.

.
.
Eskişehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eskişehir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2026 Çarşamba

ANKARA/EYLÜL-GÜNÜBİRLİK ESKİŞEHİR

Eskişehir YHT faaliyete geçtiğinden bu yana hemen her yaz atlayıp günübirlik gittiğimiz, çok sevdiğimiz bir şehir, pandemide ara versek de pandemi sonrası tekrar başlamıştık. Ama geçen yıl gidememiştik çeşitli nedenlerle. Eylül ayını Eskişehir'le açalım dedik ve dün bütün günü orada geçirdik. Aslında gezip görmediğimiz yeri kalmadı ama her gidişimizde ilk kez gitmiş gibi heyecanlanıyor ve gezmelere doyamıyoruz. Dün sabah saatlerinde bindiğimiz tren bizi 10.00 civarı Eskişehir istasyonunda indirdi. İki yıldır görmediğimiz ve biraz köhneleşmiş bıraktığımız Nasreddin Hoca aklanmış, paklanmış, renklenmiş ve tazelenmiş olarak "Hoşgeldiniz" dedi:

İlgimizi çeken diğer bir şey de bunca gidiş dönüşümüzde dikkatimizden kaçan, istasyon bahçesindeki at kestanesi ağacı oldu. O kadar devasa boyutlara ulaşmış ki tırmansak aya ulaşabilirmişiz gibi geldi 😂

Uzun at kestanesini arkada bırakıp o kadar uzun olmayan at kestanelerinin gölgelediği yoldan Porsuk kıyısına ulaştık. Daha birkaç adım atmıştık ki kız kardeşin meraklı gözleri küçük bir kulübeyi fark etti. Bir kendin çek fotoğraf kulübesiydi burası. Ablası da kendi gibi fotoğraf meraklısı olduğu için daldık içeri, bir süre banknotumuzu kabul ettirmeye uğraştıysak da sonunda başardık ama sonuç beklediğimiz kadar başarılı olmadı, ilk pozda perdeyi kapamayı unutmuşuz ışık patladı, ikincide ben uyudum, üçüncü de başka yöne baktık derken 4 pozluk siyah-beyaz şerit elimize geldi. Epeyce gülüp ayraç olarak kullanmaya karar verdik.

Porsuk boyunca defalarca gördüğümüz evlere, bahçelere, köprülere ilk kez görüyormuş gibi bakarak ilerledik ve her seferinde ilk uğrak yerimiz olan Adımlar Kitap-Cafe'ye ulaştık. Porsuğa, gondollara, teknelere bakarak kahvelerimizi içtik:


Sonra içeri girip biraz kitapları karıştırdık, kız kardeş bana koleksiyonum için "Küçük Kadınlar"ın çocuklar için yeni bir baskısını aldı. Küçük kadınların evdeki sayıları giderek artıyor. 

Sırada Odunpazarı vardı haliyle, yola revan olduk. Semtin girişindeki parkın sarmaşıklarla kaplı geçidinden geçerken aklımda iki yıl önceki seyyar tespihçi vardı. Kız kardeş o zaman andız tohumundan yapılmış, bordo renkli küçük bir tespih almıştı, niyetim aynı kişi duruyorsa bir tane de kendime edinmekti, zira tespihçinin söylediği şehir efsanesi değilse el uyuşmalarına iyi geliyormuş. Ve bingo, tespihçimiz bıraktığımız yerde duruyordu, sadece sakalları biraz daha uzamıştı. Kendime siyaha yakın bordo renge boyanmış andız tohumu bir tespih alıp yapımcısını da fotoğraflayıverdim iznini alarak:

Sinirlendikçe "Ya sabır" da çekerim artık 😂

Odunpazarı bildiğimiz Odunpazarı idi, tek değişiklik OMM'nin biraz ilerisine saçma sapan bir şekilde Camondo Merdivenleri'nin kötü bir kopyasının yapılmış olmasıydı, amaç neydi bilemedim. 

