.

.
.
Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2013 Pazar

KÜÇÜK BİR GECE MÜZİĞİ



Dün akşam güneş batarken, Yat Limanı'na bakan, park içi  küçük bir açık hava tiyatrosunda Antalya Oda Orkestrası'ndan Mozart'ın "Küçük Bir Gece Müziği" ile günü bitirmek harikaydı.

Dinlemek isterseniz: TIK


14 Nisan 2013 Pazar

PAPATYA


Narın morlaştığı yerdeyiz yine
Aynı kutsal mavinin yüreğindeyiz
Sevdanın zor kaçaklığına karşı
Yeşeren bir dal
Ve kırılan bir zincir sevincindeyiz

Sen yine sonsuz düşlerinde suların
Her şafak vakti
Bin sabahı birden sunuyorsun
Saçının her telinde bir nehirle
O şiir dünyasını yeniden kuruyorsun

Tanrılar rengarenk açmış bu kez
Apollon bir papatya beyazı sanki
Zeus taze bir gelincik kızılı
Bütün tapınaklarda aynı özlem
Bütün sütunlarda aşk yazılı
Posedion yine masmavi bir öfke
Suların göğsüne tığlarla kazılı 

..................

Adnan YÜCEL


Bu ilkbahar gününde Pazar'ınız şiir kadar güzel olsun... 

Bu şarkı da bonusu : Papatya


7 Nisan 2013 Pazar

BİR PAZAR BÖYLE GEÇER



Mıntıka temizliği bitti, iki parti çamaşır yıkayıp astım, yazmam gereken bir mektubu yazıp kargoya verilecek iki paketi hazırladım. Bir Pazar gününü itinayla ziyan ettikten sonra çayımı alıp kahvaltıdan bu yana birşey girmeyen midemi kızarmış ekmek üstü avokadolu dip sos ile ödüllendireceğim. Bir yandan da Nilüfer dinleyeceğim, özlemişim şarkılarını. İlkgençliğimden bu yana bir sürü albüm yapsa da benim için değişmez ve unutulmaz şarkısı Tanju Okan ve Modern Folk Üçlüsü ile birlikte çıkardığı 45'likteki "Kim Ayırdı Sevenleri"dir. Herşeyin daha temiz, daha masum, daha umutlu olduğu güzel günlerin şarkısıydı o, dinler misiniz:


8 Şubat 2013 Cuma

KONSERDEKİ GÖZYAŞLARI

 

Dün akşam koluma 20 yaşımı taktım ve birlikte ölüm yıldönümü nedeniyle Cem Karaca anısına düzenlenen konseri izlemeye gittik. İlk tınıları duyduğum anda ben boyut değiştirmiştim bile:

"Dedim Emrah nedir oy
Dedi kulumdur
Dedim satar mısın
Söyledi yok yok yok YOOOK"

Ortaokula yeni başladığım, ergenlik şaşkınlığını yaşadığım, Tina Dergisi'nin içine düştüğüm yıllardı. Son sayfalardaki müzik bölümünde bulmuştum sözlerini ve ezberleyip evi "Yok, yok, yok, yoook" nağmeleriyle inletmeye başlamıştım ki ardından daha güzeli geldi; "Resimdeki Gözyaşları":

"Bir gün belki hayattan, 
geçmişteki günlerden
Bir teselli ararsın
Bak o zaman resmime
Gör akan o yaşları
Dinmeyen, heyneyney neneney"

"Yok yok" diye çığrınmaktan vazgeçmiş "Heyneyney neney" diye geziniyordum artık evin içinde, sonra da "Cevap veremez ama/Ağlar yalnızlığınaaa" diye firaklı bir çığlık atıyordum.

Lise yıllarında "Dadaloğlu" takılmıştı dilimize, artık "Tina" değil "Hey" dergisi okuyorduk:

"Belimizde kılıcımız kirmani
Taşı deler mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın, dağlar bizimdir
Dağlar bizimdir hey!"

Saçlar uzun, paçalar bol, kemerler kocaman metal tokalı, gömlekler desenli, yakalar sivri idi. Etrafta Cem Karaca ve Barış Manço taklidi delikanlılar kol geziyordu. O hengamede üniversiteye başladık. "Karnı Büyük Koca Dünya"yı söylerken "Namus Belası" dolandı dilimize. Sonra "Dervişan" kuruldu ve unutulmaz "Tamirci Çırağı" çıktı piyasaya:

"Ustam geldi, sırtıma vurdu
Unut dedi romanları
İşçisin sen işçi kal
Giy dedi tulumları"

Dönemin siyasal ortamına cuk oturmuştu. Amerikan pazarından binbir güçlükle bulduğumuz bluejeanlarımız bacağımızda, özenip aldığımız postallarımız ayağımızda, sırtımızda taklit bir parka, "işçisin sen işçi kal" diye avaz avaz bağırıyorduk. Ülkenin son iyi niyetli ve bilinçli kuşağıydık galiba:) İşte o zaman dinledim ilk kez sahnede Cem Karaca'yı. Şimdi yerinde yeller esen Dedeman Sineması'nda, upuzun bir kuyruğun ucunda saatlerce bekleyerek ve salondaki yerimizi aldığımızda tüm şarkılara çılgınca eşlik ederek:

"İlyas, Temel, Süreyya, Hatçe, Ümmü, Gülizar
Bir yastığa baş koyar, bir tetiğe basarlar
Kavganın haklı olanı erkek dişi bilmiyor
Bütün halk birlik olmazsa kavga haklı olmuyor"

