.

.
.
corona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
corona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2020 Çarşamba

8 NİSAN (C/18-GÜNLÜK)


Günün yüz güldüreni:


Geçen yıl bu vakitler arkadaşım aynı leylaklardan bir kucakla ziyaretime gelmişti. Bu yıl yollar, yasaklar ve zalım virüs girdi aramıza. Ama sağolsun arkadaşım bahçesinde açan leylağı fotoğraflayıp yolladı bana, tembih ettim benim adıma derin bir nefes de çekecek...

Günün dizisi:

Pek bir şey izlediğim yok, koca sürekli evde olunca TV tam mesai çalışıyor ve genelde haber programları ve belgeseller açık. Bugün bir ara fırsat bulup internetten "Babil"in 10. bölümünü izledim. Onun da tadı kaçtı gerçi, aynı sakızı çiğneyip duruyorlar. 

Günün yemeği:

Her gün yemek mi yapacağım yahu, ben instagram ekmekçileri, yemekçileri gibi hamarat değilim. Dünden kalan makarna+mercimek çorbası. Yeter de artar bile.

Günün kitabı:

Henüz elime almadım ama yemek sonrası okuyacağım. "Hayvan Müzesi"ne devam.

Günün diğer günlerden farkı:

Bir aydan beri ilk kez şarkı söyledim, daha doğrusu türkü, birdenbire içimden fışkırıverdi, biraz acıklıydı ama diyorum ya hiç düşünmeden ağzımdan dökülüverdi. Ben de sesli mesajla sabık kraliçeme yolladım bana yolladığı türküye karşılık olarak. Ee, adettir tabak boş gönderilmez :)

Eh, bugünlük bu kadar, sağlıcakla ve evde kalın...

7 Nisan 2020 Salı

7 NİSAN (C/16-17 CENUP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK)

Dünkü günü atladım, kusura bakmayın. Belki de farkında bile değilsiniz ama ben kibar bir insanım, özürümü dileyeyim de ne olur ne olmaz. Önemli bişi de yoktu zaten (ne olacakdıysa). Bu sabah içimde bir sıkıntıyla uyandım, zira markete gitme zamanım gelmiş idi, en kısır mevsimde zepze ve meyve almam gerekiyordu. Normal zamanlarda bile Antalya'nın güzelim pazarlarında sebze bulamam bu geçiş döneminde, şimdi gariban market manavında ne bulacağım ki. Neyse zırhlandım, rengi atmış eşofman pantülü, bilekleri tirfillenmiş eşofman ceketi, balkonda bekleyen market ayakkabısı ile kuşandım ve bu defa tülbent yerine maske taktım(maske iğrenç bir şey, kesin bilgi), kapüşonu kafaya geçirdim. Poşetleri ilk etapta bırakmak için yere gazete serdim, çamaşır sulu su hazırladım, cebime kartımı, fısfıslı kolonyamı, kağıt mendilimi ve 5 adet ev poşetini koyup eldivenlerimi giydim, balkonda birikmiş çöpleri yüklendim ve yola düştüm. Market kapısına kadar "o eski hislerim birden coştu/fakat ne yazık ki sokak boştu" diyerek Acdaa Pekkan'ı andım. Market kapısında ağzında maskesi ile market sahibi, manav reyonunda ise ağzı maskesiz manav çalışanı vardı. Maskesiz olmasını affettim, zira elindeki kolonya ile tartıyı, tartının durduğu dolabı ve civardaki tüm yüzeyleri siliyordu, ayrıca benim maskem vardı, yanına da yanaşmadım. Bir market arabası kaptım, sapına kolonya fısfısladım, bir fısfıs da eldivenlerime yapıp birkaç sebze, biraz meyve aldım. Sonra içeri girdim, herzamanki gibi gayet sakindi, alacaklarımı aldım, market içindeki 4-5 maskeli kişiye mesafemi korudum, kasaya yanaştım. Kasa görevlisi kolonya ile tezgahı siliyordu, takdir ettim. Aldıklarımı kendi poşetlerime yerleştirdim, kartı okuttum ve çıktım. İşte asıl mesele burada başladı, zira poşetler çok ağırdı. "Çekemedim akça kızın göçünü" diye söylenerek eve geldim. Poşetleri fırlattım gazetenin üstüne, ayakkabıları önce kapıya, sonra balkona bıraktım. Poşetleri diğer balkona götürdüm. Sonra da giysileri çamaşır makinesine, kendimi duşa attım. Arkadaş bu ne eziyettir yahu, bununla bitse, daha yıkanıp paklanacaklar var. Meğer marketten al, dolaba koy yaparken ne mutluymuşuz biz. 


Bu aralar en çok gördüğüm manzara bu, mutfak balkonumuzun leb-i derya, panoramik görüntüsü 😃. Bizim apartmanın çamı, Almanyalı'nın zeytinleri, zemin kattaki tabelacının kamyoneti ve asfalt yol. Araçları tekne, asfaltı da ırmak olarak hayal ederseniz hiç fena değil, iki zeytin arasına bir de salıncak, gel keyfim gel. Oof of, evde biraz daha kalırsak hayal gücümüz boyut değiştirecek bu gidişle. 

Neyse, yeni bir kitaba başladım, "Hayvan Müzesi". Yine tuğla boyutunda, sıkı bir kitap. Üçte birini okudum ama okuduklarımdan gayet memnunum, Google eşliğinde okuyorum, ufkumu açıyor. Onun dışında başlıkta da yazdığım gibi "Cenup cephesinde yeni bir şey yok". Şimdi ben kitabıma döneyim izninizle. Başka çareniz olmadığına göre "Evde kalın"...