Protezlerimi kızdırmak uğruna merdivenleri tırmandık ve OMM'da doğru yola koyulduk. Yolda bir ailenin toplu fotosunu çekerek sevap kazandık ve üç kere gezdiğimiz OMM'un bu kez yalnızca satış mağazasına uğradık. Müze satış mağazalarını çok severiz kardeşler olarak. Beleş girdiğimiz satış mağazasından en sevdiğim ressam Nuri İyem'in bir tablosunun kapak olduğu indirime girmiş bir defter, iki ayraç ve Çiko için boya kalemleri alarak müze girişinden daha pahalıya çıktık 😂

Öğlen olmuş ve acıkmıştık, Ayten Usta'ya yollandık ve tabii ki "Mutancana" yedik. Kendimiz saraylı olduğumuz ve Fatih burnu taşıdığımız için Fatih Sultan Mehmet'in en sevdiği saray yemeğini tercih etmemiz gayet normal idi 😂 Mutancana arpacık soğan, badem, kuru erik, kuru incir ve kuru üzümle pişirilmiş kuzu tandır oluyor ve kendisi zerdeçallı pilav ile servis ediliyor. Önden gelen ikramlıklar ve gayet büyük olan porsiyon nedeniyle fazlasıyla doyup tabakta bir miktar bırakmış da olabiliriz. Stajyer servis elemanımız Tuana'ya internetten yüksek puan verip çaylarımızı da içerek ayrıldık lokantadan. Fazla uzağa gitmedik, hemen yan taraftaki en sevdiğim tarz olan açık hava çay bahçesine geçtik, fıskiyeli havuzun yanı başındaki masaya konuşlanıp mutancanayı bastırmak için soda ve kahve içtik. 


Biraz dinlenince Kocam Bey'i fıskiyeye karşı otururken bırakıp hediyelik eşya mağazalarını denetlemeye gittik kız kardeşle. Cam biblo koleksiyonuma minik yeşil bir kuş ile küçücük bir arı, lületaşı grubuna ise bir Eskişehir evi eklendi. 



Yeterince fıskiye izlediğimize karar verince ayaklandık, biz parkın içinden geçerken tespihçi amcamız tezgahını topluyordu, bu kez farklı bir yerden gidelim dedik ve Hamamyolu'na saptık. Aman aman tüm Eskişehir sıcağa rağmen sokaklara dökülmüştü çoluk çocuk. Elimiz kolumuz torbalarla dolu, daha bir şey almayalım derken ilginç bir mağazanın önünde park ettik. Doğal taş üzerine bir sanat evi idi, önce kız kardeş daldı içeriye, ardından biz. Baktım bizim kız kendine bir ametist taş beğenmiş kolye için halka taktırıyor, e ben eksik mi kalayım, hemen bir tane de ben kaptım. Böylece ahir ömrümde bir ametist kolyem oldu, hemi de leylak gibi mosmor 😂 Bu kadar alışveriş yeter demiştik o yüzden aldığımız peynirlerden bahsetmeyeyim bari 😀

Tren vaktine kadar yine bir çay bahçesinde mola verdik, birkaç yıl önce, tam da 15 Temmuz günü gelmiştik yine Eskişehir'e, babam da vardı o zaman. Yorulunca onu bir çay bahçesine oturtup biz Balmumu Müzesi'ne gitmiştik. Çay Bahçesi Sağlık Müdürlüğü'nün önündeydi ve "Meslektaşlarının yeriymiş kendi mekanın gibi otur" demiştik. Aynı yere oturduk  ve babamı andık. Vakit yaklaşınca yine Porsuk boyunca yürüyüp istasyona ulaştık. Çok geçmeden trenimiz geldi ve Ankara'ya döndük. 



Teşekkürler Eskişehir, var biz yine gelmek...


19 Eylül 2024 Perşembe

ESKİŞEHİR, BİR KEZ DAHA / 19 EYLÜL

Dün kişisel tarihimizde onyüzmilyonbininci defa Eskişehir'e gittik, gitmelere doyamıyoruz, YHT sağ olsun 😀 İnsan defalarca gittiği bir şehirden her seferinde keyif alır mı? Alıyoruz işte, her yere ilk kez görmüş gibi bakıyor, mutlu oluyoruz. 

