.

.
.
Kim Var? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kim Var? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2013 Cuma

EVDE KİM VAR? (BİR DE YEMEK FIRTINASI 6)


Kadın sabah gözlerini açtığında her bir kas ve kemiği soğuk ve nem yüzünden sinyal vermeye başlamıştı bile. "Antenlerim çekmiyor, sizi duyamıyorum, şımarmanıza izin vermeyeceğim" diyerek terliklerini giydi ve banyoya yöneldi. Sonra da sabah rutini olarak balkona çıktı. Dışarıda parlak bir güneş ve hatırı sayılır bir ayaz vardı. Hemen karşı apartmanın altındaki soğuk hava deposunun kapı önüne parketmiş kamyonetleri de üzerlerindeki "Buzz" yazısıyla algıyı güçlendiriyorlardı. Fazla oyalanmadan içeri kaçtı kadın. Gözü mutfak tezgahındaki akşamdan yıkanıp hazırlanmış turunçlara takıldı. "Önce kahvaltı mı yapsam, bunları mı sıkıp kaynatsam?" diye bir ikirciklenme yaşadı. Sonra kahvaltı üstü gireceği rehaveti hesaplayarak önceliği turunçlara verdi. Üst dolaptaki elektrikli narenciye sıkacağını almak üzere sandalyeye çıkarken dizi "Heyy no'luyoruz?" diye seslendi. Duymamazlıktan geldi kadın, sıkacağı alıp tezgaha koydu, sakınarak indi sandalyeden. Büyük boy kesme tahtasını çıkarıp turunçları ortadan kesmeye başladı. Sonra sessizlikten sıkıldı, gidip radyoyu açtı. Mutfağı kadın spikerin güzel sesi doldurdu; "Nar Tanesi" ismi verilmiş bir sosyal sorumluluk projesi üstüne proje sorumlusuyla sohbet ediyorlardı. Kestiği turunçları sıkmaya başladığında sohbete ara verildi, Kayahan girdi devreye: "Öp Beni Büyük Aşkım". Kadın suratını buruşturdu, oldum olası sevmezdi Kayahan'ı, lakin elleri turunç suyuna bulanmış olduğundan kanal değiştiremedi, çaresiz sonuna kadar dinledi Böyyük Usta'yı. Elleri ve ayakları fena halde üşümüştü, "bu nasıl Akdeniz iklimi" diye söylendi, Antalya'da evlere kalorifer sistemi yerleştirmeyen zihniyete saygılarını gönderdi. Üç gün sonra soğuklar yerini ılıman havaya bırakınca fikrini değiştireceğinden emin turunçları yarıya indirdiğinde mikrofonu Seçil Heper devralmıştı. İşte bu güzeldi, zevkle dinledi, ardından ergenlik sorunlarıyla ilgili bir sohbet başladı uzman psikologla. Turunçlar bitmek bilmiyordu; kes, sık, süz, kes, sık, süz. Ellerini yıkayıp bir kahve yaptı kendine, tezgaha dayanıp kahvesini içerken radyodan kime ait olduğunu çıkaramadığı bir sesten bir zamanlar Selçuk Ural'ın söylediği "Kumsaldaki İzler" şarkısını değişik sözlerle dinledi. Şarkı bittiğinde kahve de bitmişti, son bir gayretle kalan turunçları halletti, koca bir tencere dolusu turunç suyu olmuştu. Ocağı yaktı, tencereyi ateşe koydu ve kendine kahvaltı hazırlamaya başladı...

Ve #yemekfirtinası6 :

Bugünün ödevi en çok yaptığımız kek ve tarifi. Çok gençken kek yapmayı hiç beceremezdim. Sonradan anladım ki bütangazıyla çalışan fırınıma aitti kabahatin çoğu. Sonra çok yakın bir arkadaşım pasta tenceresinde pişen bir kek tarifi verdi, uzun zaman tencerede pişirdiğim o keki, fırınımı değiştirdikten sonra fırında da pişirmeye başladım. O zamandan bu yana belki yüzlerce kez yaptım, bir kez bile yüzümü kara çıkarmadı. Son derece kolay, aşırı çırpma gerektirmeyen, değişik malzemelerle zenginleştirilebilen bir ana tarifti bu. Aşağıda malzemeleri paylaşıyorum, eminim ki pek çoğunuzun kek tarifi de benzer şekildedir:

-Yumurtaların boyutuna göre 3 ya da 2 yumurta
-1 bardak şeker
-1/2 bardak sıvı yağ
-1 bardak süt veya yoğurt (ben genellikle yarım süt yarım yoğurt karışımı yaparım)
-1 paket kabartma tozu
-Aldığı kadar un 
-İsteğe göre üzüm, ceviz, fındık vs

Yumurta, şeker, yağ ve yoğurt çatalla iyice karıştırılır. Un ve kab.tozu birlikte elenir ve hamur bozamsı bir kıvam alana kadar ağır ağır eklenir. İçine konacak malzeme una bulanarak ilave edilir. 180 derecelik fırında pişirilir. Bu kadar basit...


 Fotoğraftaki kek aynı tarifle yapıldı. Kalıba döküldükten sonra üzerine dilimlenmiş elmalar yerleştirilip tarçın serpildi ve fırına verildi.

23 Ekim 2013 Çarşamba

OTOBÜSTE KİM VAR?