4 Nisan 2020 Cumartesi

4 NİSAN (C/13-14 HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM)

Sabah dilimde şu dizeyle uyandım: "Dışarda gürül gürül akan bir dünya". Benim kuşağım hemen bilmiştir dizenin hangi şiirden olduğunu, tabii ki "Hasretinden Prangalar Eskittim". Bir şiirin ancak bu kadar şiirli bir ismi olabilir (nasıl bir cümle kurdumsa, koyver gitsin). Üniversitedeydim, "Arkadaş" filmi gösterime girdi, izlememek adeta ayıptı. O filmde Yılmaz Güney (Azem), Melike Demirağ'a (Melike) "Hasretinden Prangalar Eskittim" kitabını hediye eder ve bir sahnede de şiirlerden birini okur. Filmin ardından kitapta patlama yaşandı adeta, ardarda baskılar yaptı, Ahmed Arif'in adı da böyle duyuldu. Bir dönem elimin uzantısı gibi gezdirdiğim kitabın içindeki şiirlerin çoğunu ezbere bilirim, sahip olduğum o erken baskıyı bir şekilde kaybettim. Şimdi elimde olansa Cem Yayınevi'nden çıkmış 31. baskı. Cem kapandığına göre hangi yayınevi basıyor, kaçıncı baskı olmuştur bilmiyorum ama hala çok sattığına eminim. Her neyse işte şiirler kafama öyle yerleşmiş ki, sabah gözümü açtığımda kendi kendime "Dışarda gürül gürül akan bir dünya" diyerek uyandım. Akıyor valla, hem de bahar akıyor tek bir çiçekli ağaç göremeden. Aksın bakalım, gün olur biz de eşlik ederiz bu akışa "kararmasın yeter ki sol mememizin altındaki cevher"*

Dün yazamadım, hem yazmaya değmeyecek kadar boş geçen bir gündü, hem de akşam haberleri sinir katsayımı yükseltti. Alışacağız, alışmak zorundayız, sonuçta kendi evlerimizdeyiz, bilinçli davrandığımız sürece risk faktörümüz fazla değil, aklım fikrim yakınlarımda olsa da sağlık çalışanlarını düşününce şöyle bir kendime geliyorum. Dün sabah sokaktaki bir boru patlağını tamir için belediye ekipleri geldi, 6-7 kişi kadardılar, bir kepçe ve bir hafriyat kamyoneti ile birlikte. Maske, eldiven hak getire, eminim vardır ve kullanmıyorlardır. Zira en az yarım saat dipdibe verip sigara içerek muhabbet ettiler, gençliğin getirdiği umursamazlık ve ataklık desem içlerinde yaşı daha büyük insanlar da vardı, ben inanamıyorum bu aymaz tavırlara. 

Geçiyorum bu adını anmak istemediğim konuyu, yeni kitabım "Şeytan Tangosu" demiştim. Macaristan'da ıssız bir köyde geçiyor, toplam nüfus sayısı 20'yi geçmez ama hepsi birbirinden tuhaf insanlar. Kasvetli, karanlık bir ortam, simgesel bir anlatım. Zor okunuyor ama sıkı kitap, sanırım bugün bitiririm. Filmi de varmış, bitirince izleyeceğim. 

Bugünlük bu kadar olsun, yazıyı 3 yıl önce Antalya Müzesi'nin çok sevdiğim mor salkımlı bahçesinde çektiğim bir fotoğrafla bitireyim. Dilerim tez zamanda kavuşuruz bu güzel bahçelere, parklara, şehirlere...


*Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler/Nazım Hikmet

2 Nisan 2020 Perşembe

2 NİSAN (C/12-KISACIK)

Çelınç dedik, şalanj dedik, söz verdik, hapırsak da köpürsek de yazacağız. Genelde haberleri izledikten sonra günün en moralsiz saatlerini yaşıyorum ama bu defa gecikmiş yemek telaşı kesintiye uğrattı neyse ki. Bu konuyu geçiyoruz.

Bu sabah sabık kraliçem bana sesli mesajla bir türkü yolladı, hem de kendi sesinden, hem de anneannemin en sevdiği türkü: "Cevizin yaprağı dal arasında". Omuzuma sıcak bir dost eli değmiş gibi hissettim ve çok duygulandım. Keyfimin daha iyi olduğu bir zamanda iade-i ziyaret yapacağım aynı teknikle 🎵

Bir süre Toyblast, Candy Crush Saga ve Candy Crush Soda oynadıktan sonra yeni bir kitaba başladım: "Şeytan Tangosu". Aşağı yukarı bir yıldır rafta okunmayı bekliyordu, kısmet bugünlereymiş. İşin tuhafı bu aralar okuduğum kitaplar bir şekilde gündemle bağlantılı çıkıyor. Bitirdiğim kitap Çin'de geçiyordu, yazmıştım hatta, Wuhan'a bile uzandık bir sebeple. Bu kitabın arka sayfasındaki tanıtım yazısı da şu cümleyle başlıyor: "Yaşamın fiili olarak durduğu bir Macar köyünde, güz yağmurları başlamıştır". Eh bizde de bir nevi öyle değil mi, üstelik adı da anlamlı, şu yaşadıklarımız bir nevi Şeytan Tangosu. Lakin adına ve konusuna rağmen bir güzellik sundu sayfalarını açtığımda, geçen yıldan kalma, kurutulmuş bir leylak dalı. Evren bana jest yaptı, bu yıl tazesini görme şansın pek yok evde kapalı kaldığın için, kurusuyla bari idare et dedi. 🌸