Sonrası zor günlerdi, herkes için. Cem Karaca yurt dışına çıktı, uzun süre dönmedi. Türkiye Özal'lı yılların rehavetine geçtiğinde geri geldi ülkeye. "Kahya Yahya", "Gülhane", "Raptiye Rap Rap" gibi şarkıları yine dillere dolandı. Ama benim Cem'im ve benim şarkılarım 80 öncesinde kalmıştı. Dün Antalya Senfoni Orkestrası'nın eşlik ettiği "Cem'niyet" grubunu ve bu grupta bateri çalan eski Dervişan elemanları  Sefa Ulaştır'la bas gitarist Murat Töz'ü ve sesi Cem Karaca'ya çok benzeyen solist Devrim Altanay'ı dinlerken ben gitmiştim. O koltukta yirmi yaşındaki, dal gibi, saçları beline uzanan, İspanyol paça pantolonlu, umut dolu kız oturuyordu, zaman zaman gözyaşlarını tutamayan. Eminim benimle birlikte şarkılara eşlik eden ve çoğunluğu 40 yaş üstü dinleyiciler de o anda salonda değillerdi. Yerlerini ilk gençliklerine terketmişlerdi...



18 Aralık 2012 Salı

GERİ GELDİM BEN :)

 
Yaklaşık üç haftayı kitaplar ve kitaplıklar arasında geçirdikten sonra blogumla başbaşa kalabildiğim için mutluyum. Çok güzel bir etkinlik olduğu kanısındayım, devamı yeni yılda, bu amaçla açılacak blogda gelecek inşallah.
Bu yıl ruhumdaki yeni yıl çocuğu biraz tembeldi, epeyce dürtükledikten ve "Haydi, haydi" diye ısrar ettikten sonra uyandı, esasen hâlâ da esnemeye devam ediyor. Kendini canlı hissettiği anlardan birinde yukarıdaki ağaç süslendi, sol yanımdan rengarenk göz kırparak gaza getiriyor. Bu benim için yeni yıl ağacından öte, bir hatırlama ağacı. Dallarından dostlarımın anıları sarkıyor çünkü. Bir dalda Sünter var, ötekinde Lale. Şuşu aşağılardan göz kırpıyor Buğday Tanesi tepeden. Gelen kartlar da etrafında yerini alacak, Fıstıklı Tombi yerleşti bile. Böylece ben yeni yıla kadar tüm dostlarla beraber olacağım.

Siz burada kitaplıkları incelerken ben dolu dolu bir hafta geçirdim. Beethoven'in 9.Senfonisi ile başladım Pazartesi günü, ne kadar güzel olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Cuma'ya kadar kartlar doldurdu saatlerimi, sonunda dün birkaç tanesi hariç postalamayı başardım. Cuma günü ani bir kararla sinemaya gidip "Uçuş"u izledim. Bir başyapıt olmasa da sıkılmadan izlenebilen bir filmdi. Cumartesi sırada tiyatro vardı, "Ruhlar Gelirse" isimli eğlenceli bir bulvar komedisi izledik. Asıl şahane etkinlik Pazar akşamı idi; "Göksel Baktagir ve Komşu Konseri".


Beni tanıyanlar Göksel Baktagir müziğini bir ömür bıkmadan dinleyebileceğimi bilir. Koşturarak gittim ve beklediğimin ötesinde güzellikte bir konser dinledim. Dün akşam da bir sanat merkezinde koro eşliğinde çaldığı bir mini dinletiye katıldım, hem kendisiyle tanıştım, hem de şu anda keyifle dinlemekte olduğum bir imzalı CD kaptım:) Bu 2012'nin giderayak bana sunduğu bir hoşluk oldu. Haydi size de bir kıyak yapıp bu son CD'den bir parça dinleteyim; "Hicaz Saz Semaisi/Hazan":


Kanun sesiyle yıkansın içiniz...

20 Ekim 2012 Cumartesi

İDİL BİRET


Dün akşam yine hayat ağacının lezzetli ve az bulunan meyvelerinden birini daha koparmayı başardım. İdil Biret'i Brahms'ın 2.Senfonisi'ni yorumlarken dinlemek ve bir insana ait olduğuna şaşılacak o parmakları izlemek harikaydı. Nicelerine...

23 Temmuz 2012 Pazartesi

BİR KİTABIN SEBEP OLDUKLARI


"Bir kitap okudum hayatım değişti" gibi kocaman bir laf etmeyeceğim tabii ki. Bu yaştan sonra okuduğum bir kitabın hayatımı değiştirebileceğini de sanmıyorum, gelgelelim bu kitap, bu incecik şey sayesinde şahane bir müziği, muhteşem bir sesi, olağanüstü bir müzisyeni tanıdım ve bu kadar geciktiğim için kendimi kitabın yapraklarının sayısı kadar kınadım (99 sayfaydı, o kadar yeter, 100 olmaz ısrar etmeyin:).