Kadın durağa gelir gelmez önünde durup kapılarını açan otobüse şaşkınlıkla bindi. Neredeyse ilk kez beklemeden bir toplu taşım aracına binmek kısmet olmuştu. Etrafına bakındı, oturacak boş yer yoktu ama otobüs tenhaydı, biraz ilerledi, önde oturan oğlunun "Anne, bir sonraki durakta ineceğiz, değil mi?" sorusuna "Evet" diye yanıt veren kadının koltuğunun yanına dikildi o kalkınca oturmak için. Çok sürmedi zaten bir sonraki durağa gelmeleri, pencere kenarı tekli koltuga yerleşir yerleşmez dikkatini sol tarafta oturan genç kız çekti. Kucağına yaydığı notalara eliyle eşlik ederek sessizce bir ezgiye çalışıyordu. "Koro çalışmasına gidiyor olsa gerek" diye düşündü kadın. Tam önünde oturan kızın uzun ve güzel saçları vardı, öyle uzundu ki neredeyse otobüsün zeminine değecekti, "bakımı çok zor olmalı" diye içinden fikir yürüttü, sonra arkadan gelen seslere kulak kabarttı. Ayakta duran 2 orta yaşlı adam, oturan bir yaşlı adamla memleket kurtarmakta idiler. Kulağına "demokrasi", "halk", "seçim" gibi sözcükler ulaştı, sıkıldı. Her akşam TV'lerdeki açık oturumlardan bıkmıştı zaten, önüne gelen vatan kurtarıyordu bu aralar. Sakindi otobüs, üç erkeğin konuşmaları dışında ses duyulmuyordu, bir nevi altın günü samimiyeti vardı sanki. Nota çalışan kızın önünde oturan aynı yaşlardaki diğer kızın yannda büyükçe bir çanta duruyordu, onun içinde bir müzik aleti olabileceğini düşündü kadın. Gözleri tekrar notalı kıza takılınca şaşkınlıkla bakakaldı, kızın önünde o ana kadar farketmediği, siyah kılıfının içinde kocaman bir bağlama duruyordu. "Gökte ararken yerde bulmak buna denir" diyerek güldü kendi kendine. Otobüs merkezi duraklardan birinde durdu, epey inen oldu. Tam hareket edecekken ön koltuklardan birinde oturan beyaz saçlı, esmer, yaşına görev çevik görünümlü kadın hızla atıldı ve son anda kendini otobüsten dışarı attı. Şoför "cıkcık" ederek hareket ettirdi otobüsü. Antalya parlak güneşin altında yeni yıkanmış gibi taze bir güzelliğe sahipti bugün. İç geçirdi kadın, "ne kadar özlemişim" diye düşündü. Vatan kurtaran adamlardan ikisi boşalan yerlere oturunca sohbet sona ermişti. Kırmızı tişörtlü olanı karısıyla konuşmaya başladı bu defa. Soket çoraplarının üstüne atkılı terlikler geçirmiş tombul hanım halkın saygısızlığından söz etmeye başladı. Yurt dışında hele de Almanya'da yayalara, çocuk arabalılara, bisikletlilere ayrılan özel yollar olduğu, neden bizim ülkemizde böyle şeylerin olmadığı konusunda yüksek sesle bildirimde bulunup birkaç fırın ekmeğe ihtiyacımız olduğunu söyledi. "Biraz daha ekmek yersek bundan da beter oluruz galiba" diye düşündü kadın ama dillendirmedi, zaten ineceği durağa gelmişti. Otobüsten inip kendini sonbaharın limonataya benzeyen havasına bıraktı. Az sonra Yat Limanı'nda, çok sevdiği cafelerden birinde aşağıdaki manzaraya karşı oturuyor olacaktı, daha ne istesindi:



21 Eylül 2013 Cumartesi

SOKAKTA KİM VAR?



Kadın 17 yaşından beri defalarca arşınladığı kaldırımlardan bir kez daha geçerek üst geçite vardı. Havanın serin olduğunu düşünmüştü ama öğle  güneşi, "ben geldim" diyen sonbahara rağmen yakıyordu. Üstgeçidin geçen yıl cam yünü döşenen metal zemini evvelki kadar olmasa da yanısıtıyordu sıcağı, tangırdayarak hızla geçti alttan kayan arabaları görmeden karşı caddeye. Minibüslü çiçekçi tekrar sahne almıştı İçel Sokağın köşesinde. Yaz boyu ortalarda yoktu, havalar nisbeten serinleyince çoğunluğunu kasımpatlarının oluşturduğu mevsimlik çiçeklerle dönmüştü, bir sonbahar klasiği alıç dizilerini de yanında getirerek. Gülümsedi kadın sarılı-kırmızılı alıçları görünce. İlkokuldayken ya giderken ya dönerken bir dizi alır boynuna geçirirdi. Önlüğün küskün kara rengi bir anda canlanır, neşelenirdi. Bir-iki yıl önce, tam da bu çiçekçinin sattıklarından 2 dizi almış, neredeyse tamamı çürük çıktığı gibi, yiyebildiği birkaç tanesi de midesini uzun süre ağrıtmıştı. "Çocukluk" dedi, "çürük de olsa yiyorduk demek ki, mideler de sağlammış o zamanlar". Yanından yöresinden geçen insanların bir kısmı kulağındaki telefona, bir kısmı da yanındakilere bağıra bağıra birşeyler anlatıyordu. Eskiden çocuk sesleri olurdu sokaklarda, şimdi telefonlar sayesinde sahiplerinin özel hayatlarını öğreniyoruz istemeden diye düşündü. "Yarına kadar sana izin" diye bağıran sesle ayrıldı daldığı düşüncelerden, malum yine telefon, "neyse ki izin bana değilmiş" diye güldü kendi kendine.