Ve akşamüstü canım Ferminanımcım'dan leylaklı, güzel mi güzel bir sanal kart aldım. Bugün güzel arkadaşlarım beni mutlu ettiler, pek keyifli oldu bu kart işi. Haydi katılmayanlar varsa niyet etsinler, şu sıkıntılı günlere güzellik katalım. 💌

Ben de sizlere geçen yılın Nisan ayından bir fotoğrafla bir nevi kart yollamış olayım. Denize, güneşe, hanımellerine bir an önce kavuşmak dileğiyle...


1 Nisan 2020 Çarşamba

1 NİSAN (C11/MART OKUMALARI)

Her gün yukarıya o musibet adıyla corona yazmaktan ikrah getirdiğim için artık kendisinden baş harfi ve sayı olarak bahsedeceğim. 

Kötü ve huzursuz bir gece geçirdim ama sabah biraz kendimi toparladım, çöp dökme ve su alma eyleminin ardından eylemden uzun süren bir temizlik faslı yaptım. Çınarlı balkonu pakladık, arada bahara kaçarız diye, ağaç şahane yeşerdi çünkü. İki parti çamaşır yıkayıp astım, kabak dolması yaptım, bir miktar kitap okudum ve hatta biraz uyudum, sıra blog yazmaya geldi. Bugün corona morona demeyeceğim ve direkt kitaplara geçeceğim, sevimsiz Mart'ta neler okumuşuz bakalım:


-"Üvey Kardeş" için uzun zamandan beri okuduğum en güzel kitaptı diyerek başlayayım. O minicik puntolarıyla ve 700 sayfasıyla savaşırken perişan olan gözlerime değdi bu güzelim aile hikayesi. Son sayfaya gelene kadar hevesle, merakla ve keyifle okudum. Barnum'u, Peder'i, Vivian'ı, Boletta'yı, Vera'yı ve gece adamı Fred'i çok özleyeceğim. Her biri kendine has, muhteşem yaratılmış karakterlerdi. Yazara ve çevirmene benden kucaklar dolusu teşekkür. İskandinav edebiyatı asla yanıltmıyor...
Okuyacak olanlar için kitabın başında bende oluşan kafa karışıklığını başkalarında önlemek için küçük bir ipucu; Peder bir özel isim, baba anlamında çevrilmemiş. 


-"Kör Pencerede Uyuyan" ile tanıdığım Nihan Eren birbirinden güzel öyküler yazmış yine. "Hayal Otel" tam da şu belirsizlik ve huzursuzluk zamanlarında ilaç gibi geldi. Küçük bir Ege kasabasında, açılmak üzere olan bir otel ve otelin her birinin ayrı bir hikayesi olan beklenmeyen konukları birbirleriyle bağlantılı olarak, bitki adları taşıyon 12 güzel öyküyle anlatılmış, okumalısınız.


- "İyi Adamın 10 Günü"nden sonra "Kötü adamın 10 Günü"nü de aynı keyifle okudum. Sadık, Adil ya da kendine verdiği son isimle Öcal yine birtakım işler peşinde. Mehmet Eroğlu polisiye işinde de gayet iyi olduğunu bu iki kitapla gösterdi. Şu tatsız zamanlarda kafa dağıtmak için birebir...


-Sibel Öz'ün yüksek lisans tezi olarak yazdığı "Oyuncu/Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti-Yıldız: Adile Naşit"tam bir biyografiden ziyade akademik bir çalışma fakat Yeşilçam ve sinema konusuna ilgi duyanlar için oldukça ufuk açıcı, Adile Naşit sevenler için de tabii ki...


-Bedia Akartürk yıllardır Türkiye'nin en sevilen Türk Halk Müziği sanatçılarından biri olarak yerini korur. Sahnede seyretmişliğim de vardır. Akrabası olduğunu düşündüğüm Tolgahan Vurgun sanatçı ile bir nehir söyleşi yapmış, adı: "Bedia Akartürk/Turnanın Türküsü". Çocukluğundan başlayarak tüm yaşam öyküsün okuyabilirsiniz bu kitapta Akartürk'ün, kendisini seviyorsanız tam size göre... 


-Sağ tarafta gördüğünüz kitabı halamın eşi yazıp bastırmış. Çocukluğunu ve "Sıradan" isimli köyünü anlatmış "Köyümüz, İstanbulumuz "Sıradan"da.  Zorlu bir çocukluk, zorlu bir yeni yetmelik, Köy Enstitüleri, hafızasına hayran olarak okudum. Geleceğe güzel bir miras olmuş...


-Jorge Amado'yu çok severim, "Dona Flor ve İki Kocası"nı da büyük bir hevesle aldım. Başlangıçta gayet güzel gidiyordu, aslında eğlenceli bir kitap ama o kadar çok ayrıntı vardı ve konular o derece uzatılmıştı ki bir süre sonra zorlanmaya başladım. Üstüne bir de corona günleri başlayınca ruhum daha fazlasına elvermedi. Bitmesine çok az bir bölüm kala daha sakin bir zamanda görüşmek üzere vedalaştım. Buhranlı günlerde uzak durunuz diyeyim... 