Sözünü ettiğim müzisyen Jordi Savall. 1941 yılında İspanya'da doğmuş ve küçük yaşta müziğe başlamış. "Viyola de gamba" isimli çellodan biraz daha farklı bir enstrümanın virtüozu olan Savall otantik müzikleri araştırmış ve kitlesel müziğe bir alternatif yaratmış. 1974 yılından beri Hesperion adındaki müzik topluluğu ve eşi soprano Montserrat Figueras ile çalışmalarını bu alanda yoğunlaştırıp dünyanın değişik ülkelerinde konserler vermiş. Türk sazlarının kullanıldığı ve Dimitri Kantemir'in bestelerinden esinlendiği "Estambul" isimli çalışması da olan Savall "Dünyanın Tüm Sabahları" filminin müziklerini de yapmış ve film için eserleri pek gün yüzüne çıkmamış Saint-Colombe ve Marin Marais'in müziklerini yeniden yorumlamış. Geçtiğimiz yılın Kasım ayında ölen karısı Montserrat Figueras ise olağanüstü sesi ile insanın saatlerce dinleyebileceği bir soprano. Ailedeki sanatçı yön bu kadarla kalmıyor, kızları da arp sanatçısı. 

Enis Batur'un "Sır" isimli kitabı Sarvall ailesini konu alan küçük bir öyküyle başlıyor ve buradan hareketle gizemli ve karmaşık bir yön alıyor. Kitabı belli bir türe sokamıyorsunuz, anlatı değil, deneme değil, araştırma değil. Aslında en güzel ismi yazar kendisi koymuş kitabına: "Oynaşı". Gerçekten bir oynaşı bu kitap tür olarak, bir edebiyat şaheseri değil, hatta zor okunan bir kitap ama bana bu müzisyen aile ve olağanüstü müziklerini tanıttığı için müteşekkirim. Kitabın ilk satırında Jordi Savall adını okur okumaz araştırmaya başlayıp kulağımda onun müziğiyle devam ettim kitaba, son satırı takiben de "Dünyanın Bütün Sabahları" filmini izledim. "Estambul" isimli çalışmaya öyle bir çarpıldım ki ilk iş CD'sinin siparişini vermek oldu. Kısacası Jordi Savall ile tanışmam belki geç oldu ama güç değil muhteşem oldu. Aşağıdaki video da sizin için, bakın bakalım haksız mıyım...

Not: Bayram Kartı etkinliğine katılacak olan arkadaşlardan adresini göndermeyenler en kısa zamanda bildirimde bulunurlarsa sevineceğim. Teşekkürler... 

19 Mart 2012 Pazartesi

ÜÇLEME


Cumartesi günkü yoğun tempodan sonra dün kilitlenmiş dizim nedeniyle o güneşli, güzel Pazar gününü evde, fotoğraftaki şeytan üçgeni arasında geçirdim: Kahve, kitap, müzik. Kitap meşhur, mahkemelik "Ölüm Pornosu". Merak ediyordum, D&R'da indirimde görünce aldım ve elimdekine ara verip buna başladım. Kullanılan bazı açık-saçık terimler dışında mahkemelik bir yanını göremedim ben, aksine çirkin bir sektörü gayet vurucu bir şekilde anlatmış. Zaten gündelik hayatta, hele de trafikte ya da bir maç anında herhangi bir yerdeyseniz yurdum erkekleri o terimleri yemek yer, su içermişcesine doğallıkla ve defalarca kullanmaktalar. CD uzun zamandır yeni bir şarkısını duymadığım ve özlediğim Leman Sam'ın son albümü. Sürekli dinlemedeyim, bazı şarkıları ezberledim bile. Buğulu sesi, kınalı, muhteşem saçları, yıllardır bozmadığı çizgisiyle tek geçerim Leman Sam'ı tüm kadın şarkıcılar arasında. Bu albümde de "Mavi Tango" ve "Metris" ile kalbimi fethetti bir kez daha.


Cumartesi günü itibarıyla baharın geldiği tescillenmiştir indimde, neden mi? Çağla çıkmış çünkü. Fahiş fiyatı ve içine yerleştiği plastik kabıyla marketimizin manav bölümünde süzülüyordu yeni gelin gibi. Çocukluğumda Martın ilk haftasını takiben beklemeye başlardım ve bir gün babam elinde minik bir kesekağıdıyla gelir, bana uzatırdı. Bakmadan bilirdim içinde çağla olduğunu. Ankara'da bahar henüz tam hissedilmeyen sinyaller gönderirken Adana bize ilk çağlayı yollayıverirdi babam aracılığı ile. Ağzımda çağlanın tuzla yumuşatılmış ekşi tadı, kalbimde baharın pırpırı pek mutlu olurdum o gün. Bu ritüel yıllarca sürdü ta ki ben badem ağaçlarının bol yetiştiği bir yörenin oğluyla evlenene kadar. Ağaçtan kopmuş çağlanın yanında benim yediklerimin dedemin birkaç günlük sakallı yüzünden farkı olmadığını o zaman anlayıverdim. Anladım anlamasına da benim için hala minik bir kesekağıdı çağla babaların kızlarına olan sevgisinin en birinci göstergelerinden biridir.

Efendim 70'ler blogumuzda yeni bir yazı var, bizzat tarafımdan yazılmış; okuyunuz, okutunuz ve lütfen sizler de yazı gönderiniz. Bekliyorum ve güzel bir hafta diliyorum...