Yoğun trafikli ana caddeden geçmek için üst geçidin minare merdiveni gibi uzanan basamaklarını gözü kesmedi, acelesi olduğu her halinden belli tombul bir kadının ardına konuşlandı. "Dursana" diye bağırdı öndeki kadın gelen otomobillerden birine doğru, sürücü aldırış etmeyince sinirlendi, "ölürsün değil mi biraz yavaşlasan" dedi ve attı kendini caddeye, araçlar mecburen hız kesti, kadın da onun ardına takılıp koşturarak ulaştı karşı kaldırıma. Severdi Yüksel Caddesi'nin kuş cıvıltılarını, çınar ağaçlarını, okullar açıkken Mimar Kemal İlkokulu'nun bahçesinden yükselen çocuk çığlıklarını, banklarda tembellik yapan insanlarını, memur adamla oturan kadın heykelini, ayakkabı boyacılarını, hiç dinmeyen karmaşasını. Fotoğrafçıya uğrayacağını neredeyse unutuyordu, sola döndü, dükkandan içeri girdi. Fotoğraf tabettiren ender azınlıktan olduğu için esmer, kavruk yapılı genç görevli tanıyordu artık onu. İsminin ilk harfini değiştirse de "Buyrun" diyerek adıyla karşıladı. Kısa bir hal-hatır faslından sonra flash bellekteki fotoğraflar bilgisayara indirildi, istekler kaydedildi ve kadın 2 saat sonra uğrayacağını söyleyerek ayrıldı.

İkinci durak bir giyim mağazası idi, alışverişini tamamlayıp kasaya ödemesini yaptıktan sonra hediye paketi istedi. Görevli genç adam biraz yavaş ve beceriksizdi, nitekim paket kağıdıyla parmağını kesti. Akan kanı pakete değdirmemek için işi bir başkasına devretti ve yine beceriksiz hareketlerle yara bandı sarmaya başladı. Kadın o sırada alışverişini bitirmiş ve dışarı çıkmıştı. Caddenin hafif yokuşundan yukarı doğru tırmanmaya başladı. İnsanların yüzleri asık, görünümleri mutsuzdu.  Önünde yürüyen ve konuşmalarından anne-kız oldukları anlaşılan iki kadından anne olanının ayağına yandan geçen bir adamın suyunu içip bitirdikten sonra rastgele fırlattığı pet şişe denk geldi. Çok sinirlendi kadın: "Geri zekalı, terbiyesiz, hayvan" diye bağırdı adamın arkasından. Tatmin olmamış olacak ki "hayvan oğlu hayvan" diye ekleyip pekiştirdi sıraladığı sıfatları. Hırsını hâlâ alamadığı bir bankanın kapısından girmeye çalışan pet şişe fırlatıcısına "öküz, içtiğin suyun şişesini atarken dikkat etsene" diye bir kez daha bağırmasından belliydi. Adam döndü, "ne diyorsun sen" anlamına gelecek bir işaret yapıp bankanın girişinde kayboldu. Sırtında kocaman, beyaz bir dolar işareti bulunan lacivert hırkalı kız, tombul bacaklarının bitimindeki küçücük ayaklarına çok yüksek topuklu bir sandalet giymiş, zorlukla yürüyen kadın ve o kadını gözlerini ayırmadan süzen itfaiyeci kıyafetli adam bağırışın geldiği yöne çevirdiler dikkatlerini. Kadınsa "sokaklar ne eğlenceli" diye düşünerek kardeşiyle buluşacağı cafeye doğru hızlandırdı adımlarını...

26 Ağustos 2013 Pazartesi

DOLMUŞTA KİM VAR?


