.

.
.
Hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2026 Çarşamba

DOKTOR CİVANIM

Dün hem TV, hem telefon bugün havanın yağışlı olacağı konusunda ağız birliği etmişlerdi. Yalan söylemişler, dışarda pırıl bir güneş var. Akşam Amerika'nın delisi ne yapacak diye TV karşısında nöbet tuttuğumuz için uykuya geçmem gecenin ikisini bulmuştu. Sabah erkenden uyandım, zira doktor randevum vardı. Bir süredir belimden sağ yan boşluğuma vuran, azalmalı çoğalmalı bir ağrım var. Kendime en berbat teşhisleri koyduktan sonra "Korkunun ecele faydası yok" diyerek abone doktorumdan randevu aldım. Yıllardır her derdimde ona giderim, kuşakdaşımdır, teşhisleri hiç şaşmaz, gereksiz tetkik istemez, hastasına her daim dostça yaklaşır. Daha önceleri eve yakın bir özel hastanede çalışıyordu, şimdi biraz daha uzaktakine geçmiş. Otobüs beklersem gecikirim diye sokaktaki taksi çağırma ziline bastım. Az sonra binmekte hep zorlandığım Doblo'lardan biri geldi. Güç bela yerleştim ve gideceğim hastanenin adını söyledim, tesadüf şoför de ben yaşlarda biriydi. "Tamamdır" diyerek hastanenin adını en az 5 kere tekrarladı. Yola çıkmıştık ki önümüzü kesen bir arabaya sinirlendi, sürücüsü kadın bu arada belirteyim. "Abla, çekil de geçelim, yolun ortasında ne yapıyorsun, biri çarpacak göreceksin" minvalinde söylendikten sonra bana hitaben "Bu kadın şoförlerden bıktım, araba sürmeyi bilmiyorlar" dedi. Ben bilmiyorum haklı, çünkü ehliyetim yok, hiç de niyet etmedim. Ama şimdi kadın şoförlere de laf söyletmem yani, sanki tüm erkek sürücüler süpermen. "O iş cinsiyetle değil, yetenekle, ustalıkla, tecrübeyle ilgili" dedim, "erkek sürücülerin için de hiç mi böylesi yok?". "Vardır da abla kadınların yüzde sekseni süremiyor" dedi. Yüzde seksen kadın tepene vursun diyemedim tabii ki, tartışmaya girmedim, anlatamazsınız çünkü. 

Neyse yola devam ettik, normalda dümdüz gideceğiz ve hastanenin önüne döneceğiz, neredeyse asfaltın kıyısında zaten. Gelgelelim belirli bir noktada sağa saptı bizim usta, erkekkk Doblocu. "Herhalde bildiği kestirme bir yol var" diye düşündüm, çok iyi bildiğim bir semt değil çünkü ama gidiyoruz da gidiyoruz, ufukta benim hastane görünmüyor, normalde bu kadar içeride olmaması lazım. Sonunda dayanamadım: "Biz nereye gidiyoruz pardon?" dedim. "OFM Hastanesine" dedi, "Orada ne yapacağız?" dedim, "Aaaa siz OFM dememiştiniz değil mi?" demesin mi? Kardeşim en az 5 kere söyledin kendin gideceğimiz hastaneyi, ne ara unuttun. "E peki niye söylemiyorsunuz?" dedi üste çıkarak. "Ne bileyim, belki kısa bir yol biliyorsunuz diye düşündüm, hem biraz evvel kadınlar hakkında pek iyi konuşmadınız, yol tarif edersem sinirlenirsiniz diye çekindim" dedim. Böylece lafımı da  soktum. Başladı özür dilemeye, hay Allah nasıl unutmuşmuş, halbuki torunu da orada doğmuşmuş, özür dilermiş, kusura bakmayaymışım vs vs. Sonunda iki misli yol giderek  ulaştım gideceğim hastaneye, özür üstüne özür diledi ama aldığı para gerçekten indi-bindi parası mıydı bilemedim, son zamlardan sonra taksiye binmedim çünkü. 

Maceralı yolculuğum sonunda doktoruma ulaştım, muayene  edip bazı tahliller istedi, benim şüphelendiğim, yıllardır çektiğim durumdan o da şüphelendi, neyse ki abartılı teşhislerimden değildi sözkonusu olan. İstenilen tetkikleri yaptırdım, kafeteryadan bir kahve alıp beklemeye başladım. Derken gelmem için telefon ettiler. Evet sonuç başımın belası irritabl kolon sendromu tabii ki, yıllardır çekerim, aile dostumuzdur, severiz kendisini, kanka olduk yıllar içinde, genetiğimize kodlu. Yine de bir tertip ilaç verip 10 güne kadar şikayetim geçmezse tekrar gelmemi tembih etti. Olası teşhislerimin en terbiyelisini duyduğum için nisbeten rahatlamış ayrıldım hastaneden.

Baktım hava güzel yürümeye karar verdim, bir taksici sıkıntısına daha katlanamayacaktım, o da tutar şehrin öbür ucundaki Yaşam Hastanesine götürmeye kalkar mazallah. Yürürken eski Dokuma ve Pil Fabrikası, yeni Dokuma Park olan alanın önünden geçiyordum, baktım binalardan biri Emekli Kahvesi olmuş. Yalnız sanırım kadınlar emekli olamıyor, zira tüm emekliler erkek. Önlerinde birer bardak çay, eminim ki siyaset ve pahalılık konuşuyorlar. Uzun zamandır görmemiştim buraya, dur dedim neler var, bir kolaçan et Leylak Hanım. Park alanı yemyeşil, ağaçlar, çiçekler insanın içi açılıyor, biraz yürüdüm ne göreyim, Modern Sanatlar Galerisi. Hemen daldım içeri, tesadüf Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin fotoğraf sergisi varmış. Ama öncesinde ne varmış?

Hababam Sınıfııı 😃 Aman pek hoşuma gitti, girdim hemen sınıfa, biraz burnumun direği sızladı, neredeyse hepsi öbür dünyada zira, biraz gülümsedim, biraz gençliğime gittim. Epeyce oyalandım içeride. Ben çıkarken iki ilkokul öğretmeni, peşlerinde öğrencileri içeri giriyorlardı.

Hababam'la vedalaşıp sergiyi gezdim ve şu fotoğrafa, daha doğrusu verilen isme bayıldım:

"Yasama Yürütme Yargı"

Evin yoluna dönmeden önce park içinde biraz gezindim, bu fabrika alanını nefes alınacak yeşil ve kültürel bir alana dönüştürenlere kocaman bir "Aferin" dedim.