-Havada uçan harfleri ve ilginç kapağı ile son okuduğum kitap "Bundan Sonra Her Şey Biziz", Kanada'ya yaşayan Çinli bir ana kızın öyküsüyle başlayıp Mao dönemine kadar geri dönüşlerle uzanıyor. Çok kapsamlı, ufuk açıcı, zaman zaman iç acıtan, sistemleri sorgulatan bir kitap. Ben çok ilgiyle okudum, tavsiyemdir... 

Bugünlük bu kadar, bu tatsız günlerde kitaplara sığınalım, kalın sağlıcakla...
 

31 Mart 2020 Salı

31 MART (CORONA GÜNLERİ 10)

Gayet pis bir hava var dışarıda, kapalı, bulutlu, ara ara yağmurlu. Keyifsiz günlerimden birindeyim ama bıkbık edecek değilim, geçelim. Sabah balkon karantinasındaki erzağa banyolarını yaptırıp yerlerine aldım. Başka da bir iş yapmadım. 3 gündür buğdaylı ve nohutlu yayla çorbası içiyorum, bugün itibarıyle bıktım. Koca için yaptığım arabaşı çorbasından artan hindi butları ve makarna olacak akşam menüsünde. Dezenfektanlarla aşırı temastan alerjik öksürüğüm tavan yaptı, komşular huylanacaklar bir şey değil. 

Kahramanlarımız Wuhan'dan sağ salim döndüler ama başları dertten kurtulmuyor. Kitap bölüm bölüm Mao dönemine dönüyor. Herkes birbirinin takibinde, evlatlar ana-babalarını, arkadaşlar birbirlerini ihbar ediyorlar, bugün itibar görenler yarın yerin dibine itiliyor, zindanlarda, rehabilitasyon merkezlerinde çürüyor, içim şişti okurken ama memnunum kitaptan, yarıyı çoktan geçtim, az-buz da değil ha sayfa sayısı, 475 adet yaprağı teker teker eritiyorum. Ha bir de tablette Toyblast ve Candy Crush oynamaya devam, sağolsunlar, evde mahsur kaldığınızda oynayın diye her gün 24 saatlik can veriyorlar 😃

Sokaktan sürekli satıcılar geçiyor; çilek, portakal, sulu sulu armut, Allah ne verdiyse. Henüz alanı görmedim ama satan çok. TV'de de reklamlar: "Yaza fit girin, altın bilmemne eczanelerde". Yuh, yaza hayırlısıyla bir girelim de fit olmasak da olur. 

Bugünlük bu kadar olsun dostlar, zaten yazacak bir şey de yok. Günün tek güzelliği sabah mailimde bulduğum Küçük Joe'den gelen sanal kartpostal oldu, sağolsun, varolsun. Haydi bakalım sizler de katılın bu etkinliğe...



30 Mart 2020 Pazartesi

30 MART (CORONA GÜNLERİ 9)

Dona Flor'u sepetledim dedim ya, yeni bir kitaba başladım. Lale'nin Bahçesi'nin doğum günü hediyesiydi bana, sıkı bir kitap. Hazmede hazmede okumak gerek, iyi gidiyor sevdim. Kanada'ya yerleşmiş Çinli bir ana-kızın öyküsü geri dönüşlerle anlatılıyor. Burada da mı karşıma çıktın Çin derken ne oldu biliyor musunuz? 150. sayfadan sonra kahramanlardan ikisi Wuhan'a gittiler. "Ay gitmeyin corona var orada" diye çok çığrındım ama bana dönüp "Orada neredeyse bitti, sen kendi memleketine bak" dediler, kestim sesimi. Yahu kitapta bari rahat bırakaydınız beni..

Her dakika da kitap okunmuyor tabii ki, mutfak ilgi alanıma girmiyor ama bir hamaratlık geldi üstüme, her gün kendime yapacak bir ev işi buluyorum ve işin tuhafı yüksünmeden yapıyorum. Bu süreci tek parça atlatırsak küllerimden domestos olarak yeniden doğacağım. Bugün sırada kitaplık ve kitaplık raflarında mekan tutmuş çeşitli objeler vardı. Elime bir toz bezi aldım ve hepsini teker teker sildim, epey uzun sürdü, zira minik minik bir sürü objeye evsahipliği yapıyordu kitaplığın rafları. Herbirini elime aldığımda o objenin arka planını, nereden aldığımı, kimin hediye ettiğini, nasıl bir anısı olduğunu düşüne düşüne temizledim. Anımsattığı kişilere de içimden bir selam yolladım. 

Öğleye doğru 10 gün önce internetten verdiğim erzak siparişi sonunda geldi. Aslında çoktan pişman olmuştum ama vermiş bulundum. Getiren kargo görevlisinin terini ve yorgunluğunu görünce utandım ve ağlamaklı oldum neredeyse. Adamdan aleni özür diledim, kalender bir arkadaşmış, "bu bizim görevimiz, hiç önemli değil" şeklinde cevap verdi. Kapıya bıraktığı kolileri eldiven takıp balkona attık, bir süre orada istirahat edecekler, sonra banyolarını yaptırıp mekanlarına postalayacağım. Yalnız bu iş iyiden iyiye zorlamaya başladı ve anladığım kadarıyla kolay kolay da sona ermeyecek. Meğer ne güzelmiş marketten gelip üstünü başını değiştirmeden, silip sabunlamadan dolaba yerleştirmek. Sanırım bu süreç bittiğinde pek çok şeyin kıymetini daha çok bileceğiz. 