Görsel: Buradan

Kadın Pazar gününün getirdiği rehavetle gün boyu evde ayaklarını uzatıp yatmayı beklerken dışarı çıkmasını icap ettiren telefonu alınca aceleyle hazırlanıp koşar adımlarla dolmuş durağına gitti. Geçen 4. dolmuş onun gideceği yöne idi, binip öndeki boş koltuklardan birine oturdu. Genelde tıklım tıklım dolu olurdu bu semtin dolmuşları, çoğu zaman ayakta, sarsıla kaykıla gidilirdi ama hafta sonunun rehaveti herkesi sarmış olmalı ki tenhaydı içerisi. Açık camdan dolan rüzgar saçlarını karmakarışık edince küçük bir aralık kalana kadar öne itekledi ve dışarıyı seyretmeye başladı. Aynı manzarayı dün de gördüğünü düşündü, beğendiği evin önünden geçmeyi bekledi. Çok sürmedi, hızla geçtiler oradan. Bir gün önce, açık duran pencereden kalabalık bir kitaplığın göründüğü odanın perdeleri bugün sıkı sıkı kapalıydı. "Algıda seçicilik" diye düşündü, "her yerde gözüme kitaplar çarpıyor". Düşüncelerini arka sıralardan yükselen konuşmalar böldü. Net anlayamasa da bir "simit" lafı geliyordu kulağına, zaten dolmuşun içinde de kesif bir simit kokusu vardı. Derken gürültü arttı ve bir kadın sesi "Simit fazlaysa alabilir miyim, ücretini ödeyebilirim" dedi. En arka koltukta bir simitçinin oturduğunu düşündü kadın ama gelen cevap durumun farklı olduğunu gösteriyordu: "Aa tabii, tabii" diye yanıtladı sorunun muhatabı, "buyrun alın, para katiyyen almam, afiyet olsun". "Hamileyim de" diyerek güldü simit isteyen kadın, "çok canım çekti, ilaç niyetine yiyeceğim". "Ah canııım, yarasın. Hayırlısıyla doğsun inşallah, bak kimse kimsenin kısmetini yemez, 3 tane alacaktım, haydi bir tane daha alayım demiştim, sana kısmetmiş" cevabı geldi simitlerin sahibinden. Sonra muhabbet büyüdü, bebeğin kaç aylık olduğu, sağlık durumu, ne zaman doğacağı, cinsiyeti masaya yatırıldı. O kadar gürültülü, yoğun bir sohbetti ve ortam öylesine altın günü havasına girmişti ki şoför kafayı çevirip ters ters baktı. Görünüşü ürkütücüydü, kadın "ben arkadakilerin yerinde olsam bu bakıştan korkardım" diye düşündü, zaten az evvel kendisini sollamaya çalışan bir arabanın sürücüsüne camdan kafasını çıkarıp fena halde bağırmıştı. "Buna bulaşmamak lazım" diye geçirdi aklından ve eğer film yönetmeni olursa adamı seri katil rolünde oynatmaya karar verdi. Ağarmış pala bıyıkları, çatık kalın kaşları ve fena halde korkutucu bakışları ile yakışırdı doğrusu. Şöyle bir göz gezdirdi dolmuşun için, dolmuştu işte, fazlalık hiçbir şey yoktu. Bozuk para kutusunun yanında bir cep telefonu, bir paket sigara, bir kağıt mendil, o kadar. Dikiz aynasının kenarına fotoğraf sokuşturulmuş, ucundan nazarlık sallanan, şoför koltuğunda tuttuğu takımın atkısı, motorun üstünde dantel örtü olan, ön camda maşallah yazan dolmuşları özledi. Sürücünün evine misafirliğe gitmiş gibi oluyordu o zaman. Bundaysa yegane eklenti camda yazan "NH" harfleriydi. "Nalet Herif" anlamına geliyor galiba diye kıkırdadı kadın, sonra utanıp kafasını cama çevirdi. O sırada durdu dolmuş, hamile kadın ve şürekası, simitçi kadın ve şürekasıyla gürültülü bir vedalaşma yaparak indiler. Dolmuş sessizleşti ve iyice sıkıcı hale geldi, "en iyisi ben de ineyim" dedi kadın, zaten yaklaşmıştı gideceği yere. "Müsait bir yerde" diye seslendi çekinerek, "Buyrun" dedi şoför, "sağ tarafa dikkat edin, motor geliyor". Düşündüklerinden utandı kadın, "iyi günler" diyerek minibüsten atladı.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

KUAFÖRDE KİM VAR?