Şimdi gidip ilaçlarımı içeyim arkadaşlar, kendinize dikkat edin. Hastalık ağrılı, endişe verici ve masraflı bir durum 😂


20 Şubat 2025 Perşembe

İYİLEŞME YOLUNDA / 20 ŞUBAT

"Dün günlerden değilse de Pazar
Beni ilk defa güneşe çıkardılar"
 
Nazım Usta'dan özür dileyerek şiirini çarpıttım ama neredeyse üç haftadır taksi içinde doktora gidip gelmek dışında ilk kez kendi başıma sokağa çıktım. Gittiğim yer de evin yakınındaki marketti ama o bile iyi geldi, tepede güneş ısıtırken, yerlerde baharın ilk yeşillikleri, ağaçlarda badem çiçekleri, "Oh be dünya varmış!" dedim.
 

Uzun zamandır bu kadar yoğun ve günlere yayılan bir hastalık yaşamamıştım. İşin tuhafı salgının ben Ankara'da maskesiz halimle hastane koridorlarında koştururken, uçakta, gümrüklerde, kalabalıklar içinde gezip tozarken değil de en sakin, etrafımın en tenha olduğu zamanda beni yakalaması. Toplasan 5 kişiyle görüştüm, beşi de sağlam bir ben hasta. Ne diyeyim, vardır bir keramet bunda da. 

Hastalığı aynı Osmanlı İmparatorluğu gibi geçirdim. Üç-beş öksürükle başlayan Kuruluş Dönemi, sabahlara kadar sürüp içimi dışıma çıkaran çılgınca öksürükler, baş ağrısı, tıkanık burun, geniz akıntısı ve halsizlikle Yükselme Dönemi'ne geçiş yaptı. Resmen paçavra gibiydim, başımı yataktan kaldıramadım. Özel hastanelere tanıdığımız birtakım kapitülasyonlarla en azından ev içinde ayaklanacak kadar Duraklama Dönemi'ne döndüm. Arada bir Fetret Dönemi geçirmişliğim de var, o doktor bunu dedi, şu doktor onu dedi gibi bir belirsizlikten sonra şu an Gerileme Dönemi'ne adım atmış bulunuyorum. Henüz kulağımdaki tıkanıklık ve geniz akıntım geçmese de çok yakında imparatorlukla birlikte hastalığı da Çöküş Dönemi'ne sokup "Sağlıklı hayat, oh ne rahat" diyebilmeyi umuyorum. Siz siz olun yakalanmamaya çalışın, zira çok grip gördüm ama böylesini ilk kez görüyorum. Zatürreeye çevirmemiş olması da en büyük tesellim. 

Ankara'da etkinliksizlikten bezip ardı ardına aldığım etkinlik biletleri de telef oldu bu arada. Hayatın adımları bizden önde gidiyor maalesef. Bir kısmını iade ettim, bir kısmını arkadaşlar kullandı, bazılarını da erteledim. Hatta ertelediklerimi de ertelediğim oldu. Bugün baleye gidecektim mesela ayın 7'sinden bugüne aktarmıştım. Kendimde o cesareti bulamadım, 15 gün sonraya erteledim. Tamamen iyileşmeden niyet etmeyeceğim. 

İlaçları tükettim, sadece geniz akıntısı için yatmadan önce bir antihistaminik alıyorum. O da her sabah yataktan spatula ile kazınarak kalkmama sebep olsa da en azından gece uyutuyor. Uyuyunca da milyon çeşit saçma sapan rüya görüyorum, ki ben rüya görmeyi hiç sevmem. Bu sabah Alkibiades ile uyandım misal, o kim diyeceksiniz şimdi. İlkokuldan bu yana aklımın ucuna dahi gelmeyen bir tarihi şahsiyet kendisi, Atinalı bir general ve devlet adamı. Peleponnes savaşlarının kahramanı, bana çok lazım ya rüyama girmesi gerekiyordu. Şu arkadaş oluyor kendisi, bunlar da hep birbirine benzer ya:
 
 
Nereden tanışıyorsunuz diyecek olursanız, ilkokulda aldığım Çocuk Haftası dergisinden. Babam çok okumasa da matbuata düşkün biriydi. Ben de okumaya çok düşkün bir çocuk olduğumdan istediğim her dergiyi alırdı sağolsun. Çocuk Haftası, Doğan Kardeş, Mavi Kırlangıç, Zıpzıp, Tina. Alkibiades de o yıllardan kalma, ben onu unutsam da o beni unutmamış sağ olsun. Biraz büyüyünce Hayat, Ses, Pazar, Foto Roman, Resimli Roman, TV'de 7 Gün dergileri gelmeye başladı kapıya. Mahallemizin gazete-dergi dağıtımından sorumlu bir müvezzii vardı, köyden gelen yiğeniyle birlikte yaparlardı dağıtımı. Ergen yaştaki bıyık gölgeli bu genç, ergen yaştaki bana gizli gizli biraz kesikti galiba ki tüm gazetelerin Kelebek, Saklambaç, İnci gibi ilaveleri bizim aldığımız Cumhuriyet'in içine gizleniverirdi 😂 Sayesinde magazin kültürüm müthiş gelişmişti sağolsun. Sonra Samanyolu diye bir dergi çıktı, içinde resimli romanlar, öyküler, moda tasarımları ve patronlar bulunurdu, çok giysi diktim o Samanyolu Dergisi sayesinde kendime. Derken entelektüalitem arttıkça Milliyet Sanat, Negatif, Picus, Nokta, Tempo, Türk Dili, Varlık, Virgül, Arkitekt ve adını hatırlayamayacağım bir dolu dergi atmaya kıyamadığım için epeyce yer işgal etmeye başladılar. Ne zaman ki dijital çağ başladı, dergilerin devri kapandı bende ve evde birikenler de bir tadilat sırasında çöp toplayıcıları mutlu etmek adına konteynerin yanına bırakıldı, aksi halde biz evden kovulacaktık. Yine de dergilere gömüldüğüm o keyifli zamanları bazen özlemle anıyorum. 

Hastalığım süresince pek çok film izledim, epeyce de kitap okudum, bu bakımdan en azından lehime bir durum gelişti. Bende durumlar böyle arkadaşlar, dışarıda güneş ama başka yerlere yağan karların soğuğu var. Evin içi ise pencereden giren güneşle sıcak. Birazdan yeni başladığım "Hollanda Evi"ni elime alıp köşeme çekileceğim. Hayli uzun bir yazı oldu, gözlerinizi yorduysam affola. Kalın sağlıcakla...

