim ama sonuç çok başarılı oldu. Aşağıdaki fotoğrafta kuru domatesli-kekikli-kapya biberli, tam buğday unlu ekmeğimi gururla sunarım :)


Yeni haftanız güzel olsun...


24 Şubat 2013 Pazar

HAVADA BAHAR KOKUSU


İki gündür heryerde bahar kokusu var. Güneş parlıyor ve hava ılık, kısacası kışın gözü yolda, haliyle ruh durumu da tıkırında. Dün öğlen 5 günlük ev hapsimi sona erdirip güzel havanın kollarına attım kendimi. Sıkı bir yürüyüşle Opera koristlerinin mini bir konser vereceği Müze'ye ulaştım. Konser başlamak üzereydi, hemen salona yerleştim az sonra da sanatçılar yerini aldı.


Yanıma kendisine tercümanlık eden genç bir hanımla birlikte oldukça yaşlı bir Alman bey yerleşti. Siyah pantolonunun üstüne giydiği siyah blazer ceketi, bembeyaz gömleğini tamamlayan desenli kravatı, rugan ayakkabıları, ak saçları, uzun boyu ve dimdik duruşu ile tamamı spor giyimli salonda aykırı ama şık bir görüntü sergiliyordu. Konser boyunca söylenen aryaları dudağında sürekli bir tebessümle ve heyecanla dinleyip içtenlikle alkışladı. Benim içimden de onu alkışlamak geldi. Konser kısa sürse de doyurucuydu, özellikle son söylenen "Aşk-ı Memnu" operasından Selmi Andak düzenlemesiyle "Gidelim Göksu'ya Bir Alem-i Ab Eyleyelim" şarkısı en çok alkışı topladı. 

Konser bitiminde cafeden çayımı alıp dışardaki masalardan birine yerleştim. Tam ortada duran mermer lahdin üzerindeki oymalar lahdin işlevine aykırı bir güzellikteydi, gözüm onlarda bitirdim çayımı, sonra da bahçede yürüyüş yaptım. Bahçe müze ile hayvanat bahçesi arası bir görünüm sergilemekteydi:


Çok keyifle geçirdiğim iki saatin üstüne eve döndüm ve bu kez Opera Sahnesi'ndeki "Umut" balesinin prömiyerine gitmek için yola düştüm. İzlediğim gösteri için söyleyecek söz bulamıyorum, olağanüstüydü. Son derece zor dansları Beethoven'in 7. ve 9. senfonileri eşliğinde başarıyla gerçekleştiren balet ve balerinlerin kostümleri, dekorlar, ışıklar öyle bir uyum içindeydi ki 1,5 saat boyunca görsel bir şölen yaşadık. Emeği geçenler varolsun. Tek aksilik baletlerden birinin kemerindeki süs olarak takılmış tüylerden ufak bir parçanın kopup onca izleyicinin arasında benim burnuma girmesiydi. Kısmet işte, işe yarar birşey olsa denk gelmez :)


Fotoğraf çekimi yasaktı, yukarıdaki görsel ANTDOB'un facebook sayfasından alınma, Sn. Serdar Aydın'a ait.

Havanın güzelliği Pazar günü de devam edince arkadaşlarla manzaralı bir Pazar kahvaltısı gerçekleştirdik. Çayımıza deniz eşlik etti.

 
Kahvaltı boyunca defalarca üstümüzden uçan bu yamaç paraşütçüsünü neredeyse çaya davet edecektik. O derece alçaktan seyretti ki ayakkabısının markasını ve hatta numarasını rahatlıkla söyleyebilirim. Vızıltısı da cabası :)

Haftasonu harikaydı, aynı performansı hafta içinden de bekliyor huzurdan ayrılırken en güzel günler sizlerin olsun diyorum sevgili şoför-pardon blog-arkadaşlarım (Zeki Müren'in ruhu şadolsun:).


18 Şubat 2013 Pazartesi

ETKİNLİK BÜLTENİ 3

Dikkat! Bol fotoğraf içerir, sabrınız varsa başlayın :)


Konuğumun Antalya'daki üçüncü tam gününde kentin doğu yakasına, Lara taraflarına uzandık. Düden Parkı'na gitmek niyetiyle bindiğimiz otobüsten inip biraz yürüyünce yukarıdaki manzarayla bayram etti gözlerimiz.


Ve az ilerleyince de Düden çayının denize dökülürken oluşturduğu bu harika şelaleye ulaştık. Epeydir gelmemiştim bu taraflara, misafirim sayesinde son halini görmüş oldum. Ben görmeyeli epey değişiklikler olmuş çevrede. 