Görsel: Buradan

Kadın mütevazı salonun kapısından içeri girip elindeki boya paketini kendisini karşılayan genç adama uzattı. Adam "Hotgeldiniz" dedi, boş mekandaki 3 koltuktan birini işaret etti oturması için ve arka bölmeye boyayı karmaya gitti oyalanmadan. Boya hazırlanırken vakit geçirmek için geniş camdan dışarıyı seyretmeye koyuldu kadın, esasen görülecek bir şey de yoktu; kaldırıma çıkan merdivenler, kapı hizasında yeni yetme, cılız bir çınar ağacı, parketmiş iki-üç otomobil ve caddenin karşısında süpermarketliğe evrimleşmeye çalışan kirloz bir bakkal dükkanı. Gözlerini tekrar bulunduğu yere çevirdi, kuaför salonu sıradan bir pansiyon kadar yalındı. Sahibinin kişiliğiyle ilgili en ufak bir ipucu sunmuyordu müşterilerine. Her kuaförde bulunması gereken malzemeler dışında fazladan bir eşya yoktu, bir küçük vazo, bir resim çerçevesi bile. Temiz ve düzenliydi ama, "cilası yoksa da kalite iyi" diye söylendi kadın, "varsın dükkan sıradan olsun, adam sanatını gayet iyi yapıyor". O esnada bir şey farketti, dükkanın tekdüzeliğini bozan küçük bir ayrıntı; dengesi bozulup sarkan radyatörün sol yanına saç kremi kutusuyla destek yapılmıştı. Kremin markasını okumaya çalışırken boyayı karma işini bitiren kuaför elinde pembe naylondan tek kullanımlık önlük ile arkasında göründü. Hışırtıyla önlüğü boynuna doladı ve kadının sıcak nedeniyle yüzünü buruşturmasını görüp vantilatörü çalıştırdı. Fırçayı eline almadan önce "Bitey iter mitiniz?" diye sordu, kadın teşekkür edince de usta hareketlerle boyayı saça uygulamaya başladı. Kuaför aynasına bakmaktan oldum olası hoşlanmazdı kadın, gözünü sol yandaki turuncu kanepenin aynaya düşen yansısına dikip saçlarının ne kadar çabuk uzadığını düşünmeye başladı. Görünmeyen radyodan "Elbette" ile başlayıp devamı anlaşılmayan garip bir müzik sesi geliyordu. "Ne garip şarkı bu, kim söylüyor ki?" diye cevabı olmayan bir soru oluşturdu kafasında kadın, gözüne aynanın önünde duran kelebek toka ilişti. Oya Aydoğan'ı, Ahu Tuğba'yı ve 80'li yılları anımsadı. "Gelmiş geçmiş en rüküş on yıl 80'ler olsa gerek" diye düşündü, "alından bombelenip şu tokaya benzeyen tokalarla tutturulmuş permalı saçlar, duvardan duvara vatkalar, pileli şalvar pantolonlar, bir karış yüksekliğinde kemerler", "bırrr" dedi, "nasıl giymişiz o berbat şeyleri". Radyodaki ses değişmiş, Funda Arar söylemeye başlamıştı, severdi onu, bir süre kulak kabarttı. Dalgınlığını kuaförün sesi bozdu: "Ne zaman gidiyortunuz?". "Ekim başı" diye cevap verdi, havaların durumu ve kuaförün yeni doğan bebeği üstüne iki-üç dakikayı geçmeyen kısa sohbeti yine bir suskunluk takip etti. Pek konuşmazdı zaten kuaför, kadın da çok konuşan kuaförleri sevmezdi. Derken boya uygulaması bitti, kadın çantasından kitabını çıkardı, kuaför masasına geçip bir kare bulmacayı çözmeye başladı. Kadının kitabı "Yeraltına Mektuplar" adını taşıyordu. Yaşayan yazarların ölmüş yazarlara mektuplarından oluşan bir kitaptı. Doğan Hızlan'ın Behçet Necatigil'e yazdığı mektubu okumaya başladı. "Siz başkaları için yazan bir kuşağın son temsilcisiydiniz" diyordu Hızlan Necatigil'e. Necatigil'i ne kadar sevdiğini ve tanımayı ne kadar istediğini düşündü kadın, acaba tanısa hayal kırıklığına uğrar mıydı? Fazla durmadı üstünde, başka bir mektuba geçti: "Nihat Ziyalan'dan Ayçelen'e". Ayçelen kim diye düşünürken mektubun sonunda Ziyalan'ın esasında mektubu kendine yazdığını anladı. Kuaför saçlarındaki boyayı uçlara doğru yayarken o Ahmet Güntan'ın James Baldwin'e yazdığı mektubu okuyordu. Mektubun son satırıyla kuaförün "Yıkayalım mı?" sorusu senkronize oldu. Kitabı çantaya koyup, yüksekliğini her seferinde ayarlayamayıp kendini küt diye bıraktığı alçak saç yıkama setine yürüdü. Bu kez dikkatliydi, yavaşta yerleşti. Saçı yıkanırken aynadan yansıyan ve yıllardır değişmeyen üç posteri bir kez daha seyretti: Bombeli saç kesimi kafasında motosiklet kaskı gibi duran kızıl saçlı, Julie Christie'ye benzeyen dağınık saçlı, asi görünümlü kumral ve saçlarının sıklığına imrendiği muhtemelen kuzeyli sarışın. O esnada saçlar yıkanmış, kuaför her zaman yaptığı gibi bir tutam saçı bulaşık teli gibi kullanarak alnına ve şakaklarına bulaşan boyayı temizlemeye çalışıyordu. Sonra ilk günkü canlılığı kaybolmış kırmızı bir havluyu kadının başına sardı ve demin kalktığı koltuğu göstererek "Tizi töyle alalım" dedi. Kadın kahküllerinin biraz kısaltılmasını istedi, önüne düşen perçemlere bakarken aklına "saçın önüne düşünce ak mı kara mı anlarsın" atasözü geldi, "benimki çikolata kahve oldu" diye gülümsedi. "Tekil mi verelim, fön mü çekelim?" sorusuna "Şekil" dedi kısaca ve on dakika sonra parlayan saçlarını savurarak kuaförden ayrıldı.

15 Ağustos 2013 Perşembe

METRODA KİM VAR?