7 Aralık 2023 Perşembe

BİR GÜNÜN SONUNDA NERGİS / 7 ARALIK

Hellö sevgili takipçilerim,

Kasım ayı giderayak son çelmesini de takıp gitti. Kendisiyle bir dahaki Kasım'a kadar küsüm, umarım affettirir. Sol bacağımda, dizimin biraz altında çocukluğumdan beri benimle yaşayan minik bir çıkıntı  vardı, ben desem ben değil, siğil desem siğil değil, üstü nasır tutmuş sivilce benzeri bir şey, çoğu zaman varlığını bile hatırlamazdım. İki yıl önce diz protezi ameliyatımdan bir süre sonra hallenmeye başladı. Önce biraz içeri çöktü, sonra sıkılıp tekrar dışarı çıktı, Afrika ülkelerinden oturma izni almış olsa gerek ki rengi karardı ve boy attı, serpildi. Önceleri pek aldırmadım, protezi kıskandı bu, ilgi çekmeye çalışıyor dedim, gözüme çarpmadıkça yok saydım, sonra hafiften takılmaya başladım, ara sıra "Derdin ne senin?" diye sorsam da cevap alamıyordum. Zaman geçtikçe evham yapmaya başladım ve en sonunda korkunun ecele faydası yok diyerek Bilge'nin Annesi'nin de teşvikiyle bir cerraha başvurdum, sağ olsun Sevdacım bana eşlik etti. Doktor baktı ve bingo! "Bunu çıkarıp patolojiye yollamamız lazım" dedi. Vay başıma gelenler, dünyada en korktuğum merci patolojidir dostlar. Şöyle de bir ruh halim vardır ki tırsarak gittiğim doktor seni pres makinesine koyup suyunu çıkaracağız dese an itibariyle en metin halime dönerim. Yeter ki elime patoloji raporu vermesinler. Lakin çare yok, "Ee, ne zaman çıkaracağız arkadaşı?" dedim, "Uygunsanız hemen" dedi. Uygunum, hem de nasıl uygunum, bir gün bekle desen işte o zaman şirazeden çıkarım, yeter ki akabinde ve detayında olsun. Önce gittik, ameliyathaneyi ayarlattık, sonra muhasebeye gidip paraları bayıldık. Sevda ile yaptığımız tüm şaklabanlıklara rağmen görevli bağyan bir kuruş inmedi. Derken hemşireler üşüştü başıma, oda açtılar, 2024 model yeni ameliyathane giysisi takdim ettiler. Kendisi şort, üst gömlek, bone ve bir çift de terlikten ibaretti, haliyle rengi de ameliyathane yeşili idi. Giysilerimi kuşandım, takılarımı Sevda'ya emanet ettim, gelişimle hazır oluşum arası yarım saat sürmeden kesilmek için beklemeye başladım. Derken hemşirenin biri kapıdan başını uzatıp "Hangi bölge?" diye sordu. Tam "Küçükesat" diyecektim ki Sevda benden önce davranıp "Bacak" dedi de rezil olmaktan kıl payı kurtuldum. Tabii bunun üzerine o kadar çok güldük ki bir başka hemşire gelip "Ay ne tatlısınız şen dullar" demez mi? Deli mi ne kadın, ayaküstü bizim kocaları postaladı öbür tarafa, ağzını hayıra aç yahu 😃

Derken efendim tekerlekli sandalyeye taht misali yerleşip buz gibi ameliyathaneye alındım. Giysilerimle uyumlu masaya yatırıldım ve operasyon başladı. Esasen görmeyeyim diye semer koydular ama tepedeki ışığın aynalı çerçevesine tüm işlem yansıyordu. Haliyle bakmadım, mazoşist miyim ben? Sadece onlar dikiş atarken ben de bir göz attım, o kadar. Kolumda saat olmadığından bakamadım ama takriben yarım saat sonra işlem tamamdı, odaya çıkarıldım, doktoru beklemem söylendi. Lakin bekle bekle gelmez. Sonrasında haberi geldi, gidebilirmişim. Ben yine de emin olamadım odasına uğrayıp ağrı kesici ya da antibiyotik sordum, gerek yok dedi. Bir hafta sonra kontrola, on gün sonra dikiş aldırmaya gelmem söylendi, ayrıldık binadan. Sonra Sevdacımla hemen yakındaki restorana gidip kendimize operasyon sonrası ziyafeti çektik, afiyetimiz olsun. 

Bugün bir hafta doldu dostlar, ilk iki günkü ciddi ağrı dışında pek sıkıntı olmadı, altı adet dikişim vardı, bugün üçünü aldı doktor. Patoloji raporu da temiz çıktı. Aldım ama bakmadım, doğrudan doktora verdim. Dün bir twit okumuştum, "Doktor kan tahlili istedi, sonucuna Google'dan baktım, kendime kanser, anemi ve tüberküloz teşhisi koydum. Doktor baktı bir şeyin yok dedi" yazıyordu. O hesap neme lazım, ben teşhis koyacağıma doktor koysun. Zaten baksam da bir şey göremeyecekmişim, yazıcı sonucu basmamış 😃 Doktor kendi bilgisayarından baktı. Kalan dikişleri pazartesi aldıracağım. Böylece diz üstü lipom operasyonundan kalma 5 santimlik dikiş, dizde protez ameliyatından kalma 20 santimlik dikiş ve diz altındaki kaç santim olacağını şimdiden bilemeyeceğim dikişle zavallı sol bacağım örnek bezine dönmüş olacak. Örnek bezi bilir misiniz? İlkokulda Aile Bilgisi dersinde yapardık, Böyle beyaz bir kumaş parçası aldırırlardı bize. Önce köşe yapmayı öğretirler, sonra antika kenarlara. Boş kalan yerlerde teyel, bol teyel, düz dikiş, iğne ardı, muhtelif nakışlar ve yama yapma eğitimi verirlerdi. İşte o envai çeşit dikiş örneği olan kumaşı adı örnek bezi idi, fark yok pek anlayacağınız üzere. 

Evet, bugün iç rahatlatacak sonucu alınca rotayı ATO'daki "Ankara Kitap Fuarı"na kırdık. Çok kalabalıktı, ortalık öğrenci kaynıyordu, dakika başı anons geçilip okullar otobüslerine davet ediliyordu ve ne yazık ki başkente yakışacak kadar tanınmış yayınevi standı yoktu. Önce sahafları dolaştık, sonra birkaç bildik yayınevine bakındık. Gitmişken bazı kitaplar edindim elbet ama internetten şaşmamaya karar verdim.




Ve eve dönerken kendime günün anlam ve önemine binaen yılın ilk nergislerini aldım. Daha doğrusu bolca yaprak ve iki gelin teliyle soslanmış üç sap nergis aldım diyeyim. Olsun varsın nergis başlı başına mutluluktur...