2 Mart 2012 Cuma

KIRMIZI


-Güneşli ama Antalya standartlarına göre serin sayılabilecek bir güne hafif bir boğaz yanması ve eşlikçisi diz ağrısıyla uyandım. Organlar da uzun süren kışa isyan etmeye başladı.
-Soğuk nedeniyle evde oturmaktan sıkıldım esasen ama kitap okuma sürem açısından da fena olmadı. Arka arkaya bitiyor kitaplar bu ara. Kırmızı bir kombin yaptım size, şu anda elimde olan "Halfeti'nin Siyah Gülü"nden, yazarının saçları gibi. Tipik bir Nazlı Eray romanı Halfetinin Siyah Gülü; fantastik, akıcı, şaşırtıcı. Mardin'den İzmir'e, İzmir'den Ankara'ya geçişler yapıyoruz yazarla birlikte. Kâh Mardin Zinciriye Otel'deyiz, kâh İzmir Kadın-Doğum Hastanesi'nin kalabalık bir koğuşunda, kimi zaman Ankara'ya uzanıp Tunalı Hilmi Caddesi'ndeki Mado'da oturuyoruz, kimi zaman ihtiyarlara eşlik edip Cebeci'nin yolunu bulmaya çalışıyoruz. Bazen Seyr-i Merdin'de ya da Dara Harabelerindeki Kral Darius'un sarayında Mardin'i seyrediyoruz gül şerbeti içerek. Kimler yok ki kitapta; yönetmen Luis Bunuel'den aktris Silvia Pinel'e, Pers kralı Darius'tan kölesi Alop'a, Doktor Ayhan'dan bezlenen Şevki Bey'e, Uğur Dündar'dan eski şarkıcı Meserret Hanım'a ve esas kız, rüya kadın Halfeti'nin Siyah Gülü'ne kadar onlarca insan geçit töreni yapıyor hayal hanenizde. Nazlı Eray'ın fantastik dilini seviyorsanız kesinlikle okuyun derim.
-Kendini sokaklara atamadığı için uykulu ve bunalmış ruhumu Göksel Baktagir ve kanunu ile arındırıyorum bir fasıl. İnsan ruhuna kanun sesi kadar güzel gelen ne olabilir ki, damla damla akar içinize ve yıkayıp pir-ü pak eder. Dinlemek ister misiniz?


Siz dinler, ben kaçar. Hafta sonunuz güzel geçsin...

22 Ocak 2012 Pazar

HAFTA SONUNA SIĞANLAR

Hafta sonuna Cuma akşamına damga vuran sakarlığımla fırtına gibi bir giriş yaptım. Akşam yemeği için sofrayı hazırlamış, kurufasulye tenceresinden yükselen mis kokuları koklayıp yemeğe oturmaya sabırsızlanarak kuruya yoldaş olması ve zaten mevcut iştahımızı daha da açması için dolaptan 3 kiloluk turşu kavanozunu çıkarıp itina ile tezgaha yerleştirdim. Hem de nasıl bir itina ve hem de nasıl bir turşu; domates püresi içinde 2 aydır olgunlaşıp başak sarısına dönüşmüş acı biberiyeler sırtlarını yasladıkları sarmısak taneleri arasından "bizi seç, bizi seç" diyerek gülümsemekteydiler. Kavanozun cam yüzeyini yeni doğmuş bir bebeğe gösterilen hassasiyetle tutup kapağını yavaşça açmış ve hafifçe eğerek kaşıkla tabağa aktarıyordum ki o gülümsemelerin esasen bir veda gülümsemesi, bir el sallayış olduğunu anlayıverdim. Damağa yaydıkları  acı lezzete rağmen kırılgan bir ruha sahip biberiyelerim bu hayatın çilelerine daha fazla dayanamamış ve tezgahtan aşağı kavanozlarıyla birlikte atlayarak kısa ömürlerine veda etmişlerdi. Bir çeşit toplu intihar vakası yani. Kulaklarıma bomba etkisi yapan şangırtı, kırılıp dağılan camlar, mutfağın tüm zeminini sarı benekli kırmızı bir halı gibi kaplayan turşular ve anında bütün eve yayılan sirkeli-sarmısaklı kokuyla donup kaldım. Kendime geldiğimde yerde yatan biberiyelerin cansız vücutlarına önce çemkirdim: "Noluyoruz la, ne bu toplu intihar ayakları, Jim Jones'un müridi misiniz, nasıl bir entrika çeviriyorsunuz?" Tabii cevap vermediler, çünkü ölüydüler, çünkü canlı olsalar da biberiyeler konuşamazdı. Son bir numara çekip hayatımdan ve hayallerimden ebediyen yokolmuşlardı, bana düşense cenazelerini kaldırmaktı. Lakin bu iş pek zor, pek yorucu, pek kokulu, pek pis ve de pek tehlikeli idi. Her an eli ayağı kesip kan-revan içinde kalınabilirdi. Ayriyeten üzerimdeki eşofman ve ayağımdaki terlikler de bu toplu intiharın kalıntılarından bolca pay almışlardı. Cici kız pozisyonundan sıyrılıp küfür bohçamın düğümlerini açıp havaya savurarak süpürge, faraş, bez, kağıt, vileda, su ve benzeri temizleyicileri temin ettim. Daha hafta başında kendisi de bir intihar girişiminde bulunup üst kat komşum tarafından kurtarılarak tekrar yuvasına gümbedek iade edilen yolluğumun da bu olaya yataklık ettiğinden eminim, zira biberiye cesetlerinin çoğu onun üzerine serilmişti. "O zaman" dedim "Mezarları da sen ol hain Yolluküs Mutfaküs". Sardım sarmaladım ve çöpe yolladım. Bitti, hem yolluktan, hem turşuların büyük kısmından kurtuldum. Eee "eceli gelen köpek cami duvarına pislermiş", bu yolluk bu akibeti haketmişti, işbirliği yaptığı biberiyelerle çöplükte uyusun ebedi uykusunu. Süpürdük, sildik, kalıntıları temizledik, evi havalandırdık ve Cuma akşamının kalan kısmını "Yalan Dünya" ile sonlandırdık.