İçinde bulunduğumuz, paranoya ile tevekkül arasında gidip gelen ruh halinden bir nebze kurtulmak için Kontrollü Çılgınlıklar blogu bir kartpostal mimi başlattı. Şurada görebilirsiniz. Yanlış anlamayın, postaneye gidip kart atmayacaksınız, email adreslerinize ister kendi çizdiğiniz, ister fotoğrafladığınız bir kartı yollayacaksınız. Detayları verdiğim linkte bulabilirsiniz. Ben niyet ettim, belki siz de düşünürsünüz. Bilenler bilir vakt-i zamanında bu bloglar yılbaşlarında, bayramlarda ne kartpostallar yolladı birbirlerine. Bu defa da sanal destek kartpostalı etkinliği olsun bakalım. Şuraya çocukluk yıllarımda en sevdiğim kartpostallardan birini bırakıp kitabıma döneyim de, bir an önce şu Wuhan'dan ayrılsınlar. 


29 Mart 2020 Pazar

29 MART (CORONA GÜNLERİ 8)



Görsel: Buradan

Afife, bilmiyorum nerelerdesin, hala hayatta mısın, acaba senin aklında da benimle ilgili ufak tefek bir şeyler kaldı mı? Mecburen evde kaldığımız şu günlerde kaygıdan gebermemek için zihnimi başka yönlere kaydırdığımda ilk aklıma gelenlerden biri sen oldun. Tuhaf aslında, onca yıl geçti, beraber olduğumuz günleri toplasan iki yılı bulur muyuz, sanmam, keşke daha çoğunu bulabilseydik. 

İlkokul ikinci sınıfta keşfetmiştim sınıftaki o narin, sarışın kızı, dalgalı saçları omuz hizasında, sakin, sessiz. Benim gibi yerinde duramayan, hele okulda iyiden iyiye kişilik değişikliği gösteren bir zıpırın tam tersiydin. Daha ne oluyor demeden arkadaş olmuştuk bile. Karmakarışık bir sınıftı bizimki, henüz kolejlerin, özel okulların esamisinin okunmadığı zamanlardı, bildiğimiz en dişe dokunur özel okul TED Koleji idi, o da bize dağlar kadar uzaktı. Hatta lisede falan dersler ağır gelip de küçük, butik kolejlere kaçan arkadaşlarla dalga geçerdik "tembel" diye. Babasının maddi durumu iyi olanlar da, öğretmenlerin çocukları da, müstahdemin oğlu da, bizim gibi memur çocukları da aynı potanın içinde eriyip kaynaşmıştık. Zaten kimse kimsenin ne babasının ne iş yaptığını bilirdi, ne de memleketini. Biz aynı sınıftaydık, arkadaştık o kadar. Baban ne iş yapardı bilmiyorum ama çocuk ruhumla bile hissettiğim, arada bir okula uğrayan o uzun boylu, senin gibi sarışın adamın insana güven veren yüz ifadesi bugün bile aklımda. Teneffüslere birlikte çıkar olmuştuk, kolkola girip benim sınıfın penceresinden resmini yapmaya çalıştığım 6. Durak Camii'ne bakan bahçede turluyor, "önümüze gelene bir tekme" oynuyor, ip atlıyor, kimi zaman o günkü ödevleri birbirimize tekrarlıyorduk. Bir gün bir teklifte bulundum, "Okul çıkışı bize gelsene?". Hiç ikiletmedin. "Tamam" dedin, çok şaşmıştım evden izin almadan, kendi iradenle bize gelmeye karar vermene. Kimbilir belki de annen çalışıyordu ve okul sonrası evde yalnızdın, onu bile bilmiyormuşum bak. Son ders zili çalar çalmaz çantaları kaptığımız gibi bize yollanmıştık. Yolda bahçe çitinde kuzukulağı sarmaşığı olan evin önünde durup birkaç ekşi yaprağı ağzımıza atmış, gülüşerek devam etmiştik. Bir şeyler yedik sanırım ve sonra bizim evin meşhur yüksek divanına tırmanıp hem sokağı seyretmeye, hem sohbet etmeye başladık. Yüksek divan deyince bilmeyenler vardır, sosyal konut olarak yapılan sitemizde her katta 6 daire vardı ve hepsinin dış kapısı aynı uzun, ortak balkona açılıyordu. O yüzden balkona bakan odanın ve mutfağın pencereleri biraz yüksek ve eni geniş, boyu kısa tutulmuştu. Lakin apartmanda yaşayanların çoğu ailenin kadınları çalışmıyordu ve ev işlerini bitirdiklerinde en büyük zevkleri ana caddeye bakan bu pencerenin önüne oturup gelen geçeni seyretmekti. Panoramik bir açısı vardı üstelik, lakin pencereler neredeyse tavana yakın olduğundan babam ve diğer ev sakinleri ahsaptan, yüksek sedirler çaktırmış ve dışarıyı görme imkanı sağlamıştı. Önce bir sandalyeye basar, sonra hayli geniş, neredeyse bir cumba özelliği taşıyan sedire çıkıp otururduk. Çocuklara oyun alanı, iki-üç komşuyla sınırlıysa büyüklere de sohbet mekanı olurdu. Aynısından bir başka blokta anneannemin de vardı, sanırım anneannemin uzun yaşama sırlarından biridir bu yüksek divanlar. Eline çabuk ve hareketli bir kadındı, tüm yemeklerini o sedirde yer, gün boyu da oradan dışarıyı gözlerdi. Yalnız oraya çıkabilmek için önce duvara dayalı bir sandalyeye basar, sandalyeden yanındaki masaya geçer, masadan da sedire çıkardı. Her öğün yemeğini küçük, bakır sinisine yerleştirir, siniyi sedire koyar, sonra kendisi çıkardı ve her bitirdiği tabağı yemeğin tamanının bitmesini beklemeden aynı işlemleri yaparak mutfağa götürüp geri gelirdi. Bir nevi spordu onun için. Çok küçükken o yüksek divandan tepeüstü düşmüşlüğüm vardır, hala başımın arka tarafında o düşmeden yadigar bir sivrilik taşırım. 