20 Kasım 2023 Pazartesi

HAFTA BAŞI / 20 KASIM

Sanırım Covid ya da ne idüğü belirsiz bir başka virüs hepimizi hedef aldı, ara vermeksizin tarıyor, "Ben tek, siz hepiniz" diye pis pis sırıttığından da eminim. Geçen haftaya göre daha iyiyim, yıkılmadım ayaktayım ama hâlâ o adi virüsün izlerini taşıyorum. Saman dolu bir kafa, ara sıra gelen öksürük krizi ve tıkalı bir burun. Sürekli tuzlu su çekmekten kendimi salamura gibi hissetmeye başladım. Buna da şükür, en azından günlük hayata geri döndüm, önceki halimi düşününce. Bana gelen yorumların, Instagram, Twitter ve Facebook paylaşımlarının pek çoğu virüs ve hastalık şikayeti. Bu kış pek pis geçecek anlaşılan. Zaten hiç hoşlanmadığım gri Ankara günleri de başladı. Hiçbir zaman kışçı olmadım, tüm sıcağına rağmen güneşle şarj olan, iflah olmaz bir yazcıyım ben. Akdeniz'in sıcak denizlerine yelken açmadan önce havası kok kömürüyle zehirlenmiş, her soluk alışta kurum yuttuğumuz, yağan karın ertesi gün çamurlu bir bulamaca, ardından da taş gibi bir buza dönüştüğü Ankara kışlarından çok çektim. Okula ya da bir süre çalıştığım işyerime ulaşmak için tırmanmak zorunda kaldığım dik yokuşlar ve merdivenlerden kaç kez kayıp düştüm bilmiyorum. Kaymamak için botların üstüne geçirilen çoraplar, ıslanan ve üşüyen ayaklar, kıpkırmızı burunlar, eldivenin içinde buza kesmiş parmaklar, balık istifi toplu taşım araçlarının nemli, pis kokusu, çamurlu camlar, buz tutan çamaşırlar, musluktan akan, insanın damarlarını uyuşturan sular, hiçbirini unutmadım. Sobadan kat kaloriferine ve doğal gaza geçişle hava kirliliği azalmış, ev içi konforu artmış da olsa ben yine de kış güzellemesi yapamayacağım. Bu yıl zorunlu nedenlerle Antalya dönüşünü erteledik, sanırım Ocak ayında ancak olacak gidişimiz, o nedenle fazla laf etmeyeyim Ankara kışlarına, intikamı korkunç olmasın 😀

Perşembe günü Opera Sahnesi'nde Modern Dans Topluluğu'nun 30. yılı nedeniyle hazırlanan gösteriyi izledik. Aslında klasik baleyi daha çok severim ama modern dans da kaçırılmaz yerine göre. 30 yıl içinde sergiledikleri temsillerden bir kolaj seyrettik. Özellikle son bölümde, Şehnaz Longa eşliğindeki hareketli gösteri şahaneydi. Opera Sahnesi'ni çok seviyorum, binanın dışını ayrı, içini ayrı.


Mimar Şevki Balmumcu'nun Sergievi olarak tasarladığı bina 1947-48 yıllarında Paul Bonatz tarafından Opera Binası'na çevrilmiş, Yukarıdaki maket de fuayenin bir köşesinde yer alıyor. 


Salonun tavanından bir detay. Aydınlık ve ferah bir bina Opera, ayrıca çok da şık. Bir gün önceki tiyatro izleme felaketinden sonra yol yordam bilen seyirciyi görünce moralim düzeldi. Bir de bilet işlerini düzene koysalar. 15 gün sonraki bir başka balenin online biletlerinin açılacağı saati bilgisayar başında bekleyip anında açtığımda tüm yerler doluydu, ne ara doldu anlamadım. Var bu işte bir iş de biz bilemiyoruz.

Çıkışta bizi almaya gelecek oğlumu beklerken bir başka görkemli yapıyı seyrettik, şimdilerde Kültür ve Turizm Bakanlığı binalarından biri olarak kullanılan, mimar Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından Hariciye Vekaleti olarak yapılan şu güzelliği:


Ulus Erken Cumhuriyet Dönemi'nin en görkemli binalarına ev sahipliği yapıyor esasen, keşke bir açık hava müzesi olarak değerlendirilebilse...


10 Ağustos 2012 Cuma

FİNCANDAKİ MUCİZE: KAHVE


Berbat bir başağrısıyla uyandım bugün. İlaç içmek için mutfağa gittim, ilacı unuttum elimde kahveyle döndüm. Normalde kahve başağrısını tetikler ama benim kafeine ihtiyacım var, içmem gerek. Hem içmekle kalmadım kahveli blogu açıp tek tek kahvelere baktım, katmerli oldu yani. 

"Fincandaki Mucize: Kahve" isimli mis kokulu, lezzetli blogumuz katkılarınızla giderek güzelleşiyor. Fotoğraf, yazı gönderen, izlemeye alan arkadaşlara buradan tekrar teşekkür ediyorum. Bu blog ortak bir blog, sizin yolladığınız fotoğraf ve yazılarla varlığını sürdürecek, lütfen desteğinizi esirgemeyin. Sevdiğiniz bir mekanda içtiğiniz bir kahve, anısı olan, sizi biryerlere taşıyan bir fincan, şık bir sunum, ilginç bir tasarım, hatta çirkin bir mekan ve tatsız bir kahve bile konu olabilir yollayacağınız fotoğraf ve metinlere. Sizin adınız veya rumuzunuzla yayınlanacaktır gönderilenler. Bloglarınızda duyurursanız katılımcı sayısını arttırabilir, blogu daha da renklendirebiliriz. Haydi bir gayret, her ne kadar blogda varsa da fotoğraf ve metinlerin yollanacağı mail adresini tekrar yazıyorum:
kahveciguzelleri@gmail.com
Blog linki:
Bugün güzel fotoğraflar ardarda gelecek, gözatmanızı öneriyor, tekrar teşekkür ediyorum.


Bunlar da posta kutumun dünkü ganimetleri. Posta kutusu demek yanlış aslında, sevgili postacımız bu dört zarfı bu defa doğal gaz borusunun arkasına sıkıştırmış. İkisi yanyana üstelik. Sanırım kendisinin posta kutularına alerjisi var, değerse kaşıntısı tutuyor:) En azından getiriyor, bu da birşeydir diyorum ve kartları yollayan İnsan Olmak, Cessie, Aylağın Günlüğü ve Vladimir'e teşekkür ediyorum...

22 Haziran 2012 Cuma

BUGÜNÜN KELİMELERİ


Boğaz ağrısı, pastil, boğaz ağrısı, Strepsils, boğaz ağrısı, limonlu soda, boğaz ağrısı, yelpaze, boğaz ağrısı, İskoçya Sokağı 44 Numara, boğaz ağrısı, Hershey's çikolata, boğaz ağrısı, sıcak, boğaz ağnsı, sı sı sı sı sııııı...

Eeee yetti boğazının ağrısı dediğinizi duyar gibi oldum ve korkup kaçtım...