Cumartesi gününün etkinliği bale idi; ben yapmadım tabii, izlemeye gittim. Henüz gösteri başlamadığı halde "konuşmayın" diye bize çemkiren ön sıradaki kokoz hatun ve yanımdaki koltukta oturup sürekli uyuklayan adam dışında arıza yoktu. Tolstoy'un ünlü eseri "Anna Karenina"nın müziğini Tchaikovsky bestelemiş, bizim Antalya Devlet balesinin elemanları da çok güzel sahnelemişlerdi. Dekorlar ve giysiler özellikle çok iyiydi, kısacası  beğendim.


Bugüne gelirsek günün ilk yarısını "Gelecek Uzun Sürer" filmi işgal etti. Bir demlik yeşil çay (Gamsegamse kulakların çınladı mı?) eşliğinde izledim filmi, tek kelimeyle ağır bir filmdi. Hem konu, hem verdiği mesaj, hem çekim özellikleri bakımından. Etkilendim izlerken, "Sonbahar" filminin yönetmeni Özcan Alper çekmiş, o film de hayli etkileyiciydi zaten. İçe işleyen müzikler, ağıtlar ve şiirler dinledik film boyunca. İşte İranlı şair Füruğ Ferruhzad'ın "Bir Başka Doğuş"undan birkaç dize:

"Belki hayat 
Bir kadının elinde sepetiyle hergün geçtiği uzun bir cadde
Belki hayat 
Bir adamın kendini dala astığı bir ip,
Belki hayat
Okuldan eve dönen bir çocuk,
Belki hayat
İki sevişme arasındaki rehavette bir sigara yakmak,
Ya da yanından geçen birine,
Şapka çıkarıp manasız bir gülümseyişle "hayırlı sabahlar" derken görmeden bakmak"

Bu kadar sanatsal ve duygusal ortam sonrası kalkıp aç karnımızı doyurmak üzere kısır yapacağım, bir Pazar klasiği. Sonra "Parfümün Dansı"nı okuyacağım ve geceyi "Behzat Ç." ile sonlandıracağım, bugünkü bölümün senaristi Emrah Serbes imiş yine. Eh, bu uzun yazıyı okuyup tamamlayabildiyseniz ödül olarak gün boyu dilimden düşmeyen, beni üniversite yıllarıma götüren İlhan İrem'den "Anlasana" şarkısını dinlemeyi hakettiniz demektir. Sizi anlayanların çok olması dileğiyle...

22 Aralık 2011 Perşembe

TURUNCU GÜN


Dün akşam eşim eve yukarıda gördüklerinizi bir torba içerisinde getirdi. "Bunlar ne?" dedim, meğer arkadaşının bahçesindeki turunç ağacında kimsenin yüz vermediği meyveler boynu bükük bir şekilde duruyorlarmış, yanlarına yaklaşınca "Sizi görür görmez sevdik amca, size baba diyebilir miyiz amca?" demişler. Bizimki de kıyamamış hepsini takmış peşine getirmiş. Eh benim de onlara sıcak bir yuva sağlamam boynuma borç oldu. Hem nasıl sıcak, uzun uzun kaynattım, pek mutlu oldular. Birleşip kaynaşıp turunç ekşisine dönüşüverdiler. 


25 adet turunç yıkandı paklandı, ortadan kesilip uzun süredir âtıl duran elektrikli narenciye sıkacağında sıkıldı, süzülerek bir kocaman tencereye aktarıldı ve kaynamaya bırakıldı. Ortalık misler gibi turunç kokarken, dışarıda yağmur tıpırdarken bendeniz elimde kahvem Enrico Macias dinleyerek kitabıma gömüldüm. 8 bardağa yakın turunç suyu 2 bardağa indiğinde kaynamayı sona erdirdim ve "Oh Guitarre Guitarre" yi mırıldanarak bundan sonraki mekanlarına aktardım.  Bir çay kaşığı bütün dişleri kamaştıran enfes bir turunç ekşim oldu. Yaşasın...

Haydi Enrico Macias dinlemeye devam edelim, "Oh Guitarre Guitarre":



22 Kasım 2011 Salı

BİR MEVSİM


"Bir mevsim o yollarda, o yaz bahçelerinde
Günler vererek elele hülya gibi geçti
Yapraklar uçarken kuru dallar üzerinden
Ömrün daha bir mevsimi rüya gibi geçti..."

 Söz: Munis Faik Ozansoy, Beste: Muzaffer İlkar, Makam: Nihâvend
Şarkıyı dinlemek isterseniz TIK

19 Kasım 2011 Cumartesi

ŞARKILAR NEYİ SÖYLER?


"Şarkılar ve hikayeleri. Hani bazı şarkılar vardır, onları dinlediğinde mutlaka gözünde bir şeyler canlanır. Yaşanmışlıkların ya da tanıdığın birileriyle o kadar bağdaştırmışsındır ki ne zaman duysan hatırlarsın. Eskimez o şarkılar, özeldir. Bunların beş tanesini hikayesiyle yazıyoruz."