Kadın üzeri kapatılmış İncesu deresinin  basamak aralarından sızarak kendini hatırlattığı metronun bitmek bilmez merdivenlerinden dizini sakınarak indi. Duyduğu sesten gideceği yönün treninin hareket ettiğini anlayarak banklardan birine oturdu. İstasyon hemen hemen boştu, yürüyen merdivenin takırtısı da kesilince yalıtılmış bir bölgedeymiş gibi hissetti kendini, adeta sonsuz bir sessizlik. Tavana dizi dizi yerleştirilmiş floresan ampullerin çiğ ışığı iyice soğuk bir hava vermişti fayanslarla kaplandığı için morga benzeyen biniş peronuna. Tam göz hizasındaki kocaman afişte Ankara'nın Türkiye'nin 1., dünyanın 31. refah seviyesi en yüksek kenti olduğu yazıyordu. "Birinci" yazıyla, "31." rakamla yazılmıştı niyeyse ve "en yüksek" sözcükleriyle birlikte sarı renge boyanarak göze çarpar hale getirilmişti. "Vay canına" dedi kadın, "pek de belli olmuyor ya neyse". Karşı perondaki banka valizlerini sürükleyerek bir karı koca gelip oturdu, adam karısına küs gibiydi, arkasını döndü valizin sapıyla oynamaya başladı. Tavandaki kırmızı ışıklı gösterge "Dikimevi 1 dakika" yazınca ayağa kalktı kadın, sarı renkli emniyet şeridine doğru yanaşıp trenin geliş istikametine çevirdi bakışlarını, az sonra hafiften bir rüzgar yüzünü yalamaya başladı ve tren göründü. Nisbeten boş görünen vagonlardan birine geçip oturdu. Sol yanında cep telefonuyla muhtemelen oyun oynayan bir delikanlı, tam karşısında da boynuna taktığı kocaman madalyon dar göğüs kafesiyle tezat teşkil eden genç bir kadın oturuyordu. Elini çantasına atıp kitabını çıkaracakken bir sonraki durakta ineceğini hatırlayarak vazgeçti. Vagonun diğer ucunda kırmızı yemenili, basma şalvarlı tombul bir kadın arkası dönük olarak oturuyordu ve ayakları yere değmiyordu. Gülümsedi kadın, babası geldi aklına; "sandalyeye oturunca ayakları yere değmeyeni evlendirmezler" derdi babası o küçükken, hep merak ederdi, kısa boylular evlenemeyecek mi diye. Bu kadın evli miydi acaba? Yer minderine oturtup evlendirmişlerdi belki de. "Kurtuluş" anonsunu ve kapı açılma sesini duyunca yüzünde bir gülümsemeyle kalktı yerinden, perona atladı. Ankaray istasyonlarının en uzun merdivenlerinden birini söylenerek tırmandı, dışarı çıkınca güneşten gözleri kamaştı. Sıcaklık öğle saatinin hakkını verecek kadar yüksekti. Yol boyu sıralanmış lokantaların, büfelerin önünden geçti, iki lokanta arasında bir düğün salonu gördü, "eskiden burası sinema değil miydi?" diye düşündü, değişim öyle hızlı oluyordu ki bir önceki kafada yer etmeden yenisi geliveriyordu. İlerde solda bir düğün salonu daha vardı, merdivenle inilen. Geçenlerde babası ile oradan geçerken babası "burada birinin düğünü olmuştu, kimindi ki acaba?" demişti, sonra kendi düğünlerinin orada olduğunu hatırlamıştı da epeyce gülmüşlerdi. Güneş ışınları insanın tepesini delercesine iniyordu yukarıdan, yol üstündeki büfenin yanında duran yaşlı adam elindeki paketten son sigarayı ağzına alıp paketi Hukuk Fakültesi'nin parmaklıklarını saran Amerikan sarmaşıklarının arasına fırlattı. Kadın büfeyi geçince kaldırımın sağ tarafına, nisbeten gölgelik olan fakülte parmaklıklarına doğru yanaştı. Yeni sulanmış toprak kokusuna duvar diplerinin kaderi olan idrar kokusu karışıyordu. Burnunu kırıştırdı kadın, "kokular ayrıştırılabilmeli, kötüler safdışı bırakılıp güzel olanlar çekilmeli ciğerlere" diye geçirdi aklından, adımlarını hızlandırdı sonra, kampüsün kapısından içeriye girdi. 

Bundan sonrasını yarın Leylak Dalı anlatsın size...


7 Ağustos 2013 Çarşamba

BAYRAM ÖNCESİ MUTFAKTA KİM VAR?



Görsel: Buradan

Kadın sabah yataktan kalkarken aklında yarınki bayram yemeği için planladığı menü vardı. Bir kısmını dün akşamdan halletse de işin büyügü arife gününe kalmıştı. "İyi ki senede iki defa bayram oluyor" diye konuştu kendi kendine, "masrafı ayrı, yorgunluğu ayrı, telaşesi ayrı, bir de ayda bir bayram yapsak hapı yutmuştuk." Pek hoşlandığı söylenemezdi bu telaşeden ama birkaç yıldır çocuklarla, kızkardeşle biraraya gelip, en azından bir akşam yemeğinde hoşça vakit geçirmek güzeldi. Hem artık yanlarında, aralarında olmayan büyükleri de anmış, onların geleneklerini sürdürmüş oluyorlardı.

Bunları düşünürken mutfağa girmişti bile, işe akşam yemeğinden sonra ıslatılıp bırakılmış tavayı yıkayarak başladı. Ardından en önemli işe girişecekti, "portakallı, haşhaşlı tatlı" yapımına. Huyu kurusun özel günlerde, kalabalık toplantılarda hep yeni bir şey denerdi. Neyse ki şimdiye kadar eline yüzüne bulaştırmamıştı. Sebzelikte duran 3 portakalı çıkarıp yıkadıktan sonra kabuklarını rendelemeye başladı. Tarif üzerinde biraz oynama yapacaktı kendince; şerbete yarı yarıya su, yarı yarıya portakal suyu koyacaktı. O sırada ilk vukuatını gerçekleştirdi, başparmağın ilk bölümünü rendeye kaptırmıştı. Canı yanarak rendenin yedi sülalesine bir selam gönderdi ve parmağını suya tutup kağıt peçeteye sardı, rendeye devam etti. Sonra kabuksuz kalan portakalların suyunu sıkıp suyla karıştırdı, 3 bardak da şeker ekleyip ateşe oturttu. Hamurun malzemelerini çukur bir kaba yerleştirecekken aklına geldi ki oda ısısında olması gereken Sana yağını dolapta unutmuştu. E haksız da sayılmazdı yıllardır eve ne Sana ne de benzeri bir margarin girmişti, bayram tatlısı hatırına olmasa yine de zor girerdi ama "o kadar çatlak su kaçırmaz" diyerek 250 gramlık bir paketin malzemeye dahil olmasına rıza göstermişti. Dolabı açıp margarin paketini aldı ve balkonun güneş alan bir köşesine yumuşaması için bırakıp salonun camlarını silmeye gitti. Bu arada diline ta çocukluğundan kalma bir reklam cıngılı takılmıştı:
"Bu sevgi besler beni
Yalnız, yalnız, yalnız, yalnız Sana yemeli
Memlekette Sana'dır yağların en güzeli
Sanaaa, Sanaaa, Sanaaa, Sa-na"
Bir yandan yüksek sesle söylüyor, bir yandan camları siliyor, kafasından da "Hadi oradan sabun tadında, sabun kokulu Sana, yıllarca faydalı diye kakaladınız bize bu suni yağları" diyordu. Aklına geldi, bir de Vita ve Ufa vardı. Teneke kutuda alınır, bitince de içine sardunya, küpe çiçeği, begonya falan dikilir, pencerenin önüne sıralanırdı. Bu adet öyle yaygındı ki bir ara Ufa, teneke kutulara Türk motifli renkli desenler basar olmuştu. Gözünün önüne Yenimahalle'deki evin, merdiven sahanlığına bakan mutfak penceresine dizili saksılar geldi. "Annem olsaydı" diye düşündü "şimdi hummalı bir telaş içinde olur, iş yapmaktan çok sıralayıp planlamaktan yorulurdu". Derin bir iç çekti, annesi yoktu artık ne yazık ki, "zaten olsaydı bu camlar bu kadar kirlenmezdi" diye gülümsedi ve bezi banyoya bırakıp ellerini yıkayarak mutfağın yolunu tuttu.