Afife, kusura bakma bu yüksek divan meselesini açıklamadan olmazdı. İşte o gün o yüksek divandaki sohbetimiz bitince sen toparlandın ve eve gitmek için ayrıldın. Divana tırmanıp arkandan baktım ve birdenbire ağlamaya başladım. Neden mi? "Ya yolda başına bir şey gelirse, ya araba çarparsa" diye, ağlamanın boyutunu abartmış olacağım ki sesime annem geldi, "Hayrola?" dedi, "Ya Afife'ye yolda bir şey olursa" dedim. Annem pratik bir kadındı, kuru gürültüye pek pabuç bırakmazdı, "Allah akıl fikir versin" deyip mutfağına geri döndü. Kaygı düzeyim o zamandan tavandaymış demek ki Afife, ertesi gün seni okulda sağ salim görünce derin bir nefes almıştım. 

Okumayı çok severdim, babam da gücünün yettiğince beni mahrum bırakmazdı kitaplardan. Hürriyet Gazetesi'ndeki "Güngörmüşler" ve "Fatoş"un hastasıydım. Bunların arasıra ciltli kitapları çıkardı, babama aldırmış, birkaç kez okumuş, yetmemiş boyamış, yetmemiş okula götürüp biraz da hava atmıştım. Sen de okumak istedin Afife, çekinerek ricada bulundun. Hemen verdim, en iyi arkadaşım değil miydin? Aradan günler geçiyor ama kitaplar bir türlü geri gelmiyordu. O zamanlardan kitap konusunda belirgin bir titizliğim ve cimriliğim varmış. Sonunda dayanamayıp "Hala okumadın mı?" diye sormuştum da ıkınıp sıkınmış, sarışın yüzün kızarmış, "Tamam getireceğim" demiştin. Ertesi gün elinde benimkiler değil ama iki farklı çizgi roman cildiyle çıkıp gelmiştin. Meğer küçük kardeşin yırtmış, babana yenisini aldırmışsın. Kendimi hala ayıplarım Afife o kitapları kabul ettiğim için ama itiraf edeyim yeni maceralar okuyacağım için de sinsi bir sevinç duymuştum. Beni affet e mi, çocukluğuma ve okuma aşkıma ver.

Sonra bir gün geldin ve şöyle dedin: "Biz yarın taşınıyoruz". "Hadi ya, nereye?" dediğimde, "başka bir şehre" diye cevapladın. İnanmadım biliyor musun? Aklım almadı daha doğrusu, insan bunu bir gün önce mi söyler, şaka yapıyorsun sandım ama ertesi gün sen yoktun, daha sonraki günler de. Doğru dürüst vedalaşamamıştık bile Afife, hayal gibi kaybolup gittin, o ince, narin varlığına yakışır şekilde.

Çok sık aklıma düşüyorsun Afife, acaba arkadaşlığımız sürseydi aynı yakınlıkta olur muyduk? Yollarımız taban tabana zıt rotalara mı çevrilirdi bilemiyorum ama sen benim için çocukluğumun en güzel anılarından birisin. Keşke bu yazıya denk gelsen de bana bir ses versen Afife Karabulut...

27 Mart 2020 Cuma

27 MART (CORONA GÜNLERİ 6)

Madem söz verdim, gün bitmeden yetişeyim. Akşam haberlerine kadar zor bela topladığım moralim haberlerden sonra yer ile yeksan oluyor. Neyse geçelim bu konuyu...

Bugün Dünya Tiyatrolar Günü idi. İptal olan biletlerim arasında bir de tiyatro bileti vardı ama şimdi o kadar uzak geliyor ki, sanki en son oyunumu milattan önce izlemişim gibi. Oysa Ankara'da sezonda oynanan oyunların neredeyse yarısını izledim o koşturma arasında. Tiyatroyu seviyorum, iyi tiyatroyu daha çok seviyorum. Gençliğimin Devlet Tiyatrosu oyuncuları olağanüstü idiler, açıkcası bu sezon izlediğim oyunlardan çok azını oyunculuk açısından yeterli buldum. 