Aslında biletler Konya için alınmıştı, hoş oraya da defalarca gittik, YHT'den sonra ve Milattan Önce. Konya'nın bir ilçesinde yaşayan yakınlarımıza ziyarete giderdik, o zamanlar direkt vasıta yoktu, Konya üstü gidilirdi. Her seferinde Mevlana Türbesi'ne gidilir, etli ekmek yenir ve menzile giden minibüse yerleşilirdi. YHT seferleri başlayınca da günübirlik birkaç kez gidip geldik. Bu yıl da niyetliydik ama gideceğimiz gün hava o kadar sıcaktı ki, açık bilet yaptık biletleri ve sonra Konya'dan vaz geçip eski dost Eskişehir'e niyet ettik, pek de iyi ettik. 

9.50'de hareket ediyor trenimiz, 1 saat, 15 dakika sonra da Eskişehir Gar'ına iniyoruz. Tarihi gar binası restorasyonda. Nasreddin Hoca ve kazanı rengi biraz atsa da gelenleri karşılamaya devam ediyor, küçük kazanı birisi çalmış sanırım, eh doğuruyorsa ölür de değil mi Hoca? At kestanelerinin gölgelediği, çok sevdiğim caddeden şehir merkezine yürüyoruz. Porsuk Çayı karşımıza çıkınca da sola dönüyoruz. Bir şehrin içinde su varsa, deniz olur, göl olur, akarsu olur, o şehir canlanıp güzelleşiyor, yeşile çalan rengiyle sakince akan Porsuk da Eskişehir'i cazibe merkezi yapan unsurların başında geliyor. Kahve içmek için adresimiz hep aynı, Porsuk boyunca yürüyor ve Adımlar Kitap-Cafe'de mola veriyoruz. Bu kez üst kata çıkıyoruz, etrafa biraz da tepeden bakalım:

Sakin ol şampiyon, Venedik değil burası, Eskişehir. Ama gondollarımız ve çizgili tişörtlü, hasır şapkalı gondolcularımız var, Adalar boyunca sefa yaptırıyorlar binenlere, 15 dakikalığına Venedik rüyası görebilirsiniz. Vakt-i zamanında bizim de binmişliğimiz mevcut, bu kez seyirle yetiniyoruz 😊

Kahvelerimizi içiyor, dinleniyor ve haydi bakalım Odunpazarı'na diyoruz. Odunpazarı'na şimdiye dek farklı yerlerden gitsek de bu kez en kısa yoldan, Hamamyolu'ndan gitmeye karar veriyoruz. Geçen yıl farklı bir yerden gidelim derken hem yolu uzatmış, hem de şehrin çeperinde görülmeyecek ne varsa görmüştük 😂

Hamamyolu araç trafiğine kapalı, iki yanında mağazalar olan, çeşitli noktalarında çay bahçeleri açılmış, cıvıl cıvıl bir yer. Hem alışveriş, hem dinlenme, hem eğlenme imkanı sunuyor. Bazı sanatsal dokunuşlar da yapılmış. Sözgelimi şu kemerin altında ahşap heykeller ve bazı sanatsal objeler var. O heykellerin daha çoğunu birkaç yıl önceki gidişimizde Mozaik Parkı'nda görmüştük. Ufak tefek dekoratif dokunuşlarla ilginç hale getirilmiş cadde, şu ağacın dallarını saran metalik yapraklar, güvercinlerin su içtiği mozaikli havuz gibi:




Hamamyolu'ndaki çay bahçelerinin benzerlerini şehrin pek çok yerinde gördük, çoğunu belediye işletiyor ve fiyatları çok makul. Antalya'da ve Ankara'da en çok özendiğim şey benzeri çay bahçeleri. Keşke üçüncü nesil cafelere mahkum olmasak her seferinde, çocukluğumuzdaki gibi basit sandalyeli, masalı çay bahçeleri açsa belediyeler.