Şehre sınır çizermişcesine  oluşan yoğun bulutlara, seyrine doyulmaz Bey Dağlarına, falezlerin heybetine, denizin pırıltısına bakarak güzel havanın tadını çıkarıp uzun uzun yürüdük park içinde. Sonra yine otobüse atlayıp batı yakasına çevirdik yönümüzü. Kısa bir yemek ve kahve molasının ardından bu defa benim de ilk kez göreceğim bir yere, sonbaharda açılan "Antalya Akvaryum"a giriş yaptık. Kapıda bizi durdurup bir fotoğrafımızı çektiler ve elimize bir kart tutuşturup çıkışta uğramamızı söylediler. Peluştan yapılma köpekbalığına yönelttiğimiz çapkınca bakışın ardından Akvaryum'un karanlık tünellerine daldık.


 Maskeli kelebek ve melek balıkları


 Minik akvaryum balıkları


Ne yazık ki adını öğrenemediğim solucana benzeyen uzun burunlu balıklar ve kamuflaj yeteneği gelişmiş deniz atları


Kalın camın ardında bile ürküten Müren Balığı. Lakin o koca gövdenin suyun içinde ahenkle dansedişi şaşırtıcı idi.


"Giselle" balesinde başrolü oynayacakmış gibi süslenmiş Aslan balığı


Tepemizde yüzen bir köpek balığı olsa da camdan tünellerde dolaşmak keyifliydi.


Tünellerin bağlantı noktasındaki ışıklı sarkıtlar


İsmini bilmediğim koca dudaklı balık :)


Kaş açıklarındaki bir batıktan çıkarılan İtalyan uçağı

Elbetteki tüm akvaryumları ve fotoğraflarını buraya koyamadım yoksa bu post metreler sürebilirdi ama çıkışta uğradığımız fotoğraf standında köpekbalığına çapkın bakış atarken köpekbalığına benzediğim fotoğraf için 15 lira isteyince suretimi onlara bağışladım ve Akvaryum gezimizi noktaladık.


İçeri girerken güneşli olan hava çıkışta bize şahane bir "Bulut Show" hazırlamıştı. O kadar yorulmuştuk ki eve gelince gitmeyi planladığımız Gitar Festivali'nin son konseri olan "Ahmet Kanneci" resitalinden vazgeçtik. Keyifli bir yemeğin ardından yorgun ayaklarımızı uzatarak Emin Alper'in "Tepenin Ardı" filmini izledik.

Konuğumun Antalya'da geçireceği son günde öğleye doğru evden çıkıp Falez Park'a yürüdük ve Seyir Cafe'ye yerleşip sırtımıza vuran güneşle ısınarak kahve eşliğinde  uzun bir sohbet gerçekleştirdik. 


Vakit öğleni bulunca acıktığımız farkettik ve şu aşağıdakilerle karnımızı doyurduk:


Ve ardından kapanış gününde son bir ziyaret için Cam Piramit'e Kitap Fuarı'na yollandık ki ne görelim, insanlar içeri girebilmek için koca yapının etrafını dolaşan bir kuyruk oluşturmuşlar. Sebebinin Soner Yalçın'ın imza günü olduğunu farkedince çaktırmadan araya kaynak yaptık. Aslında çaktırdık tabii ama kapıdaki görevli umursamadı. Soner Yalçın'la değildi bizim işimiz, Nedim Gürsel'in standına yöneldik ve kitaplarımızı imzalattık hayli yorgun görünen yazara. Eminim kafası başka yerlerdeydi zira adımın ikinci hecesini soyadıma ekleyerek yazdığı hitap bizi epeyce güldürdü.


Dayanamayıp aldığımız birkaç kitaptan sonra fuara veda ettik ve kümelenen bulutların haberini verdiği yağmura yakalanmamak için eve yollandık.  Evde bizi bekleyen fırına atılmaya hazır dil peynirli-pastırmalı bir kadayıf böreğimiz vardı, o pişene kadar çayımızı demledik ve indirdik mideye. 


Günün son etkinliği Göksel Baktagir-Komşu Grubu konseri idi, günün yorgunluğu ve kulakların pası Göksel Baktagir'in kanununun sihirli nağmeleriyle atıldı ve eve mutlu dönüldü.

Tam anlamıyla çok keyifli bir haftaydı. Konuğumun kim olduğunu merak edenler vardır eminim, kendisi "Bir Dilim Sohbet" blogunun sahibi sevgili Zero idi. Birlikte şahane bir 5 gün geçirdik. O şu an itibarıyle  evine ulaşmak için yolculuk ediyor, ben de arkasından su dökemesem de tez zamanda tekrar gelmesini diliyorum...