İlk tiyatro deneyimimi yaşadığımda 8 yaşındaydım. Komşumuz Zehranım teyzenin on çocuğu vardı, çoğu evli barklı idi ama yanında yaşayanlardan biri-en küçüğü-yaşıtımdı ve ayrıca yine yaşları bana yakın arkadaş olduğum torunları vardı. Bir gün kapı çaldı ve ailenin bir nevi reisliğini yapan büyük oğullarından biri-ki o da babamın yakın arkadaşıydı-ertesi gün kardeşini ve yiğenini tiyatroya götüreceğini, ellerinde fazla bilet olduğunu ve benim de gelmemi istedi. O gece heyecandan uykum kaçtı, sabah erkenden kalkıp oyunun vaktini sabırsızlıkla bekledim. Sonra hep birlikte yola düştük, neyle gittik hiç hatırlamıyorum ama Küçük Tiyatro'nun şahane salonunu hayranlıkla seyrettiğimi iyi hatırlıyorum. Oyunun adı "Peter Pan"dı. Sonradan kitabını da okuyup çok seveceğim Peter Pan'ın "Tinker Bell" olan perisinin adı "Çın Çın Zil" diye Türkçeleştirilmişti. Gugıl'da oyuncular kimdi, bulabilir miyim diye küçük bir arama yaptığımda Cihan Ünal ve Mümtaz Sevinç'in adına rastladım, kimbilir ne kadar gençtiler.

Tiyatro o ilk çocuk oyunuyla kalbime girdi ve bir daha da çıkmadı, dilerim şu günleri umduğumuzdan çabuk atlatırız da yine salonlara döneriz. 

Bu sabah babama telefon etmek için ara tuşuna bastığımda sesi ve diksiyonu babama benzemeyen biri "Merhaba" dedi. Bir an ödüm koptu, telefonu başka biri açtı sandım, meğer Ali Poyrazoğlu imiş, bize "evde kal" diyecekmiş. Konuştu da konuştu. Babam da telefonu açmadı zaten. Tekrar aradığımda bu defa baygın mı, sarhoş mu olduğunu anlayamadığım bir ses "Merhaba" dedi, meğer o da M.azhar A.lanson'muş. Arkadaşlar derdiniz ne? Telefon operatörleri, niye vaktimizi alıyorsunuz, belki acil bir durum var, niye uzatıyorsunuz. Zaten aklı başında insan evinden çıkmıyor, gerisini de ancak karantina kararıyla oturtabiliriz evde. Meğer bu serinin Hülya Avşar'ı ve Murat Boz'u da varmış, neyse ki onlara denk gelmeden uygulama kalkmış.

Bilgisayardaki fotoğraf albümlerini şöyle bir kurcaladım da geçen yıl bu günlerde arkadaşım ziyarete gelmiş ve bana bahçesinden bir kucak dolusu leylak getirmiş. Bu yıl leylaklara da hasret kalacağız belli, şuraya bırakayım da ara sıra bakar mutlu oluruz:


26 Mart 2020 Perşembe

26 MART (CORONA GÜNLERİ 5)

Hellö,

Dün akşamki bilim kurulu toplantısından iç soğutacak bir haber çıkmayıp iş kendimize dikkat edip hastalığa yakalanmayacağız moduna evrilince moralim bozuldu, keşke istemeyince virüs gelmese. Dona Flor'un ikinci kocasıyla nerede tanışacağını bile merak etmez oldum, kitabı bırakıp yatmaya gittim. Yorgan koruyucudur 😃

Sabahleyin de aynı moralle uyandım, aynadaki suratımdan nefret edip kahvaltı hazırlamaya başladım. Bu arada önce B12 spreyimi yere düşürüp başlığını kırdım, ardından da kırmızı pancar turşusunu dolaba koymaya çalışırken kapağı gevşedi ve o kıpkırmızı su tüm raflara yayıldı. Aynaya bakmadım, zira suratımı tanımayabilirdim bu süreçte. Kendimi sakinleştirmeye çalışarak balkona çıktım. Karşı apartmanın ilk katında oturan çift balkonda şezlonglara yayılmış, karşılarındaki su sayacı tamirhanesi manzarasına bakarak çay içiyorlardı. İçeri girip kendi çayımı demledim, kahvaltımı hazırladım, su sayacı manzaram yoktu, bir film açıp karşısına geçtim. Aklıma İstanbul'da, Karaköy'deki kahvaltıya gittiğimiz dekorasyonu çok şık, fiyatları tuzlu ama manzarası oto yıkanan garaj olan mekan geldi. Vay canına bir zamanlar bırak evden çıkmayı, şehirlerarası bile gidip dışarlarda kahvaltı falan edebiliyormuşuz. Milattan Önce miydi?  

Filmin adı "Saklı". Başrollerinde İlhan Şeşen, Türkü Turan ve Settar Tanrıöğen vardı. Fena değildi, Settar Tanrıöğen'in oyunculuğu ise her türlü takdiri hakediyordu. Filmin ortasında kızkardeş arayıp beni biraz parpıladı ve moralimi düzeltti. O moralle film bitince gündelik sportif faaliyetlerimi yaptım. Bugünkü iki tane idi: 1- Mutfak kapısının camını silmek. 2-Terracotta obje koleksiyonumun tozunu almak. 


Var ya, aslında ev işlerinden nefret ederim, evde kalınca kafa dağıtmak için bahane olarak gündelik ufak işler yaratıyorum. Taksit taksit düzene sokarım böylece, hem de vakit geçer. Sırada çekmeceler, dolaplar, kışlıklar, yazlıklar falan var. Nasılsa bu Cavit daha kolay kolay gidecek gibi görünmüyor, keşke bir an önce çekip gitse, ben pis ve pasaklı yaşamaya razıyım. 