Hamamyolu'nun bitiminde Odunpazarı görünüyor. Karnımız acıktı ve bu kez niyetimiz yöreye uygun doyurmak. Çibörek yiyeceğiz anlayacağınız. Navigasyonu açıyor ve kız kardeşin daha önce yiyip memnun kaldığı çibörekçiyi arıyoruz. Navigasyon kadını bizi Çürükhoca Sokağı'na yönlendiriyor, sokağın ismi çok ilginç sebebini merak ediyoruz ama kimbilir nedir? Sokağa girer girmez görüyoruz Arasta Kırım Tatar Çibörek Evi'ni. Esasen pek sevdiğim bir şey değildir çibörek ama uzun zamandır yemediğim için istiyorum. Mekan temiz ve düzenli, sahipleri son derece ilgili ve saygılı. Et yemeyenler için peynirli de yapıyorlarmış, kıymayı pek sevmediğim için iki kıymalı, üç peynirli istiyorum. Her porsiyonda beş tane çibörek var. Gelen börekler daha önce yediklerime kıyasla çok daha güzel, yağı az, çıtır ve lezzetli. Yolu düşenlere tavsiyem olsun. Sonra merak ettiğimiz için menüde yazan Kırım Paklavasını istiyoruz 😃 Normal baklavadan şekli ve malzemesi biraz farklı, şeker yerine bal şerbeti dökülüyor ve üstüne fındık serpiliyor. Yemek fotosu paylaşmaktan çok hoşlanmasam da bir fikir olması açısından aşağıya ekliyorum her ikisini de:


Paklava 😀 ev baklavası kıvamından biraz daha sert bir yapıya sahip, yufkası kalın. Bal nedeniyle şerbeti hayli ağdalı. Görevli beyefendi çatalla kırıp elimizle yememizi önerdi. Öyle yaptık ama ben zaten baklavadan, hele de ev baklavasından pek hazzetmem, ağır ve şekerli gelir. Bir porsiyonu üç kişi paylaştık, hatta biraz da kaldı tabakta, fakat bu tarz şuruplu tatlı sevenler için ideal. Tadına bakmadık demeyiz.




Odunpazarı evlerinden görüntüler

Yemek sonrası OMM'da açılan "Ehlikeyif" isimli yeni sergiyi görmek içim Müze'ye gidiyoruz. Çeşitli sanatçıların eserlerinin yer aldığı sergide fantastik mobilya tasarimları yer alıyor. Bazıları çok ilginç ve güzel, bazıları çok saçma, bazıları eğlenceli ve bazıları korkunç (devasa bir akrepten tasarlanmış uzanma koltuğu mesela). En beğendiklerim arasında şunlar vardı:



Üst fotoğraftaki duvar halısı ve koltuk ile alttaki soyutlama Amerikalı tasarımcı Misha Kahn'a ait ve çok çarpıcı idi. En beğendiklerimin başında geliyorlar. Alttakilerin tasarımcılarını not etmemişim, kusuruma bakmasınlar:




Elbette ki en korktuğum hayvan olan akrep koltuğun fotoğrafını bile çekmeyip hızlı adımlarla uzaklaştım oradan 😀

Müze çıkışı birkaç ufak tefek hatıra eşya alarak bizi bekleyen Kocam Bey'in yanına, Odunpazarı'ndaki bir çay bahçesine gidiyor ve şırıl şırıl akan havuzun yanına, devasa ağaçların altına oturup sodalarımızı içerek dinleniyoruz:


Bu arada kız kardeş geleneksel simit ve talkan kurabiyesi alışverişimizi tamamlıyor ve tekrar Köprübaşı'na yönleniyoruz. Geldiğimiz yolu geri yürüyor, yol üstü satıcılardan tuhaf şeyler satın alıyoruz. Kız kardeş andız tohumundan bordo renkli, çok güzel bir minik tesbih alıyor mesela, hoşsohbet yaşlı satıcı ile biraz muhabbet ediyor ve yola devam ediyoruz. O da ne, bir dükkanın önünde şahane ekmekler var, almadan geçilir mi? Keşke valizle gelseydik diye gülüşüyoruz ve yorgun ayaklarımız ve dolu ellerimizle kendimizi tekrar Adımlar Kitap-Cafe'ye atıyoruz.


Çaki'ye benzeyen Güççük Prens'in hepinize selamı var 😂😂

İkinci kahvelerimizi içip biraz daha Porsuk Çayı havası alıyor ve gecikmeden Gar'ın yolunu tutuyoruz.



Önümüzdeki yaz görüşmek dileğiyle hoşça kal sevgili Eskişehir...