Bu mim sevgili Luna Sesi'nden geldi. Normalde mimlerle pek ilgim yoktur ama bu mimin konusunu pek sevdim, hemen yazacağım. Benim annem-hatta babam da-çok şarkı söylerdi küçüklüğümde. Tanıştığım ya da tanıştırıldığım ilk şarkıdır "Çıkar yücelerden haber sorarım". Annem beni uyuturken ninni niyetine söylermiş bunu, duyduğum anda dudağımı büzer, içimi çeke çeke ağlamaya başlar sonra da uyurmuşum. Ne kadar hassas bir young lady olacağım o zamandan belliymiş ama annemin beni ağlatma bahasına ninni olarak ısrarla bu şarkıyı seçmesi tuhaf. Ayakta sallandığım zamanları hatırlamıyorum tabii ama o kadar çok anlatıldı ki bu şarkıya gösterdiğim hezeyan, ne zaman işitsem Saimekadın'daki eve, 4-5 yaşıma, ergenliğinin başındaki haşarı dayımla çekişmelerimize dönerim. Ama benim için bir şarkı vardır ki kesinlikle annemdir: "Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına". İncecik belli, permalı saçlı, çok genç annemdir, beni "ümidim, demidim, malım, mülküm, samur kürküm" diye seven annemdir, emprime elbiseler giyinip ince topuklarını tıkırdatarak anneannemle Niğdelilerin kabul günlerine giden annemdir, ovma çorbası pişiren annemdir, bana elbiseler diken annemdir, artık başka bir alemde olan annemdir:(
Sonra "Kız sen ne güzelsin, sana gençler tapacaklar" var. Cengiz Sokak'taki, en sevdiğim evimizin şarkısı. Dal gibi ince, Eşref Kolçak bıyıklı, dalgalı kahkülü gözlerine düşen, henüz otuzuna yeni gelmiş babamın dilinden düşürmediği şarkısı. Elörgüsü perdeli pencerelerimizin, o zamanlar orman sandığım küçücük bahçemizin, tepesine yumruk yemeden çalmayan siyah radyomuzun, ilkokula başladığım günün, kapı önündeki betonda oynadığım seksekin, evsahibimizin kızları; oyun ve okul yolu arkadaşlarım Aynur ve gencecik giden Ayşe'nin şarkısı.
Ve büyürken yavaş yavaş, "El Cordobes"; okuduğum okulun silme sarmaşık kaplı duvarları,  baharda o duvara açılan pencerelerden giren iğde çiçeği kokusu, hergün belirli saatte kaldırımdan ıslıkla El Cordobes'i çalarak geçen genç, şarkının muhatabı arkadaşımıza dönen başlar, onun kızaran yüzü, tebeşir kokulu sınıflar, sert mi sert müdür başmuavinimiz, hergün kapıda yapılan etek-saç kontrolleri, bahçedeki çam ağaçları, güzelim güller, paydos saatlerinde çıkışa yerleşip kovalarındaki laleleri satmaya çalışan satıcılar, büyüme telaşı, hülyalı başlar... 
"Kan ve Gül", üniversite yılları, gençlik, çalkanan ülke, Ankara'nın gri kış göğü, staj yaptığım seyahat acentası, hayatının baharında kansere yenilen canım Lerzan, konser kuyrukları, Akün sineması, AST, Büyük Ankara Muhallebicisi, Alman Kültür Derneği, Bilgi Kitabevi, Füruzan, Sevgi Soysal, Attila İlhan...

En iyisi burada keseyim, fena daldım boğulacağım yoksa. Kimseyi işaret etmiyorum arkadaşlar. Bu güzel mimi kim cevaplamak isterse ben zevkle okurum. Haydi bakalım...

6 Ekim 2011 Perşembe

NAR


Güz geldi, nar da geldi yakut benzeri taneleriyle. Sadece nar gelmedi, nar çiçeği çayı sezonu da açıldı. Haa bir de Altın Portakal Film Festivali'ndeki gösterim için "Nar" filmine bilet alındı. Eh o zaman iş kaldı Neşet Ertaş'ı dinlemeye:

25 Eylül 2011 Pazar

GÜNÜN GÜZELLERİ

 
Günlerden beri ilk kez midem ağrımadan, keyifle çıktım dün evden kafama göre takılmak için. Aklımda almayı düşündüğüm bir kitap vardı, sıkı bir yürüyüşün ardından Dost Kitabevi'nin sıcak ortamına dalıverdim. Evet, "Kirpinin Zerafeti"ni zevkle okuduğumuz Muriel Barbery'nin yeni kitabı "Gurmenin Son Yemeği" tezgahta bana gülümsemekteydi. Hemen yerinden kalkıp kucağıma oturdu, kasaya yönelmeden önce yeni çıkanlara biz göz atınca kucağıma yerleşenlerin sayısı artıverdi. Bütün kitaplarını hatmettiğim ve Fay Kırığı üçlemesinin 2. sini merakla beklediğim Mehmet Eroğlu nihayet merakımı sonlandırmıştı "Emine Fay Kırığı 2" ile. Tam ordan ayrılacakken eteğime biri daha yapışıverdi, bırakmaya gönlüm razı olmadı, çaresiz onu da ekledim kucağımdakilerin yanına: "Denizlerin Şekibe Ablası". Güya ben evdeki Babil Kulelerini okuyup bitirmeden yeni kitap almayacaktım. Bu konuda kendime verdiğim sözler ebediyen tutulmamaya mahkum ne yazık ki.