6 Mart 2012 Salı

BU ARALAR BÖYLE



-Hâlâ tam iyi olamadım ama ayakta kalma sürem eskisine oranla daha fazla. Kafamın içindeki  kıtık olmuş pamuk yığınının usta bir hallaç tarafından atılması lazım, tıkalı sinüslerime de kuvvetli bir vidanjör gerek..
-Sabah kasvetli ve yağışlı bir havaya uyandık, öğleden sonra güneş göz kırpmaya başladı, şu an kararsız.
-Yeni bir kitaba başladım. Tünel'de, tramvay durağının karşısında, geçen yıl Lale'yle uğradığımız sevimli bir de dükkanı olan Kırmızı Kedi Yayınları'ndan "Son Okur". David Toscana yazmış, Meksika'da "Icamole" isimli küçük bir köyde geçiyor. 
-Evişleri Allah'a emanet, ne yapacak halim ne de isteğim var. Yok bu sefer tembellik değil, güçsüzlük. Mutfakla olan aşk ilişkim kesintiye uğradı, görev icabı görüşüyoruz kendisiyle bu aralar.
-Perşembe'ye kadar iyileşmeyi düşünüyorum, kafamda bir program var. O zamana kadar ev içi fotoğraflarıyla yetineceksiniz ve bunların çoğunu içecekler oluşturacak; çay, kahve, ıhlamur, yeşil çay, çorba ve hatta su gibi sıradan hastalık eşlikçileri. Turunçlu-kahveli likörüm kıvamını buldu, sürahisine yerleşti içileceği anı bekliyor dolapta. Yukarıda gördüğünüz rengarenk kostüme bürünmüş şeyse içine narçiçeği atılmış ıhlamur.
-Lale'nin önerdiği "Kadının Fendi" filmini izleyim istedim lakin Türkçe dublajlı imiş, senkron tutmadı, hevesim kaçtı. Ben de "İmkansızın Şarkısı"nı izledim. Murakami kulakların çınlasın.
-Hasta olduğunu iddia eden biri için yeterince gevezelik yaptım, kitabımı alır, battaniyeme bürünür yatarım. Kalın sağlıcakla...

4 Mart 2012 Pazar

HASTA ÇORBASI, HASTA KİTABI, HASTA PAZARI


Tam da bu kışı nezle olmadan atlattım duygusuna kapılmıştım ki dün gece burun kanalizasyonlarım tıkanıverdi. O yetmemiş gibi görünmez marangozlar ellerinde rendeleriyle gelip sabaha kadar boğazımı rendelediler, sabah restorasyondan geçen sit alanı modunda uyandım; herbir parçam bir yerde. İnadına hava da bir güzel; güneşli, ılık, aydınlık. Tam yürüyüş havası ama şans işte. Tüm günü battaniye altında kanepeye kıvrılıp kitap okuyarak, nisbeten diri olduğum anlarda da bilgisayar başında geçirdim. C vitamini almaktan yakında benzim sararacak, fincan fincan turunçlu sıcak su içip portakal yemekteyim. Hasta çorbası niyetine içtiğimse kapya biberi-kabak-soğan ve maydanozdan oluşma bir sebze çorbası. Hasılı kendimi adadığım 2. yenilenme harekatı nedeniyle ağız tadıyla hasta da olamıyorum. Nerede o boğaz yumuşatan nişastalı sütlü pelteler, bir numaralı hastalık ilacım aşurelik buğday ve nohut katılmış yayla çorbası, hadi bunlardan geçtim çayın yanında bir dilim keke bile razıydım ama kader utansın. Zerzevat sülalesiyle yeneceğiz bu sefer gribimizi. Kekik ve adaçayı çayıyla gargara yapmayı da ihmal etmiyoruz efendim, tamamen ota yönelik bir iyileşme kürü takip etmekteyiz.

Hasta çorbası pozu verdirilmiş sebze çorbama-ve de gribime-eşlik eden kitap "Kötü Hatıra Fotoğrafçısı". Bir dizi öyküden oluşuyor ve çok beğendim, kesinlikle öneririm. 1-2 öykü kaldı, birazdan bitirmeyi planlıyorum. Kader yoldaşı ve günüme renk katan yegane eleman olduğu için kendisine şükran borçluyum. Akşamın oyalayıcısı da şaşmaz bir biçimde "amirim" olacak tabii ki. Yarına restorasyon çalışmalarının biraz düzene girmesini umarak izninizle kitabıma dönüyorum. Sağlıklı günler dileğiyle efendim...

15 Ocak 2012 Pazar

HASTALIK, PAZAR VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...


Sabah ağrıyan tüm eklemlerime rağmen ayağıma geçirdiğim terliklerimdeki Snoopy'ye dil çıkartmayı ihmal etmedim. Sonra bir başka Snoopy'nin, banyo duvarına yapışık olanın kulağının altından diş fırçamı alıp dişlerimi fırçaladım. Boğazımdaki karıncalar faaliyetlerini sürdürmeye devam etmekteydiler, üzerlerine saldığım diş macunu köpükleri bile işlerine engel olamadı. Panzerlerle püskürttüğüm sirkeli ve tuzlu sıvının bir kısmı barikatları aşıp mideme inse de etkilerini kazana dönmüş kafam ve ben beklemekteyiz.
Hastalığın bile engel olamadığı iştahımı diyetle dizginlemeye çalışarak klasik peynir-çavdar ekmeği ve yeşillikten oluşan kahvaltımı yaparken kitaplığıma yeni konuk olmuş kalın ciltli kitabı çektim. Rastgele açtığım sayfada şöyle diyordu Nazım Hikmet:

"Bir şeyler yazmalıyım
bir şeyler yazmalıyım yüzde yüz yalansız
bir şeyler yazmalıyım hiçbir şeyi önceden düşünmeden
cigaramın dumanı
yoktur yârin imanı
bir şeyler yazmalıyım
masamın üstünde gördüklerimi değil
parmaklarımı değil
bir şeyler yazmalıyım içimde bir şeyleri yakalayarak
kova salıp içimdeki kuyuya su çekmeliyim."

Bir kova burcu olarak bu tesadüften hoşnut, içimdeki kuyudan çekeceğim suları düşünerek puanlı sarı bir kedinin "mırmır" ettiği ayracımı kitabın arasına koydum, masanın üzerindeki çerçevede atkısına bürünmüş kıza göz kırptım ve düşündüm: "Milli Piyango'dan para çıkıp cüzdanımı zengin etmese ne gam, iyi ki varsın blog, sayende ruhumu zenginleştiren dostlarım oldu."

Şimdi gidip bir numaralı hastalık yemeğimi, yoğurt çorbamı pişirme zamanıdır...

14 Ocak 2012 Cumartesi

İFTİHARLA SUNARIZ...


Güneşli kanepe, battaniye, fincanda çorba, bitmiş Füruzan, bitmek üzere olan Anne Tyler, başlanacak Tom Robbins, fonda Hüsn-ü Hicaz, iptal olmuş programım, gıcık yapan boğazım, kırılan vücudum, soğukalgınlığım ve ben. Bir kış klasiği; bu haftasonu bu hanede...

6 Aralık 2011 Salı

BU DA GÜNÜN DUYURUSU OLSUN


Yılbaşı yaklaşıyor, mahzun yüreklere mutluluk taşımak lazım. LÖSEV aracılığıyla sizi bekleyenler var. Ayrıntılı bilgi  "Bulut Gölgesi" blogunda. Haydi mutlu edelim o güzel çocukları...

Arkadaşlar kart etkinliği katılımını sona erdirip adres listesini de maille yollamış bulunuyorum. Vatan, millete, cem-i cümlemize hayırlı olsun:) Blogdaki listeyle kontrolünü yapıp eksik adres varsa bildirmenizi rica ediyorum, gözümden kaçmış olabilir. Bir de sonradan yolladığım 2 düzeltme vardı, onu gözardı etmeyin lütfen. Liste elinize ulaşmadıysa da bir zahmet mesaj atın bana. Katılımınıza tekrar teşekkürler, kolay gelsin...