Yağ yumuşamıştı, 2 yumurtayı, 1 bardak irmiği, yarım bardak pudra şekerini, portakal kabuğu rendelerini harmanladı. Eline hiç sevmediği halde rende kazası yüzünden eldiven giymişti, ilave etmesi gereken 3 bardak unu bulaşık ellerle zor bela ekledi, kabartma tozunun paketini ağzıyla yırttı ve hamuru yoğurmaya başladı. Hiç sevmezdi hamur yoğurmayı, işi kolaylaştırmak için dilinin ucuna gelen türküyü söylemeye başladı. Ne söylediğinin farkına varınca bir kahkaha attı. Gençliğinde bir Tatar köyünde öğretmenlik yapan halasının öğrenip kendine de öğrettiği bir Kırım Tatarı türküsüydü hamura eşlik eden: "Siyt Osman saray, saldırgan ay boyganda boyda/Sen nişanda yog edin ay hoşgildin toyga". Meraklısı için aşağıda:


Kadın Tatarcayla cebelleşirken hamur kıvama gelmişti. Fırını yaktı, kaynayan şerbetin altını kapattı ve ceviz büyüklüğünde toplar yapıp haşhaşa bulamaya başladı. Her topun göbeğine bir fındık tanesi yerleştiriyordu. Sonuncuyu da halledince tepsiyi fırına sürdü ve öğlen saatindeki dişçi randevusuna yetişmek için hızlandı. Dönüşte sarmayı planladığı sarmanın içini hazırlamaya başladı. Pirinci yıkadı, biraz ince bulgur ekledi, kıymayı dolaptan çıkardı, soğanı, sarmısağı bızztladı, baharatları serpti ve karıştırmaya bir yandan da anneannesini düşünmeye başladı. Anneannesinin sarma yapması başlıbaşına teatral bir olaydı. Sarma yapmaya niyet ettiği günler sabahın köründe kalkar ve ev ahalisini de ayağa dikip emrinde kullanmaya başlardı: "Zofra bezini yayın, soğanı soyun, maadünüsü yıkayın, piriçi ayıtlayın, yaprağı haşılayın". Onlar ardarda verilen emirlerle şaşkın malzemeyi tamamlamaya çalışırken anneanne yere oturur, örtüyü dizine çeker, tek bacağını uzatır, diğerini altına alır, gözlüğünü burnunun üstüne düşürüp dilini ağzının yan tarafından dışarı çıkararak kimbilir ne zaman parmağına girip bir daha çıkmamış yakut taşlı yüzüğünün boğduğu tombul parmaklarıyla minicik minicik sarmalar sarardı. Kadın özlemle gülümsedi, anneannesini düşünerek bir türkü tutturdu bu sefer, onun en sevdiği türküyü: "Cevizin yaprağı dal arasında/Güzeli severler bağ arasında/Üç-beş güzel bir araya gelmişler/Benim sevdiceğim yok arasında". 15 yaşında ailesinin kararıyla evlendirilmiş, çok geçmeden üstüne kuma gelmiş, hayatta kadın-erkek ilişkisine dair tek söylediği "Ben gençken öyle güzeldim ki, evli olduğumu bilmemiş de bir müddeiumumi istemeye gelmişti" olan güzeller güzeli çileli Anadolu kadını anneanne, bu sevda dolu türküyü hangi duygularla severdi bilinmez ama kadın ne zaman dinlese ve söylese anneannesini hatırlar, gözleri dolardı.

"Fazla duygusallık bünyeye zarar, hem de randevuyu kaçırtır" diyerek giyinmeye gitti kadın, çok sürmedi kendini dışarı attı, koşar adımlarla diş hekiminin muayenehanesine ulaştı, yerinden fırlayan dolguyu tamir ettirip arife kalabalığıyla iyice bunaltıcı olmuş sokaklardan geçerek eve döndü. Şimdi sarma zamanıydı ama "önce güzel bir film bulmalı" dedi ve bilgisayara doğru yöneldi.

Yukarıdaki bayram telaşındaki kadın ve ben Leylak Dalı hepinize huzur içinde bir bayram diliyorum...

Bu da meraklısı için yaptığım portakallı-haşhaşlı tatlı, esinlenme için "Selda'nın Mutfak Defteri"ne çok teşekkürler...


4 Ağustos 2013 Pazar

BALKONDA KİM VAR?