Eh kitap okurken müzik dinlemek hoş olur değil mi? Hele kulağımda hala Şirin Pancaroğlu'nun arp nağmeleri dolaşırken. Sevgili Zühre'nin önerisiyle "Kuyruklu Yıldız Altında" CD'si de benim mülkiyetime geçiverdi. Şu anda kulağımda, onu dinleyerek yazıyorum bu satırları. Haydi size de bir kıyak yapayım. Bir parça dinlemek isterseniz tıklayın.


Güneşli sokaklarda biraz daha dolaşıp birkaç alışveriş daha yaptıktan sonra eve döndüm. Evde beni bir sürpriz bekliyordu, yukarıdaki güzellik. Bu şahane tablo, pencerelerin, tüllerin, kedilerin, sardunyaların, begonvillerin ve bilcümle çiçeklerin kraliçesi ressam Füsun Ürkün'ün bana armağanıydı ve kargo az evvel kapıya getirmişti. Eh bir günü de daha fazla ne güzelleştirebilir değil mi?

24 Eylül 2011 Cumartesi

CUMA AKŞAMININ RAPORUDUR


"Kadın kısmına gökte düğün var deseler merdiven kurarmış" ya, ben de konser lafını duyunca mide ağrımı katlayıp çekmeceye koydum ve Bilkent Senfoni'nin yolunu tuttum. Hem gidilmez mi, sevgili Kaymaklı Kadayıf'ın bana jesti idi bu konser, böyle bir inceliğe nasıl hayır denirdi. Üstelik Şirin Pancaroğlu ve Elişi isimli CD'si ikimizin de çok sevdiği bir albüm olunca gitmek farz oldu. Gerçi Şirin Pancaroğlu bu konserde solistti ve Elişi albümündeki parçaları seslendirmedi ama onu her eserde dinlemek büyük bir zevk.

Bilkent Senfoni Orkestrası'nın sezon açılış konseri idi dinlediğimiz. Başlangıç şef Işın Metin yönetiminde Gustav Mahler'in "10 numaralı Senfoni"si ile oldu. Bilkent Senfoni'nin elemanları benim Antalya Devlet Senfoni Orkestrası'nda alıştığım gençlerin aksine yaş ortalaması yüksek, kerli ferli adam ve kadınlardan oluşuyordu. İçlerindeki genç nüfus parmakla gösterilecek kadar az, muhtemelen bir kısmı da Müzik Fakültesinin öğretim üyeleri. İkinci parça Wolfgang Amadeus Mozart'ın "Flüt ve Arp için Konçerto"su idi ve solist olarak flütte İngiliz virtüoz Sharon Bezaly ve arpte Şirin Pancaroğlu'nu dinledik.


Program broşüründeki tanıtımdan okuduğuma göre Sharon Bezaly "Tanrının flüte armağanı" olarak tanımlanmakta imiş. Gerçekten güzel çalan genç bir yetenekti ama biz kulağımızı daha çok Şirin Hanımın arpine verdik.

Her iki sanatçı kendi programlarını bitirdiklerinde çok alkış aldılar ve birkaç kez bis yaptılar. Özellikle Astor Piazzola'dan çaldıkları parça enfesti. 

Konserin son bölümünde Dimitri Şostakoviç'in "5 No'lu Re minör Senfoni"sini dinledik. Oldukça hareketli ve vurmalı çalgılar ağırlıklı bir dinleti olduğu için konser sona erdiğinde kulaklarımız uğuldamaktaydı. 

Yeni sezonun ilk sanatsal faaliyetini bu şekilde gerçekleştirmiş oldum. Vesile olan Kaymaklı Kadayıf'ıma bir kez daha teşekkür ederken devamının konser, sinema, tiyatro, bale, sergi ve her türlü etkinlik olarak gelmesini dilemekteyim...

21 Eylül 2011 Çarşamba

MİDE, ADAÇAYI, ROSSİNİ, MURAKAMİ FALAN FİLAN

Üç gündür geleneksel sonbahar krizindeki midemi düzeltmek için yemediğim, içmediğim abukluk kalmadı. Hafta başından bu yana bünyeme dahil olan hiçbirşeyin tadı yok, üstelik pek faydası da yok. Bugün bir öneri üzerine adaçayı denedim, ki normalde ağzıma sürdüğüm birşey değildir, kokusu yüzünden kolonya içiyormuş hissi verir bana ama orta katta ikamet eden çaydanlığın keyfini yerine getirmek için el mahkum gönderdik onu da. Umarım işe yarar zira bıktım artık. Enerjim sıfırlandı, sosyal hayatım kaydı yahu.