20 Eylül 2011 Salı

MERAK EDENLER İÇİN

Bugün daha iyiyim. En azından mideyi toparladım, üşütme halini ise ter atarak gidermeye çalışıyorum. Dün yorum bırakan adsız izleyicimin önerisine uyup yoğurt çorbasını da pişirdim ve içtim fotoğrafta görüldüğü üzere, zaten kendisi hastalık hallerimin bir nolu ilacıdır ama dün onu ocağa koyacak halim bile yoktu. Bu arada galetanın da hakkını yemeyelim, yavandı ama  perişan haldeki midemi düzelttiği kesin.

Övünmek gibi olmasın bu da yeni ajandam:) Snoopy aşkımı bilen herkes bu konuda yarış halinde sağolsunlar, ben de şımarmış durumdayım görüldüğü  üzere, egom tavan yaptı:) Bu ajanda kızımdan, kalemi biliyorsunuz sanırım sevgili Serrose'nin armağanı (yanında arkadaşları da vardı tabii ki). 2012'ye sevimli bir başlangıç olacak. Normalde sokakta gördüğüm her köpek beni korkutsa da (ki köpekleri severim yanlış anlaşılmasın, bu korkunun eminim bilinçaltı bir sebebi var) bu hayali yaratığa bayılıyorum. Keşke çizgi filmleri tekrar yayınlansa TV'lerde. 

Bugün Ankara büyük bir tehlike geçirdi. Yer Ankara'nın en yoğun bölgelerinden biri; onlarca resmi daire, bir ilköğretim okulu, yoğun bir lojman topluluğu, minibüs ve otobüslerin merkez durakları, cafeler, restoranlar, işyerleri, yolboyu parketmiş araçlar. O güzelim ismi ve asırlık çınarlarıyla gölgeli Kumrular Caddesi'ndeki patlama (son açıklamalar bomba olasılığını güçlendiriyor) birkaç cana ve çok sayıda yaralıya sebep oldu, maddi kayıplar da cabası. Sabah mesaisi saatlerine denk gelmemesi büyük şans o zaman felaketin ulaşacağı boyutları düşünmek bile istemiyorum. Herkesin her zaman yolunun düşebileceği bir yer, dilerim daha fazla can kaybı olmasın. Tüm Ankara halkına geçmiş olsun...

19 Eylül 2011 Pazartesi

ÖZET

Mide bozukluğu, eklem ağrısı, soğuk algınlığı, diken olup batan yatak, yastık, battaniye, ilaç, ayran, galeta, kitap; kısacası hastayım...

4 Mayıs 2011 Çarşamba

HER GÜNE BİR LEYLAK

Bizim caddenin akasyaları henüz kuru dal görünümlerini korusalar da Ankara'ya çiçeğiyle, böcüğüyle, yaprağıyla bahar çoktan geldi. Havaları sormayın, onlar netameli, bir gün içinde 4 mevsime dönüyor. Güneş, bulut, yağmur, rüzgar, sıcak, soğuk hepsini 24 saat içinde alabilirsiniz. Şu anda güneş var mesela ama her an gökyüzü kararıp yağmur yağabilir arkasından da dalga geçer gibi ceketinizi çıkarttıracak bir sıcak olabilir. Hal böyle olunca kendini koruma mevzuu biraz güç oluyor, hele de benim gibi yılın dört mevsimi şıpır şıpır ter döken birisi için. Cumartesi günü Dikmen Vadisi'nin efil efil esen rüzgarı benim ter içindeki sırtıma vurup buz gibi soğuttuğundan çiçek böcük görmek uğruna şehit olmasam da bir nevi gazi konumuna gelmiş bulunmaktayım. Bahar turu bana tutulmuş bir sol omuz, nefes aldıkça kürek kemiğimin altına saplanan bir bıçak, boğazımda yanma ve öksürük krizi olarak geri döndü. İlaç kürüne başladım, umarım sezonun son hastalığıdır. Herşeye rağmen yıkılmadım, ayaktayım:)

Çiçek, yaprak, çayır, çimen kontenjanından leylaklarım açtılar sonunda. Uzun zamandan beri ilk kez leylak mevsimini Ankara'da yaşıyorum. Baharlarım hep Antalya'da geçti, bir görsel şölendir Antalya baharı. Görmediğim, bilmediğim, duymadığım binlerce ağaç-çiçek açar her bahar ve ben Özdemir Erdoğan'ın şarkısındaki gibi "Her bahar aşık olurum Antalya'ya". Lakin onca çiçeğin ağacın içinde sadece leylak yoktur, iklim uymaz benim kâdim dosta, cılız cılız açan bir iki ağaççık dışında görünmez, ben de her bahar o iki cılız ağacın peşine düşerim sokak sokak. Bu baharsa darı ambarına düşmüş tavuk gibiyim, sokaklar bana bir görsel şölen. Her evin bahçesinden 2-3 leylak ağacı sarkıyor bizim semtte bile. Dolmuş-otobüs yolculukları bile keyifli hale dönüştü. Yayan yürümelerimde ise bir sağa bir sola bakıp çaktırmadan bir dal kopartıyorum. Her sokağa çıkışımda hırsızlama bir leylak dalı hakkım var, itiraz eden olursa blogumun adresini vereceğim, "pure officiale" yani, görevlendirildim:)) Fotoğraftaki de hırsızlamalardan biri, yeni Murakami kitabına başladım: "Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında". Murakami okumak dışında lavanta keseleriyle hemhâl olmaktayım, sayı 150 ye çıktı, az kaldı az. Yalnız makine gıcırdıyor yağlanması lazım, çalışırken kuyruğuna basılmış kedi gibi sesler çıkartıyor. Öyle serî ve hızlı dikiyorum ki yakında kaslı bacaklara sahip olacağım atlet gibi:)

Bugünlük bu kadar, birazdan lavanta keselerine malzeme almak için dışarıya çıkacağım, dönerken leylak yolmayı düşünüyorum bugünün hakkı olarak. Ne yapalım seviyorum leylakları, ha bir de sizi:))

22 Kasım 2010 Pazartesi

BAYRAM BİTTİ, GEÇMİŞ OLSUN

Gece tam yatmaya hazırlanırken başlayan şiddetli diş ağrısı nedeniyle sıkı bir ağrı kesicinin himmetine sığınmak zorunda kaldım. Sol alt çenemde birbirinden huysuz iki kardeş azı var, 5 yıldır ergenliklerini tamamlayıp akılları başlarına gelmeyen. Normale dönmeleri için götürmedik psikolog-pardon diş hekimi-bırakmadım. Dolgu yapıldı olmadı, siniri alındı olmadı, tekrar elden geçirildi, kaplandı ama hala huysuz hala huysuz. Tek çare çektirip köprü yaptırmak ama iki yanlarındaki sağlam dişlere kıyamadığım için bir süre daha böyle kavga-döğüş idare edeceğim galiba. Hayatta en imrendiğim insan türü diş problemi olmayan insan türü. Ben ayda bir diş hekimine gitsem ağzımda yapılacak epeyce iş bulur.