Sokaktan çilek satıcısı geçti, kasa kasa çilekleri yüklemiş kamyonete, ellerine eldivenleri takmış satıyordu. Pek rağbet eden olmadı, sadece tam karşımızdaki dairede oturan yaşlı hanım sepet sallayıp bir kilo aldı, sanırım reçel yapacak. Dün de domatesci geçti, onun eldivenleri siyahtı, lakin "3 kilo domates 20 lira" diye bağırırken elini boru gibi yapıp ağzına tutuyordu, oh bol tükrüklü, bol mikroplu. İnanmayacaksınız ama evvelsi gün de minibüsle "Hanımların dikkatine" geçti. Corona günlerinde en büyük sıkıntı evlerdeki paspas kenarı, yolluk kenarı, halıfleks kenarının overlokları olsa gerek. Sırada Taşköprü sarmısakçısı var ama o geçmese iyi olur, zira çok kızgınım. Henüz bu virüs telaşı başlamadan Taşköprü lafını duyunca kocayı apar topar indirip aldırmıştım. Hemen hemen hepsi küflü ve nemli çıktı, sarmısaklar da kesinlikle Taşköprü değildi. Tamamı çöpe gitti. 

Eh bu kadar gevezelik yeter, hazır ruh eğrisini biraz yukarı çekmişken gidip şu Dona Flor ve ikinci kocasıyla ilgileneyim de bitsin artık bu kitap. Pek süründü elimde. Virüs cümlemizden uzak olsun...

25 Mart 2020 Çarşamba

25 MART (CORONA GÜNLERİ 4)

Sanırım bu Cavit Efendi'yi tek parça olarak defetmeyi başarırsak sağlığımızdan sonra en büyük kazançlarımızdan biri de bloglara yaptığımız geri dönüş olacak. Zaten birkaç gündür kafa dağıtmak amaçlı yazıyordum ama dün bir challenge-biz ona aile arasında şalanj diyoruz-teklifi geldi Kanatlı Kedi blogundan. Her gün yazalım, ilerde bu günleri anımsar, neler yaptığımızı okuyup bazen güler, bazen gamlanırız mealinde bir nedenle, eh ben zaten niyet etmiştim, devam ediyorum. Haydi sizler de niyet edin, hem biraz kafa dağıtır, hem de blogları harekete geçiririz. 

Sanırım lise son sınıftaydım, üniversiteye hazırlık kursuna devam ediyordum, bu nedenle de haftada üç defa Ankara'nın meşhur "boynuzlu" tabir edilen troleybuslarıyla Kızılay'a gidip gelmem gerekiyordu. Bu gidiş gelişlerden birinde üniversite öğrencisi olduğunu düşündüğüm bir gencin elinde ilgimi çeken bir kitap gördüm, karikatürize bir kapağı ve ilginç bir adı vardı: "Dünya Poturunu Çıkarıyor". 


Corona bütün dünyada yayılıp ülkemizde de resmileşerek bizi evlere kapattıktan sonra ilk aklıma gelen bu kitabın adı oldu, kendi kendime "Dünya poturunu çıkarıyor galiba" dedim. Yeni kuşaklar için "potur" dize kadar geniş inip, daha sonra daralan bir nevi pantolona verilen ad ve sanırım bu dönemde potur biz oluyoruz. Dünya biz insanları sarhoşlamış ya da yorgun bir adamın dinlenmek için kendini yatağa atarken yaptığı gibi tersine, düzüne bakmadan, özensizce fırlatıyor.  Haksız da sayılmaz yani, elimizden geleni yaptık yormak için koca mavi gezegeni. Umarım yorgunluğu çabuk geçer de poturunu münasip şekilde tekrar giyer.

Evde iki kişiyiz ama gariptir dışarı çıkılmayınca daha çok iş oluyormuş ya da cansıkıntısını gidermek için iş icat ediyoruz. Dün Ankara'dan geldiğimden beri katlayıp katlayıp üstüste yığarak minik bir dağa dönüştürdüğüm ütüleri hallettim. Hem ütüledim, hem güldüm. Çok özenli insanlarız, evin içinde bile ütüsüz asla giyemeyiz diye. Bırak ütülü giyinmeyi, eşofman, pijama dışında bir şey görmedi günlerdir sırtımız. Ütü masasını salona taşıdım, laptopu kanepenin sırtına yerleştirdim ve bir yandan ütülerken bir yandan "Dedemin Fişi" filmini izledim, ütü seansına da başka film gitmezdi zaten. Filmle senkronize olarak bitti ütü, marketten gelen suları balkona, giysileri de makineye attım, kısır yapmaya giriştim. Akşam yemeği olarak. Çoğu kişinin aksine karantina bizim iştahı kesti. Öyle börekler, çörekler, kurabiyeler falan yaptığım yok. Günlerdir ağzıma tatlı niyetine kahvenin yanında yediğim 1-2 minik lokum dışında bir şey girmedi. Sabah çok az kahvaltı, akşam normal bir yemek, arada bir-iki meyve. Hareket olmasa da belki birkaç kilo verebilirim bu süreçte. Harekete zaten Cevriye izin vermiyor. Ben de bugün sportif faaliyet olarak kuş biblolarımın tozunu aldım 😄


Paranoya ile tevekkül arasında dalgalanırken kendime her gün için halledilmesi gereken ufak hedefler koyarak aklımı başımda tutmaya çalışıyorum. Geri kalan zamanda da kitaplara sığınıyorum. Sizde durumlar nasıl?