Sokağa çıkamadıkça kitapların gözüne gözüne vurdum. "İstanbul'un 100 Ağacı" ile başladım, "Dostluk Hüznü Paylaşmaktır" ile devam ettim, "Mutfaktan Sofraya"yı devirdim ağzımın sularını akıtarak, dün de "Hüzünlü Kadınlar Sığınağı"nı tamamladım. Bu sonuncusu hakkında daha önce okumuşum gibi bir duygu hasıl ettiysem de yarım bırakmadım bitirdim. Hala kararsızım, okudum mu yoksa bir zamanlar  Antalya'da pek kitapçı bulunmazken gazetecilerden toparlayıp günde 2 tane yuttuğum pembe dizilerle mi karıştırıyorum bilemedim. Şili'li bir kadın yazarın, Marcela Serrano'nun kitap ve yaşam öyküsüne bakılırsa Isabel Allende ile bir tutuluyor ama peh, bence Allende'yi bulan onu müjde diye versin. Herneyse okuyup bitirdim işte bir yandan midemi ovalayıp dururken. Ve bugün sıra geldi kutsal Murakami avına. "Zemberekkuşu'nun Güncesi"ne başladım sonunda. Kitap Lale'nin, İstanbul'dan gelirken emanete aldım. Zaten ilk Murakami kitabım "Sahilde Kafka"yı da O hediye etmişti bana, içime Murakami virüsünü O soktu yani. Zemberekkuşu'na zoraki adaçayı ile değil kallavi bir kahve eşliğinde başlamak isterdim doğrusu ama mide durumu elvermedi, mecburen kolonya kokularıyla okudum ilk satırları. Kitabın olmazsa olmazı müzik ve kedi birinci sayfada kendini gösterdi. Kulağıma kulaklığı geçirdim ve Rossini'nin "Hırsız Saksağan Uvertürü"nü dinlemeye başladım bir yandan, hem de kitaptaki gibi şef Claudio Abbado yönetiminde, Londra olmasa da Viyana Flarmoni Orkestrası'ndan. Şimdilik sadece başkahraman Toru Okada ve karısı Kumiko ile tanıştım, ha  yardımcı oyuncu Zemberek kuşunu da unutmayım. Hergün "ki ki kiii" diye öterek dünyanın zembereğini kuruyormuş kendisi. Hasılı olağanüstü bir macera beni bekliyor, ağzımın suları akmakta hevesimden. Haydi ben gidip Murakami biraderimle hasbıhale devam edeyim siz  "Hırsız Saksağan Uvertürü"nü dinlerken...

17 Ağustos 2011 Çarşamba

ELİŞİ

Herşey tatsız bugün, can yakıcı. 17 Ağustos depreminin acılarını anımsarken şehit haberleri almak yaraya tuz basmak gibi oldu. Kaç yürek yandı kimbilir, kaç ocak söndü, kaç ananın gündüzü geceye döndü bir daha ağarmamacasına. Elden gelen birşey yok ne yazık ki...

Acılara, ölümlere, kötü anılara, duyarsızlıklara, umarsızlıklara karşı tutunacak dal müzik olsun diyerek taktım kulaklığı Şirin Pancaroğlu'nun arpinden yüreğime akan notaları dinliyorum, ruhum yıkanıyor. "Elişi" muhteşem bir albüm. Arp sanatçısı Şirin Pancaroğlu ve Meriç Dönük perküsyoncu Jarrod Cagwin ile türküleri yorumlamış. Çok sevdiğim "Kırmızı Buğday" türküsü ile başlıyor ve Dilek Türkan'ın seslendirdiği "Al Fadimem" ile bitiyor. Aradakileri ne siz sorun ne ben söyleyim, alın ve dinleyin...

28 Şubat 2011 Pazartesi

AHVAL


Pencereden içeri giren bir güneş var.
Yılın son nergisleri mis gibi kokmaktalar.
Cüce Şubat veda etmek üzere.
Patti Smith'den "Çoluk Çocuk"u okurken Patti Smith dinliyorum.
Siz de dinleyin: Because The Night

20 Şubat 2011 Pazar

HAREKETLİ HAFTA SONU

Hayli hareketli bir hafta sonu geçirdik; süpürge gibi, çat burada çat kapı arkasında misali:) Bugün minik yiğenin dooom günüsünü yaptık bir haftalık gecikme ile, geçen hafta ortada dolaşan malum gribin gazabına uğrayınca doğum günü de ertelendi haliyle. Gerçi teyzesinden el almış bir yiğen olarak bir günle kalmadı, onunki de bir nevi kutlu doğum haftası tadında kutlandı. Önceden yuvada, dün arkadaşlarıyla ve bugün bizimle, eh yakışır değil mi:)
Ömrün uzun, bahtın açık olsun teyzesinin minik kuşu, nice yıllara...

Dün pis bir yağmur vardı Ankara'da ve tatsız bir hava. Buna rağmen gün boyu dışardaydım, yapılacak işler, alınacak şeyler için dolaştım durdum. Akşam arkadaşlarla buluşup yemek yedik ve bir başka arkadaşımızın koroda görev aldığı konseri izlemek için evin yakınındaki bir Kültür Merkezi'ne gittik. Konseri Vedat Kaptan Yurdakul yönetiyordu, zaten finalde kendisi de birkaç şarkı seslendirdi, biri de benim en sevdiğim şarkıydı; Saadettin Kaynak'tan "Dertliyim ruhuma hicranımı sardım da yine/İnlerim şimdi uzaklarda solan gün gibiyim".
Kemençeci Nikolaki'nin "Buselik Peşrev"i ile başlayan konser koronun söylediği Lavtacı Hıristo Efendi'nin "Karşıyaka'da İzmir'in Gülü" isimli şarkı ile sona erdi. Gözümüzün, gönlümüzün, kulaklarımızın, ruhumuzun bayram ettiği bir günü de böylece bitirmiş olduk. En kötü günümüz böyle olsun diyelim ve "Behzat Ç."yi izlemeye gidelim...