Her neyse sabah yoğun ağrı geçmiş ama dişin alttan alta dürtmesi devam ederek kalktım yataktan. Genellikle şu eskilerin "nevazil" dedikleri durumlarda artıyor bu ağrı, üzerinize afiyet ben de kış boyu nevazil durumlarında dolandığım için diş de memnuniyetle eşlik ediyor bu şenliğe. Esasen nevazil nezlenin çoğul hali sanırım ama halk arasında daha değişik bir anlamda kullanılıyor, ben de onu kastediyorum naçizane:) Ağrıyan dişimi kullanmamaya çalışarak mütevazı kahvaltımı ettim. Ekmeğin üstündekini tereyağ sanmayın, light Labne kendileri. Eşlik eden biberler ise balkon bahçede hala direnen biber fidanından koparılma. "Keyif Evi"ni okumaya devam, adı gibi keyifli bir kitap, şu eski klasiklere benziyor. Biraz Rus romanları, biraz Jane Austen kitapları tadında. Tek sorun küçük puntolarda basılmış olması, okuması zorluyor insanı.

Dizim de, kendim de biraz normale döndüğüm için 3 gündür hareket halindeyim sokaklarda. Cumartesi günü sonbahar kılığını giymiş Kurtuluş Parkı'nda yaptığım harika yürüyüşten sonra dün de bir arkadaşımla Tunalı taraflarında seyran eyledim. Lakin bir gün önceki havaya aldanarak ince giyinmişim oldukça üşüdüm. Yine de güzel bir gündü, dönüş yolunda girdiğimiz mağazada bulduğum "Snoopy" desenli nevresim takımı ise günün bonusu oldu.

Az evvel pencereden baktım, bolca yaprak uçuşuyor heryerde, tam Yahya Kemal havası:

"Artık ne gelen, ne beklenen var
Tenha yolun üstünde rüzgâr
Teşrin yapraklarıyla oynar."

Evet Leylak kaçar; pişirilecek yemek, okunacak kitap, izlenecek film var. Blogun kapısı açık ama uğrayın, bekleriz...

13 Kasım 2010 Cumartesi

HIMFPF&%?"...

Hasta Leylak ne mi yapıyor?
Bol bol öksürüyor, hapşuruyor, ilaç içiyor, uyukluyor, "hiç halim yok" diye mızıldanıyor, yatarken "Firmin" okuyup kalkınca "Ratatouille" izliyor. Hasılı "Fareli Köyün Hasta Kavalcısı" rolünde.
Dürülüdürülüdürülüüüüü...

12 Kasım 2010 Cuma

KIRILMACA, DÖKÜLMECE, SEVİNMECE

Başlıkta da yazdığım gibi kırılıp dökülmekteyim. Yok, kibarlıktan değil hastalıktan. Boğazımda dünkü zımparanın izleri, sesim ergen erkek çocuğu sesi gibi hörlek, başımın içinde "Hanımın Çiftliği"ndeki fabrikanın ıskartaya çıkardığı didilmiş pamuklar, kulaklarımda sürekli bir ırmak sesi çağıldıyor, sırtım, kolum, bacağım dayak yemiş gibi, hasılı kendimi yukarıdan seyrediyorum sanki, kafam karman çorman. Bayram algınlığına yakalandım:)

Bedendeki bu aksaklıklara rağmen ruh kelebek kanadı çırptı sabah kapıya gelen kargocuya en cızırtılı sesimle "Benim" deyip kimliğimi uzatırken. O andan beri de kah yatarak, kah oturarak "Hümanist, entel bir serseri" ile o kitap senin bu kitap benim dolaşıp her birinden birer ısırık alıyorum.

Nice yaşanmışlıklara tanıklık etmiş bir ağacın fındıklarından yiyorum. Hayır öyle kaseler dolusu değil, 10 tane sadece.

Aslında çok isterdim şu lokumlardan birini üzerindeki pudra şekerini yüzüme gözüme bulaştırarak ağzıma atmayı ama çelik iradem izin vermedi. Ben de çocukluğumun bayramlarına, Hacı Bekir'den alınma şeker kutularına, anneannemin "iki kavrulmuş lohun"larına ve binbir renkli akidelere doğru küçük bir düşsel yolculuk yapıp geldim.

Ve farkettim ki fotoğraftaki çiçeği her geçen gün daha çok seviyorum.

Bu türkü bir tık ile o çiçeğe gitsin...

28 Ekim 2010 Perşembe

SIKINTILI VE YORUCU GÜN

Hiç alakasız bir şekilde şu anemonları koydum ki içten dıştan karanlığa renk getirsin. Dün bütün gün kombi değişimi nedeniyle mutfak ve civarı hallaç pamuğu gibi atıldı. Heryer kına benzeri tuğla tozuyla kaplandı. Yerinden çekilen, tezgaha gömülü beyaz eşyaların altındaki yıllanmış kirler ortaya çıktı. Toz, toprak, alçı, tuğla kırığı, baca kurumu derken mutfağın sadece kapısından geçmek bile sinir katsayımı yüzle çarpmaya yetti. Bütün bu pisliğe ilaveten bir de mr sonuçlarımdaki hasarlı görünüm iyice asabımı bozdu. Ustalar gittiğinde saat 22.00 ye geliyordu. Paçaları sıvayıp işe giriştik lakin ben ilk yarım saatte fire verdim. İyiden iyiye sızlamaya başlayan dizim nedeniyle affedildim. Sağolsunlar işin geri kalanını sabaha kadar uğraşarak hane halkının geri kalan bireyleri halletti. Sabah bölük pörçük uyunmuş 2-3 saatlik uykunun ardından uyandığımda bir de havanın sıkıntısı eklenmişti içimdeki sıkıntıya. Tetkik sonuçlarımı alıp, inatla arabalarını deli gibi sürüp geleni geçeni ıslatan şoförlere içimden en güzel iltifatları yollayarak kendimi bir taksiye attım. Neyse ki bu defa doktora ulaşabildim. Dizimde beni en fazla rahatsız eden unsur "Baker kisti" denilen ve diz arkasına kadar uzanan oluşum imiş. Ameliyat dışında da çözümü yokmuş. Yaza kadar ertelememin bir sakıncası olup olmadığını sordum, aciliyeti yok ama yaşam kalitenizi bozar ve ağrılarınız devam eder dedi. Yine de bu işi yaza bıraktım ve geçici çözümler olarak dizlik ve ilaç takviyesiyle bir süre daha idare etmeye karar verdim. Kısacası ufukta bir ameliyat görünüyor. Bacağımda bir fırın taşıdığımı düşünüyorum, bu da durumu eğlenceli hale getiriyor, muhtemelen buradaki "Baker" fırının İngilizcesinden ziyade keşfeden kişinin adı olsa da. Sıcak sıcak gezerim işte kış boyu daha ne olsun:) Hastaneden çıkışta bindiğim taksi insanı kusturacak derecede ter kokuyordu. Şoföre beni bıraktıktan sonra evine gidip duş almasını önermek geldi içimden ama kendimi tuttum, burnuma röntgen poşetini dayadım ve dikkatimi radyoda çalan müziğe vermeye çalıştım. İstek programıydı ve cep telefonumuza radyonun adını yazarak istekte bulunabileceğimizi söylüyordu sunucu. Bir an mutfak temizliğini yaparak beni mutlu eden hane halkım için Ankara'lı Turgut'tan o anda çalan "Plaka 06" şarkısını istemeyi düşündüm ama,
"Bak kerize kerize
Yan yan bakar Filiz'e
Seni hıyar turşusu
Ne gerek var perhize
şeklindeki nakaratın pek hoşlarına gitmeyeceğine emin olduğum için caydım:)) Tanrım bu şarkı sözlerini kimler yazıyor ve bu şarkıları kimler dinliyor?