Not: Zero'nun hatırlatması üzerine eklemek istediğim bir durum var; 5 gün boyunca Zero'yu kereviz salatası, terbiyeli kereviz yemeği ve kuru patlıcan dolması ile besledim. Başka da birşey yedirmedim. Hatta giderken yanına yolluk olarak kereviz koyacaktım ama aceleyle unutmuşuz :) 

16 Şubat 2013 Cumartesi

ETKİNLİK BÜLTENİ 2

İki gündür sesim çıkmıyor diye evden de çıkmıyorum sanmayın. Bilakis aşırı etkinlikten dozaşımına uğradım, yazacak zaman bulamıyorum. Ne zamandır evde hapsolmuşum yahu, sonunda özüme döndüm :) Perşembe günü sevgili misafirim ve ben erkenden yollara düştük.


İlk uğrak yerimiz Börekçi Tevfik'in dükkanı oldu. Tevfik Usta'nın hamuru havada dansettirerek açıp neredeyse antika denebilecek bir fırında pişirip sunduğu şahane börekleri çay eşliğinde lüplettikten sonra yürüyerek Karaalioğlu Parı'na geldik. Puslu havada miradorlardan görünen manzara muhteşemdi:


Parkta attığımız turdan sonra yeni açılan Soba Müzesi'ni gezdik. İlginç bir müze olmuş; hem sergilenen değişik sobalar, hem mankenli canlandırmalar, hem de en üst kattaki oyuncak sobalar görülmeye değerdi.


Canlandırmalardan biri 12 Eylül darbesi sonrası sobalarda yakılan kitapları temsil ediyordu. Soba Müzesi Balbey Mahallesi Sobacılar Çarşısı içinde, giriş ücreti emekli, öğretmen ve öğrenciye 3, diğer kişilere 6 lira olarak belirlenmiş. 

Soba Müzesi'ni gezdikten sonra "Şiddete dur diyen 1 milyar kadından biri ol" organizasyonu kapsamında dansetmek üzere Cumhuriyet Meydanı'na yollandık. 


Dansedip görevimizi yerine getirdikten sonra Yat Limanı'na indik ve bu defa da Oyuncak Müzesi'ne daldık. Ardından mendirekte yürüyüş yapıp Mermerli'de manzaraya karşı bir bardak çay içtik.


Kaleiçi'ndeki küçük tur sonrası iyice acıkan karnımızı doyurmak ve yorulmuş bacaklarımızı dinlendirmek için Piyazcı Ahmet'in masalarından birine yerleştik ve tahinli piyazla şiş köftenin tadını çıkardık. Yeterli enerjiyi toplayınca da son durak Kitap Fuarı'nda aldık soluğu. Park içinden yürüyerek ulaştık Cam Piramit'e, hava iyiden iyiye bozmaya başlamıştı ve içeri adım atar atmaz da yağmur tüm şiddetiyle indirdi. Fuar'ı gezip dolaştık, birkaç kitap daha aldık. İşimiz bitmişti ama yağmur olanca hızıyla yağmaya devam ediyordu. Birer bardak çay alıp dinmesi için beklemeye başladık. Bir saate yakın zaman geçti ama yağmur bırak dinmeyi hafiflemedi bile. Herşeyi göze alıp dışarı çıktık, kapıya ulaşıp taksiye binene kadar sırılsıklam olmuştuk bile. Hemen taksi bulduğumuza şükredip eve ulaştığımızda elektrikler kesilmiş ama yağmur kesilmemişti. Önceden biletleri alınmış olduğu halde gitmeyi planladığımız konserden vazgeçmek zorunda kaldık.

Cuma günü uzun bir kahvaltının ardından baktık yağmur yağacak gibi görünmüyor Atatürk Parkı'nda bir yürüyüş yapıp Nar Cafe'ye yerleştik.


Camdan vuran güneşle birlikte kahvelerimizi yudumlayıp uzun uzun sohbet ettik. Karnımız acıkma sinyalleri verince kalkıp eve doğru yürüdük ve mahallemizin meşhur Bahçeli Pideci'sinde çalan zilleri susturduk. Akşamsa bir gün öncenin intikamını almak için şef Orhan Şallıel'in yönettiği için Senfoni Orkestrası eşliğinde solist Jülide Özçelik'i dinlemek üzere AKM'ye yollandık. 


Jülide Özçelik o ruha işleyen duru sesiyle enfes bir konser verdi, bilhassa finaldeki Neşet Ertaş'tan uyarlanan "Yalan Dünya"dinletinin zirvesiydi. 

İki günün özeti budur sevgili dostlar. Hafta sonunuz şen olsun diyor yeni bir etkinlik için kaçıyorum...