Görsel: Buradan

Kadın biraz yorgun kalktı yataktan, özellikle dünkü poşet taşıma ve pişirip taşırma işlerinden dolayı "carpal tunnel sendrom"u azmış, elleri uyuşmuş haldeydi. Takmadı kafaya, bir-iki saate kalmaz açılır diye düşündü, yıllardır onunla yaşamaya alışmıştı. Ufak-tefek sabah işlerini bitirip balkona çıktı. Henüz güneş bu yöne gönül indirmediği için balkon gölgeli ve serindi. İnsan sayısının azlığı hafta sonuna işaret ederken caddeden geçen araçların yoğunluğu "Hadi oradan, yemişim hafta sonunu" der gibiydi. "Vızır, vızır, vızır" diye söylendi, "ben beni bildim bileli bu cadde böyle vızır vızır, huzur yahu huzur". Saksıdaki sebzelere eğildi, biberler hayatından memnun ve bereketli idi, iki güne bir avuç dolusu  topluyorlardı. Cherry domatesler biraz nazlıydı, iki tanesi tamamen küsmüş, kuruyup kalmıştı zaten. "İyilik yaramıyor" diye düşündü, "ne insana, ne bitkiye. Hergün sula, ilgilen, vitamin ver, hatta konuş. O yine bildiğini okuyor. Salacaksın çayıra, Mevlam kayıra". Balkon demirine bağlanmış iplere yapışmış, uzadıkça uzayan ve fil kulağı büyüklüğünde yapraklar çıkaran salatalığın durumu daha feciydi. İkide bir güzel sarı çiçekler açıp, hatta minimal boyutta salatalıklar verip ertesi gün kurutup düşürüyordu. "Hıyar işte ne olacak" çemkirdi saksıya karşı, saksının da umuruydu sanki, yapraklarını bile kımıldatmadı. Kadın kapının yanındaki semizotlarına yöneldi, arap saçını andıran gümrah yapraklarını okşadı, "bitki dediğin böyle olur işte, ekmeden bitecek, almadan verecek". Biraz bencilce bir düşünce geliştirdiği farkedip utandı, "Pardon" dedi balkonun en kalender sebzesine, "densizlik ettim, en çok seni seviyorum inan ki". Diğerleri duyduysa da tepki vermediler ya da içlerinden "Biz sana yapacağımızı biliriz" dediler. 

Kadın tekrar cadde tarafına yöneldi. Sarı elbiseli, kızıl saçlı bir genç kadın yanında beş yaşlarında gösteren bir oğlan çocuğuyla yaklaşıyordu. Çocuk gözüne taktığı güneş gözlüğünün verdiği havayla aradaki yılları dev adımlarıyla atlamış, ergen tavırlarla yürüyordu yolda. Kocaman bir kamyon geçti ana-oğulun hizasından, içi eşya doluydu, birileri taşınıyordu belli ki. Ağaçlara takıldı sonra gözü, "Bu yıl akasya çiçeklerinin petalleri fazla dökülmüyor, en azından içeri girmiyor" diye düşündü biraz şaşırarak, geçen yıl süpürmekle bitirememişti hem balkondan, hem evin içinden. Gerçi hemen balkonun dibindekinin kemirilmiş gibi çirkin bir şekilde budanmasının, bir diğerinin de tamamen kesilmiş olmasının etkisi olabilirdi ya da bu yıl çiçek ve rüzgar geçen yıla göre daha azdı. Burun deliklerine mis gibi bir koku doldu, nerden geldiğini anlamaya çalışırken üst komşunun balkonundan sarkan yeni yıkanmış perdelerini gördü. "Yakında çiçek-ot kalmayacak, deterjan kokusuyla avunacağız galiba" diye derin bir nefes daha aldı. O esnada kullanılmayan yan balkonda yuvalanan tombul güvercinlerden biri karşı komşunun sardunyalarına pike yaptı. Kadıncağız çiçeklerini korumak için saksının çevresini sivri uçlu çöp şişlerle donatmıştı ama güvercin kısmı çöp şiş seviyor olsa gerek ki aldırış etmeden uygun bir nokta bulup konuşlandı ve sardunyaları didiklemeye başladı. Yalnızca çöp şişi değil, ekşiyi de seviyordu galiba güvercinler.

Caddenin karşısındaki restoranın önünde duran dore renkli Vosvos'a yüzünde gülümsemeyle bakmaya başladı kadın, ta çocukluğundan beri Volkswagen arabalara bayılırdı. "Aşk Böceği Hörbi" filmini hatırladı sonra, seyrettiği Seyran Sinemasının bordo kadife perdelerini, pembe ışıklı apliklerini. Neredeyse Yenimahalle'ye, çocukluğuna dönüyordu ki kaldırımın kenarında parketmiş kiralık minibüsün etrafında bir hareketlenme oldu. İki adam ve bir kadın minibüsün cadde yönüne saklanmış, kafalarını kaldırıma doğru uzatmış bakınıyor, adeta saklambaç oynuyorlardı ki daha "ne yapıyor bunlar" diye düşünmeye kalmadan şaşkın şaşkın bakınan bir çocuk göründü aracın arkasından. Üçü birden bağrışarak çocuğun önüne atladılar, çocuğun ödü patladı. "Ebeveyn usulü bir şaka izledik sayın seyirciler" diyerek içeri girdi kadın. "Ben en iyisi yönetmen usulü bir film izleyeyim" ve nicedir aklında olup ihmal ettiği Whoopi Goldberg'in başrolü oynadığı "Mor Yıllar" filmi için monitörün başına oturdu.