Benim cepheden haberler bu şekilde dostlar, şimdi izninizle nem yüzünden ağrısı artan dizime rağmen gidip mutfağı yerleştirmek zorundayım. Kolay gelsin bana...

27 Ekim 2010 Çarşamba

AH DİZİM, VAH DİZİM, SEN NEYMİŞSİN SEN...

Dizimle ilgili sonuçları almak için hastaneye gittim ama doktorcum ameliyatta olduğu için görüşemedim. MR raporundan anladığım kadarıyla dizimin hali pek iç açıcı değil, epey hasar var. Bu nedenle diz kemiklerimi köpeğe vermeye ve bacaklarımı top model "Adriana Lima"nın zarif dizkapaklarına sahip sütun bacaklarıyla değiştirmeye karar vermiş bulunuyorum. İlanen tebliğimdir...

26 Ekim 2010 Salı

ÇİÇEKLERDEN KASIMPATI, ŞAİRLERDEN TURGUT UYAR

Sonbahar beni en çok kasımpatlarıyla mutlu eder. Çok geç sevmeye başladım onları, çocukken benim için yalnızca 10 Kasımlarda Atatürk'ün büstünü süslemek için götürülen, onun çok sevdiği çiçekti. Kasımpatıyla aramdaki muhabbet 30'lu yaşlarımdan sonra başladı. Hem güzel, hem kalender, hem keseye uygun, hem dayanıklı. Bir çiçekten daha ne beklenir. İlkokuldaydım, babam bana "Çin Masalları" diye bir kitap almıştı. Her masalda krizantemden bahsediliyor. Hani masallar da pek görkemli yerlerde, saraylarda köşklerde geçtiği için krizantemi gözümde büyüttüm de büyüttüm. Merakım oldu dağlar kadar; nasıldır, nicedir, ne menem bir çiçektir ki Çinlilerce bunca makbuldur. Gel zaman git zaman büyüdüm, hangi yazardı unuttum, bir denemesini okudum ve öğrendim ki krizantem bizim bildiğimiz kasımpatı imiş. Bende dumur halleri tabii ki. Sanırım yazarda da öyle olmuş ki şu şekilde ifade etmiş durumu: "Krizantemin kasımpatı olduğunu öğrenince birdenbire kasımpatı gözümde sınıf atladı, krizantemse değerini yitirdi". Eh bende de farklı olmadı doğrusu.

Efendim ben size aslında bugünkü hastane daha doğrusu "mr" maceramı anlatacaktım. Malum dizim sürekli sinyal vermekte ama ben duymamazlıktan gelmekteydim ki sinyal cankurtaran sireni boyutuna ulaşınca pes edip bugün doktora gittim. Doktor sol bacağıma muhtelif bale hareketleri yaptırdıktan sonra benden balerin olmayacağına karar verdi ve bari hastane para kazansın diye hem röntgene hem mr'a sevketti. Röntgeni sorunsuz hallettim kısa sürede, mr için anlaşmalı görüntüleme merkezine gittim. Gittim ama içim pırpır, o aletin içine nasıl gireceğim. Allahtan danışmada sempatik bir kız vardı, diz mr'ı için belden yukarının dışarıda kalacağını söyleyip rahatlattı beni. Sonra makineye yerleştik, mr'ı çekecek teknisyen şöyle buyurdu: "Sizi görünce inşallah diz mr'ı değildir dedim ama ne yazık ki dizmiş." "Neden?" diye sorunca da "Dizleriniz çok kalın makinanın dizliğine sığmayabilir" demesin mi? Al bir kaya, nerene dayarsan daya. Gördüm de bu kadar patavatsızını görmedim, yahu bu laf insana kavgada bile söylenmez. Kızdım ve dizim rahatça yerleşince acıklı birtakım sitem sözleri ederek adamı böyle konuştuğuna pişman ettim (mi acaba?). Neyse korktuğum gibi birşey değilmiş, üstelik o kadar yorgundum ki iyi bile geldi yatıp dinlenmek, hatta biraz daha uzun sürse uykuya geçebilirdim. Yalnız kulağıma geçirdiği kulaklık fena halde canımı acıttı, gördüm ki dizim değil kulağım sorunluymuş, o sığmadı. Sonunda çekim işlemine geçtik, çıkacak gürültüler konusunda uyarıldık ve patavatsız teknisyen görevini yapmağa gitti. Makine çalıştı, gürültü başladı. Önce: "Taka da tuka, taka da tuka" şeklindeki sesleri az sonra "Kartal kalkar dal sarkar, dal sarkar kartal kalkar" şeklinde tercüme edilebilecek takırtılar aldı. Derken sahneye ördekler çıktı: "vak vak vak vak". Ördekler çekildiğinde inşaat işçileri doluştu mekana, devasa matkaplarını çalıştırdılar: "Gırrrrrrrr". Neyse ki işçiler çabuk dağıldı, bir sürü tavuk doluştu içeriye: "Gıt gıt gıt gıt". Onlar gıdaklarken derinlerden "yapmaa, yapmaa" benzeri sesler geliyordu. Benimse keyfim yerindeydi, kulağımdaki sıkışmayı saymazsak epey dinlendim, hatta patavatsız teknisyen "Geçmiş olsun" diye geldiğinde, "Öbür dizin de mr'ını alsak hazır sığmışken, ben de biraz daha dinlensem" diyecektim ama yeni bir patavatsızlıktan ürktüm.

Sonuçlar yarına, çoook yorgunum. Üstelik sabah yeni kombi takmak için ustalar gelecek, mutfakta inşaat durumları var yani. Yarabbim feryadımı artık duysan diyorum ve Turgut Uyar okumaya gidiyorum. Size de birkaç dize:

"ama baharda ya da dışarda
sonsuz göğün altında
aşkın aşkla çarpımı
nedendir bilinmez
garip bir biçimde
hep sonsuzdur

kare kökü de yoktur"